Türk Büyükleri...

1 sayfadaki 2 sayfası 1, 2  Sonraki

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 10:51 pm

MEHMET AKİF ERSOY






İstiklal Marşı'nı yazmış, günlük konuşma dilinin şiirle kaynaşmasını
sağlayarak halkçı bir nazmın doğuşuna ön ayak olmuştur. 1873’te
İstanbul'da doğdu, 27 Aralık 1936'da aynı kentte öldü. Bir medrese
hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf"
adını vermiş, ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu
"Âkif" diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk'un Şuşise köyündendir,
annesi ise aslen Buharalı'dır.

Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde
başladı. Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez
Rüştiyesi'ni bitirdi. Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler
alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye'de "hürriyetçi"
öğretmenlerinden etkilendi. Fatih camii'nde İran edebiyatının klasik
yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça,
Farsça, veFransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye'nin
idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail
Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet
Bey övgüyle karşıladı. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine
mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı.

1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirdi.
Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti
sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da
köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Resimli
Gazete'de yayımladı. 1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de
Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti. 1908'de Dârülfünûn
Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin
yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı.

1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı
Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar
yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler
yayımlamaya başladı. 1913'te Mısır'a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte
Medine'ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve
düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki
görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini
iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat
Mektebi'nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam
etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün
emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and
içti. I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli
örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderildi. Burada
Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta
incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan
haberlerden izledi. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden
etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla
Necid'e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli'yle
birlikte Lübnan'a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül
İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında
Anadolu'da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere
Balıkesir'de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920'de Dâr-ül
Hikmet'deki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu'daki
direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da
yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın kurtuluş
hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah
Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün
ülkeye dağıtıldı.



Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi. Meclis'in bir İstiklâl Marşı
güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen
başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de
yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul
edildi. Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif,
laik bir Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine Mısır'da sürekli
olarak yaşamaya karar verdi. 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de
Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün yaşamı
sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935'te
Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği
ile Türkiye'ye döndü ve İstanbul'da öldü.

Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat
bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Bununla birlikte kitabın Tevfik
Fikret'ten izler taşıdığı görülür. Fransız romantiklerinden Lamartine'i
Fuzuli kadar, Alexandre Dumas fils'i Sâdi kadar sevdiğini belirten
şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren "manzum hikâye"
biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak, sahip
olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil,
bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını
sağlamıştır. Mehmed Âkif'in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe
onun çağdaş bir İslamcı oluşudur. Çağdaş İslamcılık, Batı burjuva
uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak
yeniden gözden geçirilmesini, Batı'nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla
özde bağdaşık, ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum
yapısına varmayı öngörür. Bu görüşe koşut olarak Mehmed Âkif'in şiir
anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı'da bile örneklerine az
rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde
bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının, somut
konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler
altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmed Âkif, Fuzuli'nin Leylâ vü
Mecnûn adlı yapıtının plansız olduğu için yeterince başarılı
olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir.
Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren
şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan
doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir
iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu
her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla
ortaya koymuştur. Mehmed Âkif geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı
kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder, ancak Doğu'ya ya da
Batı'ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar. Çünkü her edebiyatın doğduğu
toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi
yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir. Gerçekle uyum
içinde olmayı herşeyin üstünde tutar. Altı yüzyıllık seçkinler
edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır. İçinde
yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere
öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği, "edebsizliğin
başladığı yerde edebiyatın biteceği" anlayışına bağlı kalarak "sanat
sanat içindir" görüşüne karşı çıkmış, "libas hizmetini, gıda
vazifesini" gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden
toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve
sergileme yolunu seçmiştir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki
amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir. Bu kaygıların
sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler
Türk edebiyatında ilk kez Mehmed Âkif tarafından yazılmıştır. Mehmed
Âkif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan gerçekçi
tutumudur. Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür, elle
tutulur bir yapıya bırakmıştır. Şairin nazım diline bu dilin özgül
niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması, aruz
veznini yumuşatmayı, başarmasıyla mümkün olmuştur. Bu aynı zamanda
Türkçe'nin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu
göstermesi demektir. Söz konusu dönemde her şairin dili kişisel bir dil
kurma adına dar bir vadiye sıkışmak zorunda kalmıştı. Mehmed Âkif dilin
toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe
ulaşmıştır. Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz
yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir
şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır...


Eserler


Safahat, 1911; Süleymaniye Kürsüsünde, 1911; Hakkın Sesleri, 1912;
Fatih Kürsüsünde, 1913; Hatıralar, 1917; Âsım, 1919; Gölgeler, 1933



iSTiKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, c*, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal.

işte eserlerin eseri..






Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber...

Mehmet Akif Ersoy
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 10:52 pm

İBNİ SİNA






Savaş kazanan, ülkeler fetheden önderlere “kahraman” diyoruz. Ya doğayı
fetheden, onu sırlarını çözen, insanı doğa ile boğuşturan bilim
adamlarına ne diyelim?... Asıl kahraman onlar değil mi?

İşte İbni Sina, evren dediğimiz esrarlı alemin büyülü sırlarını çözen,
fikir ve metafizik yönleriyle doğayı keşfeden, insanın ve doğanın
karanlığını, gerçeğin küçük güneşleri ile aydınlatan bir bilim adamı,
dahi, bir Türk kahramanıdır. Sanki beyninde bir radtum ışığı taşıyor,
her eğildiği konuyu aydınlatıyor, her doğa bilmecesini anında
çözüyordu. Onun kadar çok yönlü çalışan ve çalıştığı bütün başka
alanlarda en üstün bilgi seviyesine ulaşan başka bir bilim adamı
göstermek güçtür.

Belh’li olan ve sonradan Buhara’ya yerleşmiş olan bir ailenin
çocuğudur. 980 yılında Afşan’da dünyaya geldi. 10 yaşında iken,
Kur’an’ı bülbül gibi ezberlemiş, gerekli din bilgisini almıştı. 18
yaşına geldiği zaman çağının bütün bilgilerini öğrenmiş, onların
üzerinde düşünmeye başlamıştı. İbni Sina kendisi için şunları söylüyor:


“Öteki bilgiler arasında tıp da öğreniyor, nazari bilgimi hastalar
üzerindeki gözlemlerimle tamamlıyordum. Böylece aralıksız çalışmaya
devam ettim. Geceleri de okumakla, yazmakla uğraşıyordum. Uyku
bastıracak olsa bir bardak bir şey içerek açılıyor, yeniden çalışmaya
koyuluyordum. Uykuda bile zihnim, okuduğum şeylerle meşgul oluyordu.
Çoğu zaman, uyandığım zaman halledemediğim bazı şeylerin uyku sırasında
halledilmiş olduğunu gördüm. Bir ara, Aristotales’in “Metafizik” ini
incelemeye başladım. Bu kitabı belki kırk kere okuduğum halde
anlayamadım. Ümitsizliğe düştüm. Bir gün mezatta bir kitap satılıyordu.
Beni tanıyan tellal bu kitabı almamı tavsiye etti. Bu, Farabi’nin
uğraştığım halde anlayamadığım kon üzerine yazılmış bir eser idi.
Kitabı aldım, eve dönünce hemen okumaya koyuldum. O vakte kadar
anlayamadığım Aristotales’in kitabındaki fikirleri derhal kavradım.
Buna son derece sevindim. Allah’a şükrederek secdeye kapandım;
fakirlere sadaka dağıttım.”

“Nazari bilgimi, hastaların üzerindeki tamamlıyordum.”

Diyen İbni Sina o mertebe iyi bir doktordu ki, kimsenin iyi edemediği
Buhara Emiri Nuh İbni Mansur’u tedavi etti ve iyileşti. Bunun üzerine
Emir, İbni Sina’yı kütüphane müdürlüğüne tayin etti ve burada
bulabildiği bütün kitapları okuyarak düşüncesini iyice genişletti ve
geliştirdi.

Emir öldükten sonra Buhara’dan ayrıldı ve büyük bilgin Biruni’nin
yaşadığı Harzem’e giderek orada bu büyük bilgin ile birlikte çalıştı.
İki bilgi denizi Harezem’de birbirine karışarak büyüdüler.fakat
fikirlerinden ötürü takibata uğradı. Bilgisinin enginliği yüzünden
kıskançlıklarla boğuştu. İran’da şehirden şehre göç etmek zorunda
kaldı. Ama bütün bu dalgalanmalar içinde durmadan okudu, durmadan
yazdı... Bütün kurduğu teoriler deneyden geçirmiştir. İbni Sina’nın 10.
yüzyılın başında kullandığı deneylerden teoriye geçmek metodunu batı
dünyası ancak 16. yüzyılda kullanmaya başlayacak ve çağımız uygarlığını
bu metodun getirdiği bilgilerle kuracaktır.

İbni Sina’nın 100’den fazla eseri olduğu söylenir. Bazıları, zaman
içinde kaybolmuş olsa da en önemlileri ve belli başlıları bugün
elimizdedir. Eserlerini Arapça yazıyordu. Yalnız iki tanesini,
Farsça’dır. Eserlerinin çoğu tıbba, fiziğe, astronomiye ve felsefeye
dairdir. Büyük ansiklopedik eseri “Aş-Şifa” ve bunun özetlenmişi olan
“An –Necat” en ünlülerindendir ve dünya tıp tarihinin en büyük eserleri
arasındadır. Batının 19. yüzyılda bir tesadüfle fark ettiği insan
vücudunda kanın “küçük deveranını” İbni Sina, 10. yüzyılda biliyordu.

İnsan hekimliğinin bütün yasalarını bir bir deney ve gözlemlerine
dayanarak yazdığı “Al-Kanun fit-tıp” adlı eseri, Latince’ye çevrilmiş,
daha sonra Fransızca, Almanca ve İngilizce çevirileri 16. yüzyıldan 19.
yüzyıla kadar Batının hemen hemen bütün üniversitelerince ders kitabı
olarak okutulmuştur. Bugün de Paris Tıp Akademisi salonlarında İbni
Sina’nın heykeli –en saygın yerinde- durmaya devam ediyor.

İbni Sina, felsefede tıpkı Farabi gibi başlamış, fakat daha sonraları
ondan ayrılarak Yunan felsefesi ile İslam Kelamı’nı uzlaştırmaya
çalışmıştır. Bu ilginç deneme, daha sonraki yüzyıllarda sürdürülmüş
olsaydı hem doğuda bir felsefe geleneği kurulmuş ve gelişmiş olacak,
hem de Batı felsefesi “insan gerçeği” üzerine daha sağlam oturmuş
olacaktı. Nitekim 18. yüzyıla kadar Batının hemen hemen bütün
filozoflarını etkilemiştir.

Dünyada ilk felsefi roman denemesi, İbni Sina tarafından yapılmış ve
yazdığı iki romanla, dünyanın ilk romancısı şerefini kazanmıştır.
Eserleri Latince, İbranice, Süryanice’den başlayarak giderek bütün
dünya dillerine bir çok defalar çevrilmiş ve yayınlanmıştır. Batı bu
büyük Türk bilginini “Avicenne” (Avisen) adı ile tanır. Türkçe’mize de
bir çok eseri çevrilmiştir. Bu büyük fikir ve bilim kahramanının 1000.
ölüm yıldönümüne, Türk fikir ve bilim adamlarının şimdiden
hazırlandıklarını düşünmek tatlı bir umuttur.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 10:53 pm

Mevlana Celaleddin Rumi (Hz.)






HAYATI
Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında
"Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin
Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta
olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır.
Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın
dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı.

Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde
tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna
burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve
takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile
Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte
Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde
yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın
yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl
kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun
ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve
Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u
kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini
yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi
adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği
altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri
ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca
Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı
Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin
Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini
istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228
yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini
muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni
ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri
olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak
kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın
çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak
gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş,
İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye
gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna
Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını"
görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.

Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha
sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i
Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17
Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze
namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı.
Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp
cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı
Sıraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü
zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm
gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu
ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek
vasiyet ediyordu.


"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"







ESERLERİ

MESNEVİ

Mesnevî, klâsik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük
anlamıyla "İkişer, ikişerlik" demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her
beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım şekillerine Mesnevî adı
verilmiştir.

Her beytin aynı vezinde fakat ayrı ayrı kafiyeli olması nedeniyle
Mesnevî'de büyük bir yazma kolaylığı vardır. Bu nedenle uzun sürecek
konular veya hikâyeler şiir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolaylığı
nedeniyle mesnevî tarzı seçilir. Bu suretle şiir, beyit beyit sürüp
gider.

Mesnevî her ne kadar klâsik doğu'şiirinin bir şiir tarzı ise de
"Mesnevî" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevî'si"gelir. Mevlâna
Mesnevî'yi Çelebi Hüsameddin'in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi
Hüsameddin Çelebi'nin söylediğine göre Mevlanâ, Mesnevî beyitlerini
Meram'da gezerken,otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş,
Çelebi Hüsameddin de yazarmış.

Mesnevî'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan
1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı
25618 dir.

Mesnevî'nin vezni : Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün - Fâ i lün'dür

Mevlâna 6 büyük cilt olan Mesnevî'sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.

DİVAN-I KEBİR

Dîvân, şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denir. Dîvân-ı Kebîr
"Büyük Defter" veya "Büyük Dîvân" manasına gelir. Mevlâna'nın çeşitli
konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Dîvân-ı Kebîr'in
dili de Farsça olmakla beraber, Dîvân-ı Kebîr içinde az sayıda Arapça,
Türkçe ve Rumca şiir de yar almaktadır. Dîvân-ı Kebîr 21 küçük dîvân
(Bahir) ile Rubâî Dîvânı'nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur.
Dîvân-ı Kebîr'in beyit adedi 40.000 i aşmaktadır. Mevlâna, Dîvân-ı
Kebîr'deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu dîvâna,
Dîvân-ı Şems de denilmektedir. Dîvânda yer alan şiirler vezin ve
kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.

MEKTUBAT

Mevlâna'nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerin.e
nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen diıü ve ilmi
konularda ise açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet
mektuptur. Mevlâna bu mektuplarında, edebî mektup yazma kaidelerine
uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında "kulunuz,
bendeniz" gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve
memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve
yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o
sözlerle ve o vasıflârla hitap etmiştir.

Fİ Hİ MA Fİ H

Fîhi Mâ Fih "Onun içindeki içindedir" manasına gelmektedir.. Bu eser
Mevlâna'nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled
tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61 bölümden oluşmaktadır.
Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben
kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas edilmesi
yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul
edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve âhiret, mürşit ve
mürîd, aşk ve semâ gibi konular işlenmiştir.

MECÂLİS-İ SEB'A

(Yedi Meclis) Mecâlis-i Seb'a, adından da anlaşılacağı üzere
Mevlâna'nın yedi meclisi'nin, yedi vaazı'nın not edilmesinden meydana
gelmiştir. Mevlâna'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan
Veled tarafından not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile
eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlemesi yapıldıktan sonra
Mevlâna'nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şiiri amaç
değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi
meclisinde şerh ettiği Hadis'lerin konuları bakımından tasnifi şöyledir
:

1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı.
2. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış.
3. İnanç'daki kudret.
4. Tövbe edip doğru yolu bulanlar Allah'ın sevgili kulları olurlar.
5. Bilginin değeri.
6. Gaflete dalış.
7. Aklın önemi.

Bu yedi meclis'de, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 Hadis daha
geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlâna
yedi meclisinde her bölüme "Hamd ü sena" ve "Münacaat" ile başlamakta,
açıklanacak konuları ve tasavvufî görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip
hale getirmektedir. Bu yol Mesnevî'nin yazılışında da aynen
kullanılmıştır.


SÖZLERİNDEN BİR DEMET

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Ben yaşadıkça Kur'an'ın bendesiyim
Ben Hz.Muhammed'in ayağının tozuyum
Biri benden bundan başkasını naklederse


Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim...


Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir...
Güneş olmak ve altın ışıklar halinde
Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim
Gece esen ve suçsuzların ahına karışan
Yüz rüzgarı olmak isterdim....

Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap...

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz
Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeyiz biz...

Hayatı sen aldıktan sonra ölmek, şeker gibi tatlı şeydir
Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlıdır...

Biz güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini
Bizim huyumuzla huylan, bize alış başkalarına değil...

Bir katre olma, kendini deniz haline getir
Madem ki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin

Beri gel, beri !
Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...





Anlatsana

Gönül dostum anlatsana,
İlimizde Mevlana`yı.
Ulu zatın hoşgörüsü,
Yolumuzda Mevlanayı.

Kıymet verir her insana,
Ulvi görev düştü sana,
Çevir deyişik lisana,
Dilimizde Mevlana`yı.

Fetetti nice gönüller,
Ruzi mahşedeki kullar,
Bülbül sedasında diller,
Gülümüzde Mevlana`yı.

EZGİNİ geldik gideriz,
Hakka borcumuz öderiz,
Hatırdadır yad ederiz,
Telimizde Mevlana`yı.



Ağıt


Göz gamın ne olduğunu bilseydi,
gökyüzü bu ayrılığı çekseydi,
padişah bu acıyı duysaydı;
göz gece demez gündüz demez ağlardı,
gökler yıldızlara, güneşle, ayla
gece demez gündüz demez ağlardı.
padişah bakardı ününe,
tacına, tahtına, tolgasına, kemerine,
gece demez gündüz demez ağlardı.


Gül bahçesi güzün geleceğini duysaydı,
uçan kuş avlanacağını bilseydi,
gerdek gecesi bu özlemi görseydi;
gül bahçesi hem güle hem dala ağlardı,
uçan kuş uçmaktan vazgeçer ağlardı,
gerdek gecesi öpüşmeye, sarılmaya ağlardı.


Zaloğlu bu zülmü görseydi,
ecel bu çığlığı duysaydı,
cellâdın yüreği olsaydı;
Zaloğlu savaşa, yiğitliğe ağlardı,
ecel bakardı kendine ağlardı,
cellât, yüreği taş olsa, ağlardı.


Kumru, başına geleceği duysaydı,
tabut, içine gireni bilseydi,
hayvanlarda bir parça akıl olsaydı;
kumru selviden ayrılır ağlardı,
tabut omuzda giderken ağlardı
öküzler, beygirler, kediler ağlardı.


Ölüm acılarını gördü tatlı can,
koyuldu işte böyle ağlamaya.
Olanlar oldu, gitti dostum benim.
şu dünya bir altüst olsa, aülasa yeri var.
öylesine topraklar altında kalmışım.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 10:53 pm

Mustafa Kemal ATATÜRK ve MEVLANA


Yıl 1922... Kasım ayının 1'i... Büyük önder, büyük devrimci, Türk
milletinin başöğretmeni ve dünya ülkelerinin gelecekte kendisini örnek
alacağı seçilmiş insan Gazi Mustafa Kemal Paşa Türkiye Büyük Millet
Meclisi' ndeki konuşmasını yapmak için kürsüdeki yerini alıyor. O
şimşekler çakan gözleri ile arkadaşlarına bakıyor ve konuşmasına şu
cümle ile başlıyor: "Efendiler! Tanrı birdir, büyüktür...”. Evet, o
büyük insan gerçek bir dindardı. Belirli çevrelerin daha baştan
itibaren Atatürk’ün sözde dinsiz ve dine karşı olduğunu yaymak
istemelerine rağmen, o laik zihniyete sahip “dindar” bir kişiydi. O,
kalıplara sığmayan, şekilcilikten uzak, gösteriş içermeyen ve
Hz.Muhammed'in buyurduğu “yüksek ahlak” üzerine kurulmuş dinin
aşığıydı. O İslamiyet’in kaynağındaki saf şekline bağlıydı.

29 Ekim 1923’de Fransız yazar Maurice Pernot’ya verdiği demeçte bu
saflığı kendisi şöyle tanımlıyor: “Türk milleti daha dindar olmalıdır.
Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Hakikate
bizzat nasıl inanıyorsam dinime de öyle inanıyorum. Şuura muhalif,
terakkiye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki, Türkiye’ye
istiklalini veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, suni
itikatlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler
sırası gelince aydınlanacaktır.”

Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Konya konuşmaları, Atamızın
din hakkındaki görüşlerini ortaya koyması açısından çok önemli bir yer
tutmaktadır. İşte 20-23 Mart 1923 tarihleri arasında Konya’yı ziyareti
sırasında yaptığı konuşmadan bölümler: “İslamiyet’in ilk parlak
devirlerinde geçmişin mahsulü olan sağlıksız adetler bir zaman için
kendini göstermemiş ve yüze çıkmamışsa da, biraz sonra İslamiyet’in
gerçeklerine sarılmaktan İslam esaslarına göre hareket etmekten çok,
geçmişin mirasa olan adet ve inançları dine karıştırmaya başlamışlardır.
Bu yüzden İslamiyet’e dahil bir akım kavimler, İslam oldukları halde
düşmeye, sefalete, geriliğe maruz kaldılar. Geçmişlerin kötü ve batıl
alışkanlıkları ve bu suretle gerçek İslamiyetten uzaklaştıkları için
kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar.

Bu İslam kavimleri içinde Türkler, milli gelenek ve görenekleri
itibariyle bir taraftan İran, diğer taraftan Arap ve Bizans milletleri
ile temas halindeydiler. Şüphe yok ki temasların milletler üzerinde
etkileri görülür. Türklerin temas ettiği milletlerin o zamanki
medeniyetleri ise çökmeye başlamıştı. Türkler bu milletlerin kötü
adetlerinden, fena yönlerinden etkilenmekten nefislerini men
edememişlerdir. Bu hal, kendilerinde bozukluk, cehalet ve insanlıktan
öte zihniyetler doğurmasından uzak kalmamıştır. İşte gerileyişimizin
belli başlı sebeplerinden birini bu nokta teşkil ediyor.

Milletimizin gerçek din bilginleri, din bilginlerimiz arasında da
milletimizin hakkıyla iftihar edebileceği bilginlerimiz vardır. Fakat
bunlara mukabil ilim kisvesi altında hakikatten ilimden uzak, gereğince
ilim tahsil edememiş, ilim yolunda layığı kadar ilerleyememiş hoca
kıyafetli cahiller vardır. Bunların ikisini birbirine
karıştırmamalıyız.



Efendiler, gerçek din bilginleri ile dine zararlı ulemanın birbirine
karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Bilindiği üzere Sıffın
vak'asında Hz.Ali’nin ordusuna karşı mızrak uçlarına Kur’an-ı Kerim
sayfalarını takarak saldırdılar. İşte o zaman dine fesatlık, İslam
arasına nefretlik girdi ve o zaman hak olan Kur’an, haksızlığa kabule
vasıta yapıldı. Halifelik hile ile el değiştirdi. Ondan sonra bütün
müstebit hükümdarlar dini hep alet edindiler. İhtiras ve istibdatlarını
kabul ettirmek için hep ulema sınıfına başvurdular.
Gerçek ulema, dini bütün bilginler, hiçbir zaman bu müstebit taç
sahiplerine uymadılar. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden
korkmadılar. Bu gibi ulema kamçılar altında dövüldü, memleketlerinden
sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağaçlarında asıldı. Lakin onlar yine
o hükümdarların keyfini dine alet etmediler. Fakat gerçek durumda
bilgin olmamakla beraber, sırf o kisvede bulundukları için bilgin
sanılan, menfaatine düşkün, haris ve imansız bir takım hocalar da
vardı. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar, dine
uygundur diye fetva verdiler. İcap ettikçe yanlış hadisler bile
uydurmaktan çekinmediler. İşte o tarihten beri saltanat tahtında
oturan, sarayda yaşayan kendilerine halife namı veren baskıcı
hükümdarlar bu gibi hoca kıyafetli cahillere iltifat edip, onları
himaye ettiler. Hakiki ve imanlı ulema her vakit ve her devirde onların
kinini çekti.
Böyle yapan halifelerinin ve din bilginlerinin arzularına muvaffak
olmadıklarını tarih bize misallerle izah ve ispat etmektedir. Artık bu
milletin ne böyle hükümdarlar, ne böyle alimler görmeye tahammülü ve
imkanı yoktur. Artık kimse böyle hoca kıyafetli sahte alimlere önem
verecek değildir. Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak
isterseniz; derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların menfi yönde
atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, o adım benim
milletimin kalbine havale edilmiş kanlı bir hançerdir. Benim ve benimle
hemfikir arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adamı tepelemektir.”

Evet, yıllar önce ve olağanüstü şartlarda kullanılmış bu ifadeler Gazi
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ne kadar büyük bir kimliğe sahip olduğunun
ispatıdır.
Yüce Atatürk’ün Hz.Muhammed'e duyduğu büyük sevgi ile birlikte
Hz.Mevlana’nın da fikirlerine duyduğu hayranlık onun tüm hayatını ve
icraatlarını etkilemiş, din konusundaki ifadelerine temel teşkil
etmiştir. Bir Konya ziyareti sırasında söylediği şu sözler
Hz.Mevlana'ya gösterdiği sevgi ve saygının delili gibidir: “-Ne zaman
bu şehre gelecek olsam, içimde bir heyecan duyarım. Hz.Mevlana
düşünceleriyle benliğimi sarar. O çok büyük bir dahi, çağları aşan bir
yenilikçi...”

Evet...Yüce Atatürk sahip olduğu hayat görüşünün kaynağını işte bu sözleriyle özetleyivermiştir.

Çankaya köşkündeki dil çalışmaları toplantısında Konya Mevlevi Dergahı
eski postnişinlerinden Veled İzbudak Çelebi de davet edilmişti. Söz
dönüp dolaşıp Hz.Mevlana’ya gelmiş, yüce Atatürk şunları söylemişti:

“- Mevlana, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir
reformatör... Müslümanlık aslında geniş manasıyla hoşgörülü ve modern
bir dindir. Araplar onu kendi bünyelerine göre anlamış ve tatbik
etmişlerdir. Sıcak bir iklimde oturan, suyu nadiren kullanan, genel bir
hareketsizlik içinde ömür süren Badiye Arapları için günde beş vakit
abdest ve namaz, çok ileri seviyede bir yaşama hareketidir. Hz.Muhammed
insanları uyuşukluktan harekete sevk etmiştir. Sarp dağlar, yüksek
yaylalarda at koşturan, erimiş kar suları ile yıkanan Türkler için
abdest ve namaz çok tabii olmuştur. Mevleviliğe gelince, o tamamen
dönerek ayakta ve hareket ederek Allah’a yaklaşma fikri, Türk dehasının
en tabii ifadesidir."

İşte Yüce Atatürk'ün İslamiyet'e şekilcilik katarak onu asıl ruhundan
uzaklaştıranlara verdiği en mükemmel mesajlardan birisi. O birçok kez
dinin insanlık tarafından gerçek boyutlarıyla anlaşılmadığını
belirtirken, Hz.Mevlana’nın da yanlış ve eksik yorumlandığına da temas
etmiştir. Bir gün Konya milletvekili Naim Onat’ın sözde Mevlana'yı
yermek istemesi üzerine Atatürk’ün söylediği şu sözleri bugün bile
üzerinde ibretle düşünülmesi gereken ifadelerdir:

“-Eğer Mevlana’yı sizler gibi kavramak gerekirse, o büyük insanın ruhu
dertlenir, biz de belki bir saygısızlık göstermek zorunda kalırdık.
Mevlana’yı ululuğuyla kavrayabilmek için medresenin dar kapısından
geçmemiş olmak gerek.”

Gazi Mustafa Kemal Paşa Konya’ya yaptığı toplam dokuz ziyareti
sırasında her sefer önce Hz.Mevlana’nın makamının bulunduğu Türbe-i
Saadeti ziyaret etmeyi ihmal etmemiş, tekke ve zaviyelerin işlevlerini
tamamlaması ve dolayısıyla kapatılması yönünde çıkan yasa sırasında
Hz.Mevlana’nın türbesini müze haline dönüştürerek tüm insanlık alemine
açık halde kalmasını sağlamıştır.

Bununla ilgili bilgiler 22 Aralık 1987 yılında yayınlanan Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberde şöyle dile getirilmiştir:


Atatürk, Konya'daki Mevlana Dergahı ve türbesini, Konya'ya ilk gelişi
olan 3 Ağustos 1920 günü ziyaret etmiş ve bu ziyaretten pek
etkilenmişti. Daha sonra ziyaretlerinde Mevlana Türbesini ziyaret
etmeden Konya'dan ayrılmamıştır. 3 Nisan 1922 günü ziyaretlerinde,
kendisi için açılan Sema meydanında hazır bulunmuş, 22 Mart 1923 günü
yaptığı ziyarette postnişin Abdülhalim Çelebi'nin davetlisi olarak
dergahta yemek yemiş, Hz.Mevlana'nın büyüklüğü üzerine takdir ve
hayranlık dolu sözler söylemiştir.

Cumhuriyet'in ilanından sonra, tekke ve türbelerin kapatılması
hazırlıkları yapılırken, Başbakan İsmet İnönü'ye "Mevlana Dergahı ve
türbesinin kapatılmayarak kendi eşyası ile birlikte müze olarak
düzenlenmesi ve ziyarete açılması"emrini vermiştir. Bir süre sonra,
Bakanlar Kurulu kararı ile dergah, müze haline getirilmiştir.

Atatürk, 18 Şubat 1931 günü Konya'ya 9'uncu defa geldiği zaman,
Konya'da 11 gün oturmuş, bu arada 21 Şubat 1931 gününü tamamen artık
müze halinde ziyarete açık bulundurulan Mevlana Müzesi'nde geçirmiştir.

Bu ziyaret sırasında eski Konya Milletvekillerinden Fuat Gökbudak ve o
günlerde Konya Azar-ı Atika Müzesi müdürü olan Yusuf Akyurt'un ayrı
ayrı anlattıklarına göre, Atatürk müze müdürünün odasına girer girmez,
niyaz penceresi üzerindeki rubaiyi görmüş, Farsça'yı çok iyi bilen
Hasan Ali Yücel'e tercümesini yaptırmıştır. Atatürk tercümedeki: "Ey
keremde, yücelikte ve nur saçıcılıkta güneşin, ayın, yıldızların kul
olduğu sen. Garip aşıklar, senin kapından başka bir kapıya yol
bulmasınlar diye öteki bütün kapıları kapanmış, yalnız senin kapın açık
kalmıştır." ibaresini işitir işitmez şöyle demiş:

"Hz.Mevlana'nın büyüklüğü burada bir kere daha kendini gösterdi...
Doğrusu ben, 1923 yılındaki ziyaretim sırasında, bu dergahı
kapatmayalım Müze olarak halkın ziyaretine açalım, diye düşünmüş; bir
yıl sonra dergah ve tekkelerin kapatılması kanunu çıkar çıkmaz İsmet
Paşa'ya Mevlana dergahı ve türbesini kendi eşyası ile Müze haline getir
emrini vermiştim. Görüyorum ki, şu okuduğumuz rubainin hükmünü yerine
getirmişim. Bakınız ne kadar mükemmel bir Müze olmuş..."

Değerli tarihçi Cemal Kutay’ın ifadelerine göre, Mustafa Kemal’e
emrindeki yardımcılarının “Paşam Hz.Mevlana’nın makamını müze haline
getirmeniz üzerine halk buraya akın etmeye başladı. Bu bir sakınca
doğurmasın” demeleri üzerine Atatürk’ün verdiği cevap ilginçtir:


“-Eğer, Hz.Mevlana’yı hakkıyla tanımak ve benimsemek için ziyarete
gitmekte olduklarına inansam öteki dergahların da açılmasını sağlardım.
Çünkü, Hz. Mevlana’yı tanımak ve anlamak zaten diğer tüm tehlikeleri de
ortadan kaldırmaktadır.”

Hz.Muhammedin “Din nedir?” sorusuna verdiği “Ahlak,ahlak,ahlak”
cevabına her dönemde çok ihtiyaç duyduğumuzu düşünerek Hz. Muhammed'in,
Hz.Ali’nin, Hz.Mevlana'nın ve Atatürk' ün şu sözlerine dikkat çekmek
istiyoruz:

“İlim Çin’de olsa gidip öğreniniz.”
Hz.Muhammed

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”
Mustafa Kemal Atatürk

“Dünyada sevgiye dair ne varsa ben orada varım,
savaşa dair ne varsa ben orada yokum.”
Hz.Mevlana

“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh."

Mustafa Kemal Atatürk


“Evlatlarınızı zamana göre yetiştiriniz.”
Hz.Ali

“Milletimi muasır medeniyet seviyesinde görmek isterim.”
Mustafa Kemal Atatürk
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:00 pm

KILIÇARSLAN


Türk tarihinin büyük kahramanlarından biri de Kılıçarslan’dır.
Kılıçarslan Anadolu Selçuklu Sultanlığı’nın kurucularından olup; Haçlı
ordularına karşı Anadolu’yu ve hatta bütün İslam alemini müdafaa eden
bir Türk hükümdarıdır. Vatan topraklarının nasıl müdafaa edilmesi lazım
geldiğini, bu uğurda yaptığı kanlı mücadelelerle bütün insanlığa ispat
etmişti.
Kılıçarslan olmamış olsaydı, belki bugün Anadolu’da bir Türk hakimiyeti
yerine bir Latin devleti mevcut bulunacaktı.Anadolu kıtası; 26 Ağustos
1071 yılında Alpaslan’ın Bizanslılarla yaptığı Malazgirt Meydan Savaşı
ile fethedilmişti. Bu fetih üzerine Horasan ellerinde bulunan birçok
Oğuz Türkmen oymakları, Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleşmişlerdi.
Anadolu’nun kuzey bölgesinde Oğuzların Bozok kabileleri, güney
bölgesinde de Üçok kabileleri yurt tutmuştu. Büyük kütleler ise Orta
Anadolu’yu doldurmuştu. Bunların çoğu Kınık kabileleri idi. İlk etapta
Anadolu’ya bir milyon Türkmen gelmişti. Bunların bir kısmı hayvan
sürülerine sahip olduklarından Yörük kaldılar. Bir kısmı da toprağa
yerleşerek çiftçi oldular. Ancak, Anadolu’nun Marmara kıyıları henüz
Bizanslıların elinde bulunuyordu. Marmara havzasının fetihlerine
Kutulmuş oğlu Süleyman ile kardeşi Mansur gönderilmişti.
Bu iki kardeş, Anadolu’nun fetih olunmamış kısımlarını Türk
topraklarına katarak Anadolu Selçuklu Sultanlığı devletini kurdular.
Fakat bu iki kardeş birbiriyle uğraşmaya başladılar. Bunun üzerine
büyük Selçuklu Hakanı Melikşah, Mansur’un üzerine Porsuk Bey ve
kuvvetlerini gönderdi. 1077 tarihinde Mansur mağlup edilerek öldürüldü.
Melik Şah, Anadolu’nun idaresini Sultan unvanıyla Kutulmuş oğlu
Süleyman’a bıraktı. İşte, bu şekilde Anadolu Selçuklu Sultanlığını
kuran Aslan’ın torunu Kutulmuş oğlu Süleyman oldu. Anadolu’da bu devlet
1077 yılında kuruldu. Anadolu Selçuklularından on yedi hükümdar
gelmişti.
Kutulmuşoğlu, Konya şehrini merkez yaparak Bizanslılarla savaşlara
girişti. İznik şehrini fethettikten sonra burayı merkez yaptı. Bir
müddet sonra Antakya’yı da fethetti. O zaman Melikşah’ın kardeşi Tutuş
ile harbe girişerek yenildi. Bu olay onu olumsuz olarak çok etkiledi ve
sonunda intihar etti.
Kutulmuşoğlu Süleyman’ın ölümü ile Anadolu’da karışıklıklar baş
gösterdi. Beyler her tarafta bağımsızlıklarını ilan ettiler.
Süleyman’ın oğlu Kılıçarslan, Büyük Selçuklu İmparatoru tarafından
hapse atılmıştı.
Anadolu’nun karışıklığını ancak Kılıçarslan düzene koyabilirdi. Dört
yıl sonra Kılıçarslan, Melikşah tarafından Konya’ya gönderildi.
Kılıçarslan babası zamanından kalan büyük kumandanları başına topladı.
İznik şehrini tekrar zaptederek burayı kendisine merkez yaptı. Bundan
sonra bağımsızlık hevesinde bulunan bütün beyleri ortadan kaldırdı. Bu
suretle babasının elde ettiği bütün toprakları tekrar ele geçirdi. Bir
donanma yaparak Çanakkale Boğazı önlerindeki adaları birer birer
fethetti.
Kılıçarslan çok yiğit, aynı zamanda pek cesur bir hükümdardı.
Anadolu’nun birliğini kurmaya muvaffak oldu. Bu sebeple şöhret ve namı
her tarafa yayıldı. Kılıçarslan’ın en büyük amacı Bizanslıların elinden
İstanbul’u almaktı. Bu amacına ulaşmak için Marmara kıyılarında bir
tersane kurup çok sayıda harp gemileri yaptırdı. Türklerin bu
hazırlığını gören Bizanslılar telaşa düştüler.
O zamanlar Bizans tahtında Yedinci Mihal Dükas bulunuyordu. Türklerin
kara ve deniz kuvvetleriyle başa çıkamayacağını anlayınca, Roma’da
oturan Papa Yedinci Greguvar’a elçiler gönderdi. Papaya, batı
devletlerinin yardımına muhtaç olduğunu bildirdi. Eğer bu yardım
gelmezse, İstanbul Türklerin eline geçecek ve Doğu Roma İmparatorluğu
tarihe karışacaktı. Papa, Ortodoksların Katolik kilisesine müracaatını
kendi menfaatine uygun buldu. İleride bu iki kilisenin birleşeceğini
düşündü. Bu sebeple Batı Avrupa devletlerinden 40,000 kişilik bir ordu
toplanılarak İstanbul’a gönderilmesi için çok çalıştı. Fakat muvaffak
olamadı.

Bizans’ı korku sardığı sıralarda, Kılıçarslan durmadan donanma
yaptırıyor; bir an öne İstanbul’u Türk topraklarına katmayı arzu
ediyordu. O devirde Avrupa’da dinî taassup çok şiddetli idi. Papazların
halk üzerinde büyük tesirleri vardı. Bütün papazlar, Hazret-i İsa’nın
doğduğu mukaddes Kudüs şehrini İslamların elinden kurtarmak için halkı
haçlı seferine teşvik ediyorlardı. Bilhassa Fransa’da kurulmuş olan
Kloni tarikatının halk üzerinde etkisi büyüktü.
1095 tarihinde Fransa’nın Klermon şehrinde Papa İkinci Urban, ruhanî
bir meclis topladı. Bu meclise on dört başpiskopos, iki yüz elli
piskopos, dört yüzden fazla papaz katıldı. Ayrıca birçok da şövalye
bulundu. Bu ruhanî meclis, Kudüs’ün İslamlardan alınmasına karar verdi.
Bu işe ön ayak olan Piyer Lermit adında bir papazdı. Buna Yoksul Gotye
adında bir şövalye de katıldı. Bunların teşvikiyle Avrupa’da büyük bir
haçlı ordusu hazırlandı. Bu sel Anadolu’ya akmak üzere idi. Bu seli
Kılıçarslan nasıl durdurabilecekti?
Haçlı ordusunun sayısı altı yüz bin kişi idi. Haçlı ordusu muhtelif
Hıristiyan milletlerinden kurulmuş olup, içinde ihtiyarlar, gençler ve
kadınlar da bulunuyordu. Hepsi göğüslerine birer kırmızı Haç
takmışlardı. Bu haçlı ordusunun önünde eski Cermen efsanelerinde
mukaddes sayılan bir Keçi ile bir de Kaz bulunuyordu. Bu insan seli
Batı Avrupa’dan yaya olarak Bizans’a geldi. Bizans imparatoru bu
kalabalıktan ürkerek bunların hepsini Anadolu yakasına geçirtti.

Kılıçarslan, Anadolu’ya çıkan bu korkunç afet karşısında
soğukkanlılığını muhafaza etti. Neye mal olursa olsun, bu müstevli
kuvvetlere karşı Türkün öz yurdu olan Anadolu’yu müdafaa etmeğe ant
içti. Kılıçarslan, bu büyük kuvvetlere karşı bir gerilla harbi yapmaya
karar verdi. Türk kuvvetlerini muhtelif çetelere ayırdı. Şehirlerde
bulunan halkı dağlara ve yaylalara çıkarttı.
Ambarlarda ne kadar zahire varsa yaktı ve suları da zehirletti. Selçuk
askerleri baskın halinde grup grup haçlıların üzerine atılarak ilk
çıkan kafileyi bir anda imha etti. Fakat arkadan daha büyük kuvvetler
Anadolu’ya çıktılar. Kılıçarslan o büyük kuvvetleri de Eskişehir
ovasında yıprattı. Bundan sonra kuvvetleriyle Çorum’a çekildi. Bu durum
karşısında bütün Anadolu Türkleri top yekün silaha sarıldı. Saadetini
yıkanlarla kanlı mücadelelere girişti. Bu tarihte eşine az rastlanır
bir vatan müdafaası idi. Askerî kıtalar her tarafta bir şimşek gibi
çakıyorlar; düşmanın yurt tutmasına imkan bırakmıyorlardı. Anadolu
şehir ve kasabalarında büyük bir yangın vardı.
Bu kıyametin içine girenler de şaşırıp kaldılar. Bunlar nasıl bir
millet! Vatanlarını canla başla ne şekilde müdafaa ettiklerini görüp
öğrendiler. Nihayet haçlılar kırıla kırıla bir geçit bularak Kudüs’e
gidip bir Latin Krallığı kurdular. Fakat güzel Anadolu’da
yerleşemediler. Çünkü buranın bekçileri yüksek vatansever ve kahraman
Türklerdi. Kumandanları da Kılıçarslan gibi cesur bir yiğitti.

Türkler bu şekilde Anadolu için kan döktüler. Bu sebeple Anadolu
toprakları Türkün kanıyla yoğrulmuş bir ana vatandır. Kılıçarslan’ın
haçlılara karşı kazandığı zaferler onun adını Türk tarihinde ebediyen
yaşatmaya kafi gelmiştir. Onun hayatı büyük destandır. Tarih onun
(Ebulgazi) unvanını vermişti.
Sekiz buçuk ay süren bu kanlı mücadeleden sonra Birinci Kılıçarslan
Konya Sarayına yerleşti. Bir sabah sarayından çıkıp bir meydanda
toplanmış binlerce esirin arasından geçerken bir ses yükseldi.

-Bizler ne olacağız?
Kılıçarslan sesin geldiği tarafa baktı. Bu sözü söyleyen genç ve güzel bir esir kızdı. Ona:
-Kimsin, ne istiyorsun? Diye sordu.
Esir kız:
- Savaşta esir düşen Efon Ejyid’in kız kardeşi İzabella’yım. Bir an önce vatanıma dönmek istiyorum! Dedi.

Kılıçarslan şöyle mukabele etti:
-Biz Türkler, yurdumuzda oturanlara çıkıp gidin! demeyiz, ve yurdumda
din ve adetiniz üzere hür yaşayabilirsiniz. Fakat arzu ettiğiniz gün de
yurdunuza dönebilirsiniz. Ben vatan hasretini takdir edenlerdenim...

Hiç beklemediği şekilde bir cevapla karşılaşan dilber Fransız kız, hem
hayrette kaldı, hem de çok sevindi. Kılçarslan, yiğit olduğu kadar da
yakışıklı bir Türk delikanlısı idi: bu esire Kılıçarslan’ın yüzüne
dikkatli bakarak:
-Sizi nerede ziyaret edip minnet ve şükranlarımı bildirebilirim? Diye sordu.
-Her saat, nerede bulunursam!

Meydana toplanmış olan bütün esirler Türk Hakanının bu yüksek
kalpliliğine hayran kaldılar. Teşekkür makamında hepsi birden boyun
kestiler. Kılıçarslan bütün esirlere harçlık verilmesini emretti.
Eğlence yerlerine gitmelerine de izin verdi. Bir müddet sonra da bu
haçlı ordusunun esirleri grup grup memleketlerine iade edildiler. Bu
kanlı mücadeleden muzaffer çıkan Kılıçarslan sarayında eşi Sevindik
Hatun ve çocukları Şehinşah ve Mesut adlı iki oğlu ve Aydın adındaki
kızı ile mesut ve tatlı günler yaşadı.
Fakat Kılıçarslan, Suriye’de yaptığı bir savaştan dönerken 1106 tarihinde Fırat Nehrine düşerek boğuldu.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:01 pm

MELİKŞAH






İran’da hüküm süren Türk Selçuk hükümdarlarının üçüncüsü ve en
büyüğüdür. 1054 yılında İsfahan’da doğmuş, 1092 yılında Bağdat’ta 38
yaşında iken ölmüştür. Babası Alp Arslan’ın vurulması üzerine 1072’de
18 yaşında tahta geçti.
Önce amcasının isyanını bastırarak Maveraünnehir ile Harzem’i ele
geçirdi. Ünlü vezir Nizamülmülk, Melikşah’ın gerek tahta çıkmasında,
gerekse zaferlerinde önemli bir rol oynamıştı. Anadolu’nun dörtte üçü
Melikşah zamanında elde edilmiş ve Suriye’de büyük başarılar
kazanılmıştı.
1076’da Kudüs Fatımîler’den, 1085’te Antakya, iki yıl sonra da Urfa
Bizanslılardan alınmıştır. Halep ve Şam da onun döneminde Selçuk
idaresine geçmişti. Devletin hudutları Kaşgar’dan ve Seyhun mecrasından
Akdeniz, Kızıl Deniz ve Umman Denizi’ne kadar genişlemişti. Bağdat’taki
Abbasi Halifeleri de tamamıyla Selçuk İmparatorluğu’nun emri altında
bulunuyordu.
Yirmi sene hüküm süren I. Melikşah, cesareti gibi zekası ile, ilim
sevgisi ve edebî seviyesiyle de tanınmıştır. Kendisi gibi bir Türk
soyundan gelmiş olan Veziri Nizamülmülk ile birlikte hem bir çok
memleketler almaya, hem de nehirlere köprüler, şehirlere kaleler ve su
yolları gibi birçok eserler yapmaya muvaffak olmuştu.
Büyük İran şairi Ömer Hayyam onun sarayında himaye görmüş o devrin büyük fikir adamlarındandır.
Melikşah, Bağdat’ta bir rasathane kurmuş ve 1086 yılında başlayan ve
dünyanın güneş etrafında dönmesi esasına dayanan bir takvim inkılabı
yapmıştı ki buna “Celalî Takvimi” adı verilir.
Sarayında Türkçe konuşulmakla birlikte edebî dil Farsça idi. Kendisinin
pek güzel rubaileri vardır. Celaleddin Melikşah’ın Berkiyaruk, Sencer,
Mehmet adlı üç oğlu vardı ki üçü de hükümdarlık yapmışlardır.


avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:04 pm

ALPARSLAN





1030 yılında doğan Alparslan, Çağrı Bey’in oğlu ve Tuğrul Bey’in yeğenidir. Gazne Hükümdarı Mevdut’a karşı 1044’te büyük zafer kazandığı savaşta dikkat çekti. Çağrı Bey ona, 1058’de Belh, Toharistan, Tirmiz, Kobadiyan, Vahş ve Valvalic gibi şehirleri bırakarak devlet yönetimine hazırladı.
1059 yılında Gaznelilerle yapılan anlaşma sonrasında 1060’ta Çağrı Bey’in ölümü üzerine Alparslan, Horasan Selçuklu Devleti’nin başına geçti.
1063’te Tuğrul Bey’in ölümü üzerine vasiyeti doğrultusunda yeğeni ve üvey oğlu Süleyman, Vezir Amidülmülk Kündüri tarafından tahta çıkarıldı. Ancak Selçuklu beyleri, Alparslandan yana tavır koydu. Bu arada Kutalmış’ın başkent Rey’e hücumu üzerine, Vezir Kündüri, Horasan Selçuklu Hükümdarı olan Alparslan’ı Rey’e çağırarak, Selçuklu tahtını Alparslan’a devretti. Daha sonraki muharebede de Alparslan, Kutalmış’ı mağlup ederek Rey’e girdi ve 27 Nisan 1064’te tahta çıktı. Kündüri’nin yerine de Nizamülmülk’ü vezir tayin etti.
Dağınık Selçuklu beylerini disipline eden Alparslan, zamanın halifesine, 11 Mayıs 1064’te kendi adına bütün camilerde hutbe okunmasını emretti. Alparslan’ın sultanlığıyla Doğu ve Batı Selçukluları tek çatı altında birleşti.
İlk olarak Ermenistan ve Gürcistan civarında fetihler yapan Alparslan, daha sonra Bizans’ın en sağlam hudut şehri olan Ani’yi kuşattı. Son derece zorlu Ani’nin surları boyunca ağaçtan burçlar yaptırarak, mancınık ve okçularla, Ani’ye hücum etti. Uzun süren kuşatmadan sonra Ani, 1064 yılı içinde fethedildi.
Alparslan aynı yıl doğuda Tiflis’e kadar fetihler yaparken, kumandanları da Anadolu’da çeşitli fetihler gerçekleştirdi. Özellikle Afşin Bey, 1067-1068’de, Bizans’a karşı Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde önemli başarılar elde etti. 1067’de Malatya’da Bizans ordusunu yenen Afşin Bey, Kayseri’ye kadar ilerledi. Bizans’ın başına geçen Romanus Diogenes, Selçuklu akınlarına son vermek için 1068’de harekete geçti. Ancak Afşin Bey’in çevik manevraları üzerine Diogenes, sonuç alamadan İstanbul’a geri döndü.
Selçuklu akınlarının sürmesi ve görevlendirdiği kumandanların bozguna uğraması üzerine Diogenes, 1069’da tekrar ordusunun başına geçti. 1069 ve 1070 yılları, Diogenes ile Türk akıncı beylerinin vur-kaçlarıyla geçti.
Bu büyük Türk istilası Bizanslıların gözünü korkutmuştu. Ne pahasına olursa olsun onu durdurmak, bu topraklardan atmak, tehlikesiz hale getirmek, hatta ortadan silmek gerektiğine inandılar.

Bizans İmparatoriçesi Odoksiya bu yüzden, cesaretiyle ün yapmış kumandan Diyogenes Romanos ile evlendi. Böylelikle hem tahtında sorumluluğu beraber paylaşacakları yürekli bir insan, hem de ordularını yönetecek kahraman bir başkumandan kazanmış oluyordu.
Alparslan'ın 1071 yılı baharında güneye doğru yeni bir sefere hazırlandığını haber alan Bizanslılar bunu kaçırılmaz bir fırsat bildiler. General Diyogenes Romanos, 200 bin kişilik muazzam bir ordu kurarak Alparslan'ın üzerine yürüdü.
Tarihin seyrini değiştirecek iki ordu Van gölünün kuzeyindeki Malazgirt ovasında karşı karşıya geldiler. Alparslan her şeyden önce barış taraftarı idi. Bu yüzden en yakın adamlarından Sevük Tekin'i sulh elçisi olarak General Romanos'a gönderdi. General Romanos, Alparslan'ın kendisinden korktuğu için sulh istediğini sandı. Bunun şımarıklığı içinde Sevük Tekin ile adeta alay etti:

– Biz Isfahan'a gidiyoruz. Şurada atlarımızı biraz dinlendirelim dedik. Sulh meselesini ise artık Horasan'da görüşürüz. Fazla vaktimiz yok. Sizi Horasan'da bekleyeceğim, dedi.
Savaş artık kaçınılmaz bir hal almıştı. Horasan'a kadar bütün Türk topraklarını alacağını söyleyen bu Bizanslı şımarık generale haddini bildirmenin zamanı gelmişti. Alparslan o gün beyazlar giymişti. Harp meclisini topladı:

– Sulhu kazanamadıysak savaşı kazanacağız. Ok ve yaylarımızı bırakıp yakın savaşa gireceğiz... Düşmana kılıcım, kılıcım olmazsa pençem yeter. İşte şehitlik kefenimi giydim. Şehit olursam beni düştüğüm yere gömünüz ve oğlum Melik Şah'ın etrafına toplanınız, dedi.

Alparslan'ın imamı Buharalı Muhammed bin Abdülmelik,
– Sen İslamiyet uğruna bir cihada giriyorsun sultanım. Bütün Müslümanların dua ettikleri mübarek Cuma günü savaşa başla. Allah zaferi senin adına yazsın, diyerek zafer için dua etti.
Türk ordusu 26 Ağustos 1071 günü yalın kılıç düşmanın üzerine atıldı. Bizanslılar karşı tepelerin eteklerine sırtlarını vermiş beklemekte idiler. Alparslan çok isabetli bir kararla düşmanı üzerine çekmeyi beklememiş, bilakis kendisi sayıca çok daha kalabalık olan düşmanın üzerine yürümüştü.

Türk ordusu, tarihinin en yaman savaşını verdi Malazgirt ovasında. Harbin talihi kısa bir zamanda Alparslan'ın tarafına döndü. Bizans'ın o güçlü ve mağrur ordusu darmadağınık oluverdi. Ölenler öldü, kılıç artıkları ise esir edildi. O dev ordu mahvolup gitti. Esir edilenler arasında mağrur ve şımarık kumandan Romanos da vardı.
Alparslan, huzuruna getirilen General Romanos'a saygı ile yakınlık gösterdi. Kendisini teselli etti. Bir süre konuştular, sonra Alparslan:

– Beni esir etseydin ne yapardın, diye sordu. Bizanslı Başkumandan:
– Belki öldürür, belki de sokaklarda teşhir etmek üzere seni İstanbul'a götürürdüm, cevabını verdi. Muzaffer kumandan acıyan nazarlarla Romanos'a baktı:
– Benim cezam ise daha ağır olacak... Seni bağışlayacağım. Serbestsin, dedi.
Malazgirt zaferi, daha sonra Selçuklu Türk beylerinin Anadolu’da girişeceği fetihlerin anahtarı olurken, Sultan Alparslan, Rey ve Hamedan’a geri döndü.
Alparslan, batı fırka mensubu Yusuf el-Harezmi’yi ortadan kaldırmak için yeni Buhara yakınlarındaki Hana kalesine bir sefer yaptı.

Daha fazla dayanamayacağını anlayan Yusuf, Alparslan’a teslim olacağını bildirdi. Yusuf el-Harezmi’yi huzuruna getirten Alparslan burada Yusuf el-Harezmi’nin ani bir hançer darbesi ile ağır yaralandı. Aldığı yara üzerinden dört gün sonra 25 Kasım 1072’de 42 yaşındayken vefat eden Alparslan’ın naşı Merv’e getirilerek, babası Çağrı Bey’in yanına defnedildi.

Türbesine şu kitabe vardır:

“Alparslan'ın göklere yükselen azametini görenler, bakınız! Şimdi o şu kara toprağın altındadır.”
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:04 pm

UNUS EMRE





Büyük halk şairi ve mutasavvıfı olan ve şiirleri Türk halkının
yüzyıllar boyu mânevi besin kaynağı olan Yunus Emre’nin hayatı
efsânelerle doludur. O, ne zaman yaşamış, nerede yaşamış ve ne zaman
ölmüştür; bunlar kesin olarak belli değildir. Bolu veya Sivrihisar’da
doğduğu rivayet edilir.

Yunus’un ümmî yani hiç okumamış olduğu rivayeti meşhurdur. Düzenli bir
eğitim görmediği yazılarındaki dil hatalarından da çıkarılabilir. Ancak
eserleri okunduğuna, onu cahil saymaya imkan olmadığı anlaşılır.
Yazıları pek çok şey bildiğini, zamanının kıymet hükümlerini, inanış
tarzlarını pek iyi kavradığını gösterir. Şiirlerinde dilce ve fikirce
anlaşılmayan, izaha muhtaç parçalar mevcuttur. Fakat içlerinde pek
açık, gayet doğal, özellikle düşündürücü olanları çoktur.

Yunus şiirleriyle, ilâhileriyle, efsâneleriyle Türk halkının
yüzyıllarca hâfızasında yer etmiş, dilinde canlanmış, ruhunda yaşamış
ve göz yaşlarında akmıştır.

Yunus Emre, büyük, engin ve içten bir halk şâiridir. O, temiz bir
Türkçe ile halka Allah sevgisinin erişilmez heyecanını duyurmağa
uğraşmış ve bunda da başarılı olmuştur. Ona göre, tabiatta her şey
Allah’ı aramakta ve Allah’ı anmaktadır.

Yunus’ta derin bir tasavvuf kültürü görülür. O, Oğuz lehçesinin en
güzel eserlerini vererek Türk halk dilini edebi bir dil durumuna
getirdi. Yaşadığı dönemde Farsça edebî dil, Arapça ise ilim dili idi.
Yunus Emre, sade ve basit bir dille ilâhî düşüncelerin en güzel
anlatımını verdi.
Benim burda kararım yok,
Ben burdan gitmeye geldim.
Bezirgâmım metaım çok
Alana satmaya geldim.

Ben gelmedim dava için
Benim işim sevgi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim.
diyen, gönüller ikliminin güneşi, büyük âşık Yunus Emre için yazılanlar
diziye gelmez, koca bir kütüphaneyi doldurur. Aslında o yüzyılları
kucaklar. Yüzyıllar onu söyler, seven ve sevilen gönüller, yüzyıllardır
onu söyleşir. O, yüzyılların, âşk yüklü dertli dolabıdır inleyen...
Benim adım dertli dolap
Suyum akar yalap yalap
Böyle emreylemiş çalap
Derdim vardır inilerim.
Suyum alçaktan çekerim,
Dönüp yükseğe dökerim,
Görün ben neler çekerim
Derdim vardır inilerim.

Yunus Emre’nin yaşadığı devir, Anadolu'nun içine dönük, umutsuz, bezgin
bir dönemidir. Moğol akınları karşısında yenik düşen Anadolu Selçuklu
Devleti, Türkmen Boylarının ikide bir ayaklanmasıyla tümden güçsüz
kalmış, halktan koparak, kendi derdinde, kendi yaşantısını sürdürme
çabasına düşmüştür. Üst üste gelen kıtlık ve sürekli kuraklıklar,
bitkin ve ezik halkın yaşama umudunu kırmıştı.

Halk, gerçek mutluluğun ölümden sonra var olacağını, bu geçici dünyada,
arı-duru bir gönülle Tanrıya yönelmeyi. telkin eden mutasavvıf
şeyhlerin çevresinde küme küme toplanmıştır. Yunus, bu ortamda, bir aşk
ve sevgi güneşi olarak Anadolu'da doğmuş, umutsuzlara umut vermiş,
Anadolu'nun gönlü ve dili olmuştur.

Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni.

Mevlâsını, her yerde, her zaman çağıran Yunus, gençlik yıllarında büyük
mutasavvıf Mevlâna Celâleddin'in sohbet meclislerine katılmış:

Mevlâna Hüdavendigâr bize nazar kılalı
Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır,

beytiyle himmet nazarının gönlüne ayna olduğunu söylemiştir.
Çeşitli söylentiler, Yunus Emre'nin yaşantısına renk katar. Bir kıtlık
günü Hacı Bektaş-ı Velî'nin dergâhına varmış, buğday istemiş. Ona,
buğday yerine “himmet” teklif edilmiş. “Hayır, demiş buğday isterim.”
Çuvallarını buğdayla doldurmuşlar. Köyüne dönerken yarı yolda aklı
başına gelmiş. Geri dönerek Hacı Bektaş'tan “erenler himmeti” dilemiş.
“Senin kısmetin Taptuk Emre'dedir” demişler ve Taptuk Emre'ye
ısmarlamışlar.

Yunus, tam kırk yıl Taptuk Emre'nin Dergâhı'na odun taşımış. “Taptuk
Dergâhı'na odunun eğrisi bile gerekmez” diyerek, kırk yıl tek bir eğri
odun getirmemiş. Sonunda, muradına ermiş ve kendisine izin verilmiş.

Dirildik pınar olduk,
İrkildik ırmak olduk,
Aktık denize daldık,
Taştık Elhamdülillâh.
Taptuğun tapusunda,
Kul olduk kapısında,
Yunus miskin çiğ idik
Piştik Elhamdülillâh.

diyerek, diyar diyar dolaşmış, içinde yanan ateşin közüyle, şiirler söylemeğe başlamış.

Bundan sonra, Yunus'un gönlünde ilâhî aşk'tan başka bir şeye yer yoktur
artık. Bu aşkın potasında yanıp yakılmakta, bu yanışın iniltileri
Yunus'u ozanlaştırmaktadır.

Artık Yunus yok, ortada aşk var, aşkın terennümleri var. Yunus, bu aşk
harmanında savrulan buğday taneleri gibi estikçe aşk, döküldükçe aşk:

Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün'ü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni...

Yunus Emre, Anadolu'da doğan, yine Anadolu'da batan bir tasavvuf
güneşidir. Yaşadığı çağda Türkçe bir kenara itilmiş, hor görülmüşken,
Yunus, Türk dilini, bütün incelik ve güzellikleriyle sırtlamış, ayağa
kaldırmış, kendinden sonra gelen ozanlara öncülük etmiştir.

Yunus Emre’nin dili, Anadolu'nun öz dilidir. Anadolu Türklüğünün yüreği
Yunus'ta çarpar, bu yürek, tüm kükrekliğiyle Yunus'ta dile gelir :

Gönlüm düştü bu sevdaya
Gel gör beni aşk neyledi
Başımı verdim kavgaya
Gel gör beni aşk neyledi.
Ben ağlarım yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne âkilim ne divâne
Gel gör beni aşk neyledi.

Onun doyumsuz sevgisinde, tüm insanlığın sesini duyarsınız. Bu seste
gerçek inanç, Tanrı sevgisi, insan değeri ve var olmanın sevinci
vardır. Tüm kötülüklerden arınmış, duru bir gönülle seslenir insanlığa:

Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu âlem birdir bize...

derken, insanları anlayış ve dayanışmaya, birliğe ve dirliğe davet eder. Onun bu çağrısı “sevgi” ocağınadır. Seslenir:

Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım.
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz.

Yunus Emre’nin bilinen iki eseri vardır. Biri, Risaletü’n-Nushiyye ya
da (Öğüt Risalesi) adıyla aruz ölçüleri içinde yazılmış, tasavvufî,
ahlâkî, dinî bir eserdir. Ötekisi ise, asıl büyük şiir gücünü yansıtan
Dîvân’ıdır.

Son araştırmalara göre, Yunus Emre, 1321 yılında, yetmiş yaşlarında
olduğu halde, hayata gözlerini kapamıştır. Porsuk suyu ile Sakarya’nın
birleştiği yerde bir zaviyesi olduğu ve oraya gömüldüğü rivayetler
arasındadır. Bursa’da gömülü olduğu da söylenir.

Erzurum’daki Tuzcu Köyü yakınında, Manisa’nın Salihli ve Kula kazaları
arasındaki Emre Köyü’nde, Keçiborlu kasabası civarındaki bir köyde
Yunus Emre’nin mezarı diye gösterilen yerler varsa da onun asıl
mezarının seven ve sevilenlerin gönlü olduğu bir gerçektir.

UNESCO, 1971-1972 yılını bütün dünyada Yunus Emre Yılı olarak kabul etmiştir.

Biz dünyadan gider olduk
Kalanlara selâm olsun.
Bizim için hayır dua
Kılanlara selâm olsun
Ecel büke belimizi
Söyletmeye dilimizi
Hasta iken hâlimizi
Soranlara selâm olsun
Tenim ortaya açıla
Yakasız gömlek biçile
Bizi bir âsân vechile
Yuyanlara selâm olsun
Selâ verile kasdımıza
Gider olduk dostumuza
Namaz için üstümüze
Duranlara selâm olsun.
Derviş Yunus söyler sözü
Yaş dolmuştur iki gözü
Bilmeyen ne bilsin bizi
Bilenlere selâm olsun.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:06 pm

Aşık Veysel






Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın
Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca, yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın...


Aşık Veysel, hayatini anlattığı bir şiirinde"Ücyüz-onda gelmiş idim
cihana" diyor. Yıl 1894 oluyor hesapça. Sivas'a bağlıŞarkışla ilçesinin
Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş. Anasi Gulizar, bir yaz günükoy
dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir
yolüstünde doğurmuş Veysel'i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman
kadınmışGülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye
dönmüş. Babası Ahmet;bebenin adini Veysel koymuş. Yıllar geçmiş aradan
büyümüş, konuşmuş, yürümüşVeysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O
yıl bir çiçek hastalığı salgınıolmuş Sivas'ta. Küçük Veysel de
yakalanmış. Sol gözünde, cicegin beyi çıkmışkendi deyimiyle... Göz akıp
gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Yalnızışığı
seçebiliyormuş, bu gözüyle. Babasına "Çocuğu Akdağmadeni'ne götür,
oradabu gözünü açacak bir doktor var." demişler. Sevinmiş Ahmet emmi.
Gel gör kitalihsizlik yine yakasını bırakmamış Veysel'in. Bir gün inek
sağarken babasıyanına gelmiş. Veysel ansızın donuverince; yakında
bulunan bir değneğin ucuöteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş
böylece. Veysel'in Ali adında birağabeysi ve Elif adında bir kız
kardeşi varmış. Hepsi çok üzülmüşler Veysel'inkotu kaderine.

Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirlerokuyup ezberleterek
avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas'ın köyleri saz sairleriyledolu. Onlar
da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel
ilgiyledinlermiş calip söylediklerini. Babası, oğlunun ilgisini
görünce; bir saz alıpvermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı
olan Çamşıh'lı Ali Ağa'danalmış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş
Veysel. Unlu Halk ozanlarınınşiirlerini çalıp söylemiş bir zaman.
Yirmibes yasındayken (1919) anası, babasıVeysel'i Esma adında bir kızla
evermişler ve kısa sure sonra ikisi de göçüpgitmiş bu dünyadan (1921).
Acı üstüne acı gelmiş, ama bitmemiş talihin kotuoyunu. İkinci çocuğu on
günlükken, anasının memesi ağzına tıkanarak ölmüş,ardından da karisi
yanaşmalarıyla evden kaçmış. Bu olay çok koymuş Veysel'e.Daha dertli
olmuş ve iyice içine kapanmış. Karisi koyup gittiğinde bir kızıvarmış
Veysel'in. Daha bir yasini bile bitirmemiş. İki yıl kucağında
gezdirmişVeysel, ne çare o da yaşamamış. Bu sıralar Veysel'i yeniden
evermişler. Bukarisi çocuk vermiş Aşığa. Biri olmuş, iki oğlan, dört
kız, altısı sağ. Onlar da18 torun vermiş Veysel'e.

Aşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu yıldönümüne rastlayan 1933 yılına
kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp söylemiş.Kendi deyişlerini
söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda sairlerimizdenrahmetli Ahmet
Kutsi Tecer tanımış Veysel'i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel'inşiirleri
aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin gelişmesinde Tecer'in
büyükyardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman. Veysel'in gün ışığına
çıkan ilk şiiriGazi Mustafa Kemal Pasa için söylediği: "Türkiye'nin
ihyası Hazreti Gazi"mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan sonra bütün
yazdıklarını calip söylerolmuştu. 1933 yılına kadar, köyünden dışarı
hemen hemen hiç çıkmadığı halde;bundan sonra bütün yurdu dolaşmış,
yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını,köylerini yakından
tanımıştır. Halk ozanlarından en çok Karacaoglan'i, Yunus'u,Emrah'i,
Dertli'yi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı
biryeri vardı Veysel'de. Onun aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure
sazöğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan,
Cifteler,Kastamonu, Yildizeli, Akpınar Koy Enstitülerinde bulunmuştu.
1952 yılındaİstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Aşık Veysel'e 1965
yılında Türkiye BüyükMillet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize
yaptığı hizmetlerden dolayı"özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden
aylık bağlamıştı.

Veysel'in bir başka özelliği daha vardı; köyünde ve çevresinde ondan
önce birtek meyve ağacı olmadığı halde, Sivrialan'da ilk meyve
bahçesini oyetiştirmişti. Hem öyle bir bahçe ki, içinde elmadan
kayısıya, kirazdan cevizekadar turlu turlu meyve ve çiçek vardı.
Veysel, kardeşlerinin yardımıyla bubahçeyi yapmaya başladığı zaman
köylüleri "Atalarımız bunca yıl böyle bir isyapmamışlar, su kor adam
onlardan iyi mi bilecek ki böyle ise kalkıştı?"demişler. Birkaç yıl
sonra ağaçlar yetişmiş, meyve vermiş. Köylüler öncekidediklerini
hatırlayıp utanmışlar ve bu defa "O kor değilmiş, meğer kor
olanbizmişiz diyerek Aşık Veysel'i kutlamışlar. iste böylesine uzağı
gören birinsandı o... Yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadı (ölümü 21
Mart 1973). Fakatkaranlık gözlerindeydi yalnız, içi apaydınlıktı,
şiirleri de öyle... Halkşiirimizin bu güçlü ozanı yarim yüzyılı aşkın
bir sure yazdıklarıyla, calipsöyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı.
Sanırım simdi de mezarında son uykusunuışıklar içinde uyuyordur. Yalnız
çağımızda yasayanlar değil, bizden çok sonrayasayacaklar da "Dostlar
Beni Hatırlasın" şiirini unutmayacaklar ve her zamanrahmetle
anacaklardır.



Aşık Veysel'e sormuşlardı:
– Usta, sazın iyisi nasıl olur?” o, şöyle cevap vermişti:
– Nasıl mı? İyi saz dediğin, sapı gürgen, teknesi duttan, döşü çamdan olur...
Hemen ardından:
–Ya iyi sazın, iyi sözü nasıl olur? denilince bakır rengi, kırışık yüzünde olgun bir tebessüm dolaştı:
– Sazı, eline yakıştıran bilir...



Yıl 1933 idi. Cumhuriyet'in 10. Yılı kutlanacaktı. Büyük şölen vardı
Ankara'da. İşte o günlerde, Atpazarı'ndaki hana, ayağında çarığı,
sırtında sazıyle iki gözü kör bir ozan inmişti. Adını soranlara
“Veysel” diyordu, “Şatıroğlu Veysel”. Köyünü, kentini soranlara
anlatıyordu:
– Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyündenim. Anam beni
koyun sağarken doğurmuş. Babam, rençberden Karacaların Ahmet
Efendi'dir. Anam da, babam da rahmetli oldu...
Ve gözlerini soranlara acı acı gülümsüyordu:
– Yedi yaşında çiçek aldı götürdü; sonra, avunmak için bu sazı verdiler elime. Ben ona söyledim, o bana söyledi...


Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece


Ama, kimse o gün Veysel'e “Ne'yle geldin” diye sormamıştı. Kara trenle
mi? Kamyon sırtında mı? Kağnı üstünde, at terkisinde mi? Hayır. Veysel,
Cumhuriyet'in büyük şölenine katılmak için, azığını çıkın etmiş, köyden
bir yiğitin yanına düşüp, yürüye yürüye yola koyulmuşlardı. Evet, tam
üç ayda gelmişlerdi Ankara'ya... O günlere kadar, “Tezene”yi sazın
“Döş”üne sadece köy kahvelerinde vuran Veysel, sesini bütün yurda ilk
defa işte o büyük şölende duyurdu. O günden sonra coştu. Herkes
“Karacaoğlan'lar, Emrah'lar bitti...” diyordu. Herkes, halk ozanlarının
yüzyıllarca süren altın devri kapandı sanıyordu. İşte Veysel, o devrin
bittiği yerde, pırıl pırıl, bir başlangıç oldu.


Karnın yardım kazma ilen, bel ilen
Yüzün yırttım tırmığınen, el ilen
Gene beni karşıladı gül ilen
Beni sadık yarim kara topraktır...


Anadolu delikanlısı sıkılgandır. Saygılıdır. Şamata bilmez. Bu yüzden,
nice halk ozanı ıssız dağ başlarında kaynayan, fakat vadiye varmadan
kaybolup giden pınarlar gibidir. Bilinmez.
Veysel, günümüzdeki bütün bu pınarlara da bir başka gürleyiş, bir başka
ses kazandırdı. Şimdi güzel Anadolu'yu dile getiren bunca halk ozanı,
hep onun aydınlığında buluyorlar yollarını... Bir sohbet sırasında
Veysel'e,
– Hani mümkün olsa, gözlerini açtırmak ister misin?
diye sormuşlardı. Başını iki yana sallamış,
– Hayır, demişti. “İçimde bir dünya kurdum. Onu yıkmak istemem...”
Sonra bir çift söz daha eklemişti buna: “Hem ben görüyorum.” demişti.
“Aşık, gözüyle değil, gönlüyle gören adamdır...”
Veysel, gözleri görmediği halde, görenlerden daha çok çalışan bir köy
çocuğudur. Sivrialan'ın “Çoraktır, emeği inkar eder” dedikleri sarı
toprağında, meyve bahçeleri kurmuştur. Kaplan Dere'deki köprü, onun
gayretiyle yapılan köprüdür. Hem de iki defa yapılmıştır bu köprü. Köy
köy dolaşıp, Kaplan Dere köprüsüne para toplayan Veysel, köprünün
açıldığı gün pek coşmuştu:


Kolay geçmek için Kızılırmak'tan
Alındı paralar, cemoldu halktan
Gayret köylülerden, izin Allah'tan
Yaptırdı köprüyü, güldürdü bizi...


Kaplan Dere, Kızılırmak'ın dalıdır. Delifişek bir deredir. O güne kadar
salla adam geçirip, para alanlar köprüye kızmış, çileden çıkmışlardı.
Çok geçmeden kundaklayıp, köprüyü yaktılar. Herkese derin bir üzüntü
çökmüş, Veysel hüngür hüngür ağlamıştı:


Fakir fukaradan alındı para
Yandı kömür oldu gitti sulara
Memlekete düşman, bir yüzü kara
Yaktı köprümüzü, yandırdı bizi...

Sonra yine önayak olmuş, yine yaptırmıştı köprüyü. Görmedi ama,
gönlünce hazzını duydu. Seyretmedi ama, hissetti. Tıpkı şiirleri gibi.
Okumadı ama, okutmasını bildi. Aşık Veysel, 1942-1944 arasında Arifiye
ve Hasanoğlan, sonra da bir süre Çifteler Köy Enstitülerinde Halk
Türküleri Öğretmenliği yaptı. Şiirleri en çok “Ülkü” dergisinde
yayınlanmıştır. Ünlü ozanımız evli ve 6 çocuk babasıdır.


En çok bilinen eserlerinden bazıları :

Kara Toprak

Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Beyhude Dolandım Boşa Yoruldum
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Nice Güzellere Bağlandım Kaldım
Ne Bir Vefa Gördüm Ne Faydalandım
Her Turlu İsteğim Topraktan Aldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Koyun Verdi Kuzu Verdi Sut Verdi
Yemek Verdi Ekmek Verdi Et Verdi
Kazma İle Dövmeyince Kıt Verdi
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Ademden Bu Deme Neslim Getirdi
Bana Turlu Turlu Meyva Yetirdi
Her gün Beni Tepesinde Götürdü
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Karnin Yardim Kazma İle Bel İle
Yüzün Yırttım Tırnak İle El İle
Yine Beni Karşıladı Gül İle
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

İşkence Yaptıkça Bana Gülerdi
Bunda Yalan Yoktur Herkesler Gördü
Bir Çekirdek Verdim Dört Bostan Verdi
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Havaya Bakarsam Hava Alırım
Toprağa Bakarsam Dua Alırım
Topraktan Ayrılsam Nerde Kalırım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Dileğin Varsa İste Allah'tan
Almak İçin Uzak Gitme Topraktan
Cömertlik Toprağa Verilmiş Haktan
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Hakikat Ararsan Açık Bir Nokta
Allah Kula Yakın Kul Da Allah'a
Hakkin Gizli Hazinesi Kara Toprakta
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Bütün Kusurlarımı Toprak Gizliyor
Merhem Calip Yaralarımı Tuzluyor
Kolun Açmış Yollarımı Gözlüyor
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Her Kim Ki Olursa Bu Sırr-ı Mazhar
Dünyaya Bırakır Ölmez Bir Eser
Gün Gelir Veysel'in Bağrına Basar
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır


Senlik Benlik Nedir Bırak


Allah birdir Peygamber Hak
Rabbül alemindir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyim geldi sırası

Kürtü Türkü ne Çerkezi
Hep Ademin oğlu kızı
Beraberce şehit gazi
Yanlış var mı ve neresi

Kurana bak İncile bak
Dört kitabın dördü de hak
Hakir görüp ırk ayırmak
Hakikatte yüz karası

Binbir ismin birinden tut
Senlik benlik nedir sil at
Tuttuğun yola doğru git
Yoldan çıkıp olma asi

Yezit nedir, ne kızılbaş
Değil miyiz hep bir kardaş
Bizi yakar bizim ataş
Söndürmektir tek çaresi

Kişi ne çeker dilinden
Hem belinden, hem elinden
Hayır ve şer emelinden
Hakikat bunun burası

Şu alemi yaratan bir
Odur külli şeye Kadir
Alevi Sünnilik nedir
Menfaattir var varası

Cümle canlı hep topraktan
Var olmuştur emir Haktan
Rahmet dile sen Allah'tan
Tükenmez rahmet deryası

Veysel sapma sağa sola
Sen Allah'tan birlik dile
İkilikten gelir bela
Dava insanlık davası…


Ala Gözlü Benli Dilber

Ala gözlü benli dilber
Bir gün gelsen bize doğru
Seni sevdim can u dilden
Çekme kendini naza doğru

Ne pervam var ne de perdem
Sanma beni hali bir dem
Söyler seni teller her dem
Kulak versen saza doğru

Asika zulfukar isen
Gulsende güle zar isen
Hakikatli bir yar isen
Ben geleyim size doğru

Gönülleri bir edelim
Gayrileri biz nidelim
İkimiz de bir gidelim
Yürüyelim ize doğru

Bir gün için feryadı zar
Bülbül eder her dem seher
Aç sinemi gel gör ne var
Arttı derdim yüze doğru

Kafi derdim bir derd katma
Veysel'i yabana atma
Kerem eyle çok uzatma
Kavuşalım yaza doğru.


Hepimiz Bu Yurdun Evlatlarıyız

Bu nasıl kavgalar çirkin dogusler
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız
Yolumuza engel olur bu isler
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Birleşiriz bir bayrağın altında
Biz Türklerin ikilik yok aslında
Yanar tutuşuruz vatan aşkında
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Hedef alıp dövüştüğün kardeşin
Seni yaralıyor attığın taşın
Topluma zararlı yersiz savaşın
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Herkes ilim deryasında yüzüyor
Çıkmış ayin çevresinde geziyor
Yazık bize yollarımız uzuyor
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Kitaplar yazılmış nasihat dolu
Birlikte güçlenir gençliğin kolu
Gençliğe emanet Atatürk yolu
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Söyler Veysel sözlerinden vazgeçmez
Bulanık çeşmeden kimse su içmez
Ganadı olmasa kuşlar da uçmaz
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:06 pm

ATTİLA




Büyük Türk-Hun İmparatoru'dur. 395 yılında doğdu. Hun Devleti'nin
kurucularından Muncuk'un oğludur. 434 yılında kardeşi Bledu ile
birlikte İmparatorluğun başına geçti. Bir süre sonra kardeşinin
öldürülmesiyle Tuna kıyılarından Çin Seddi'ne kadar uzayan
imparatorluğun tek hâkimi oldu. 750 bin kişilik ordusuyla Galya
şehirlerini alt üst etti. Orleans'ı kuşattı. Kuzey İtalya'yı silindir
gibi ezip geçti. Avrupa'yı titreten bir cihangir oldu. 453 yılında
öldü.Tıpkı Büyük İskender gibi bütün dünyaya hâkim olmak ihtirası ile
dopdolu bulunan Attila, bu büyük emelini tamamen gerçekleştiremedi.
Ancak tarihin tanıdığı en ünlü cihangirlerden biri oldu.Gençliğini
barış için rehin olarak Roma'da geçirmiş, bu yüzden Roma kültürünün
yanı sıra zaaflarını ve karakterlerini incelemişti. Latince'yi de ana
dili gibi öğrenmişti. Hükümdar olduktan sonra Romalılar hakkındaki
bütün bu bilgilerini en iyi şekilde değerlendirmeyi başardı.

Attilâ önce Doğu Roma'yı hedef aldı. Bizans üzerine yürüdü. Kendisinden
aman dileyen İmparatoru yıllık vergiye bağladı. Bir süre sonra
vergisini ödemeyen imparatora, bunu pek pahalıya ödetti. Balkanlardan
Mora'ya, oradan İstanbul kapılarına kadar olan bölgeyi ele geçirdi.
Bizanslılar vergiyi iki misline çıkartarak İstanbul'u kurtardılar.
Fakat, bu arada Bizans İmparatoru III. Valentinianus, bir suikastçi
göndererek Attilâ'yı öldürtmeye teşebbüs etti. Bu teşebbüs sonuçsuz
kaldı. İmparator bu kez kendi emriyle suikasti hazırlayanın kafasını
kestirip Attilâ'ya göndermekle, kendisini temize çıkarmaya kalkıştı.

Bu arada III. Valentinianus'un hayatı boyunca evlenmemeye mahkum ettiği
kız kardeşi, rahibe olarak kapatıldığı manastırdan Attilâ'ya bir nişan
yüzüğü göndererek kendisiyle evlenmeye hazır olduğunu bildirdi. Bütün
Avrupa'ya dehşet saçan Attilâ, Bizans İmparatoru'na daha sert bir mesaj
göndererek, nişanlısının kapatılmış bulunduğu manastırdan serbest
bırakılmasını ve müstakbel eşine çeyiz olarak Batı Roma
İmparatorluğunun yarısının verilmesini istedi. III. Valentinianus,
Büyük Türk-Hun İmparatoru'nun bu teklifi karşısında kara kara
düşüncelere daldı. Bunun verdiği huzursuzluk bütün Bizans'ı kapladı.
Doğu Roma İmpatorluğu sınırları içinde bitip tükenmek bilmeyen korkulu
günler ve aylar başladı,

Attilâ'nın bütün emeli Batı ile Doğu Roma İmparatorluklarının kendisine
karşı birleşmelerini önlemekti. İki cephede birden savaşmak
istemiyordu. Doğu Roma'yı bu huzursuzluğun içinde bıraktıktan sonra ani
bir kararla Batı Roma'ya yürüdü. Bir hallaç pamuğu gibi attı, Batı Roma
İmparatorluğu'nu.

Roma'ya girmesinin gün meselesi halini aldığı bir sırada Papa III.
Leon, bizzat Attilâ'nın karargâhına giderek Roma'yı çiğnememesi için
ricada bulundu. Hattâ bunun için kendisine yalvardı. Papanın bu
yalvarışı karşısında istilâyı durdurmayı kabul eden Attilâ, Romalıları
çok ağır bir vergiye bağladı.Sekiz yıl içinde bütün Avrupa'da eşi
görülmemiş ölçüde büyük bir istilâda bulunan Attilâ, korku ve dehşet
ifade eden tek isim oluvermişti. Bu yüzden son derece âdil bir hükümdar
olmasına rağmen bütün Avrupa kendisini barbar gözüyle gördü. Onun
etrafına saçtığı büyük korku ve dehşetin psikolojik bir sonucu olmuştu
bu yanlış teşhis...

Attilâ yalnız büyük bir istilâcı ve yaman bir komutan değil, mükemmel
bir hükümdardı. Tarih onu, milletine medenî bir düzen veren ve dünyada
posta teşkilatını kuran ilk kişi olarak tanır.Attilâ'nın ilk eşi ve baş
kadını Arıkan idi. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu İlek'in anası olan
Arıkan'dan başka bir kaç kadın daha almıştı. 453 yılında büyük Türk-Hun
İmparatorluğu'nun başkenti olan Etzelburg'da (Bugün Macaristan
sınırları içinde bulunan Attila şehri) İlkido adında genç bir kızla
evlendi. Elli sekiz yaşında olmasına rağmen son derece dinç ve kuvvetli
idi. Zifaf gecesinin sabahında, bütün Avrupa'yı tir tir titreten
cihangir, yatağında ölü bulundu. Ağzından, burnundan boşanan kanlarla,
bütün yatak kıpkırmızı olmuştu. Ölümünün şiddetli bir burun
kanamasından mı, bir hastalıktan mı, yoksa bir suikast sonucu mu
meydana geldiği kesinlikle anlaşılamadı.
Cenazesi, ölümünün ertesi günü yapılan çok büyük bir törenle
kaldırıldı. Cesedi altın bir tabuta konulmuştu. Bu tabut, önce gümüş,
sonra da demir bir mahfazanın içine yerleştirilmiş ve böylece toprağa
verilmişti.Attilâ, ölümünden sonra, kimse tarafından rahatsız edilmeden
ebedî uykusunu uyumak isterdi. Bunu, böyle vasiyet etmişti. Bu nedenle
mezarını kazıp kendisini toprağa verenler okla vurulmak suretiyle hemen
oracıkta öldürüldü. Sonra mezarının yanından geçmekte olan bir çayın
mecrası değiştirildi. Sular başta tarafa, muhtemel olarak mezarın
üzerinden verilen yeni mecrasına akıtıldı. Böylelikle büyük cihangirin
son arzusu yerine getirilmiş oldu.
Ne yazık ki bugün mezarının yeri dahi bilinmez...
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:07 pm

Piri Reis ( .... - 1554)




Osmanlı denizci. Dünya haritaları ve denizcilik kitabıyla tanınmıştır.
Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1465-1470 arasında Gelibolu'da
doğdu. Kahire'de öldü.


Asıl adı Muhiddin Pirî'dir. Karamanlı Hacı Ali Mehmed'in oğlu ve ünlü
Osmanlı denizcisi Kemal Reis'in yeğenidir. Akdeniz de korsanlık
yapmakta olan amcasının yanında yaklaşık 1481'den sonra denize açıldı.
1487'de onunla birlikte İspanya'daki Müslümanlar'ın yardımına gitti.
1491-1493 arasında Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına ve Güney Fransa
kıyılarına yapılan akınlara katıldı. Amcasıyla birlikte Osmanlı
Devleti'nin hizmetine girerek 1499-1502 Osmanlı-Venedik Savaşı'nda bir
savaş gemisinde kaptanlık yaptı. 1511'de amcasının ölümü üzerine
Gelibolu'ya çekilerek Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı) üzerinde
çalıştı ve 1513'te bir dünya haritası çizdi.


1516 Mısır seferinde Osmanlı donanmasında kaptan olarak savaştı.
1517'de ilk çizdiği haritayı I. Selim'e (Yavuz) sundu. 1521'de Kitab-ı
Bahriye'yi tamamladıktan sonra 1522'de Rodos seferine katıldı.1524'te
sadrazam Makbul İbrahim Paşa'yı Mısır'a götüren gemiye kılavuzluk etti.
Sadrazamın ilgilenmesi üzerine 1525'te Kitab-ı Bahriye'yi yeniden
düzenleyerek onun aracılığıyla I. Süleyman'a (Kanuni) sundu. 1528'de
çizdiği ikinci haritasını da padişaha armağan etti. 1528'den sonra
güney denizlerinde görev yaptı.


Portekizlilerin Aden'i alması üzerine Süveyş'teki Osmanlı donanmasına
kaptan atanarak 26 Şubat 1548'de Aden'i geri aldı. 1552'de önemli bir
Portekiz üssü olan Maskat'ı ve ardından Kişm Adası'nı alarak Hürmüz
Kalesi'ni kuşattı. Portekizliler'in Basra Körfezi'ni kapatmak
istediklerini duyarak kuzeye yöneldi. Katar Yarımadası'na, Bahreyn
Adası'na egemen olarak Mısır'a geçti. Donanmayı Basra Körfezi'nde
bıraktığı için sefer sırasında kendisinden yardımını esirgeyen Basra
Valisi Kubâd Paşa'nın da girişimleriyle suçlu görülerek idam edildi.


Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı olan Pirî Reis,
korsanlık günlerinden başlayarak gezip gördüğü yerleri yabancı
kaynaklardan da yararlanarak tarihi ve coğrafi özellikleriyle birlikte
kitabında anlatmış ve haritalarını çizmiştir. Kitab-ı Bahriye'nin
nazımla yazılan ve denizcilikle ilgili tüm bilgilerin toplandığı
başlangıç bölümünde, genel açıklamalardan sonra Ege ve Akdeniz adaları
tanıtılarak, denizle ilgili gözlem ve deneyim önemi vurgulanır.
Fırtına, rüzgâr çeşitleri, pusula ve haritanın tanımından sonra dünyayı
kaplayan denizler ve karaların oranı belirtilir. Portekizliler'in
denizcilikteki ilerlemeleri ve keşifleri, Çin Denizi, Hint Okyanusu,
Akdeniz ve Ege Denizi'ndeki rüzgârlar, Basra Körfezi, Atlas Okyanusu
ayrıntılı biçimde anlatılır.


Düz yazı ile anlatımın başladığı haritalı bölüm asıl metni oluşturur.
Bu bölümde Çanakkale Boğazı'ndan başlayarak Ege Denizi kıyı ve adaları,
Adriyatik denizi kıyıları, Batı İtalya, Güney Fransa, Doğu İspanya
kıyılarıyla çevresindeki adalara ilişkin tarihi, coğrafi bilgiler
verilerek kuzey Afrika kıyıları, Filistin, Suriye, Kıbrıs ve Anadolu
kıyıları izlenerek Marmaris'te tüm Akdeniz'in havzası noktalanır.


1513'te çizdiği ilk haritasında Kristof Kolomb'un 1498'de çizdiği
Amerika haritasından, Portekiz ve Arap haritalarından yararlandığını
belirtir. Elde kalan parçası Avrupa ve Afrika'nın batı kıyılarıyla
Atlas Okyanusunu, Antil Adalarını, Orta ve Güney Amerika'yı gösterir.


1528'de çizdiği ikinci haritasından günümüze kalan parça, büyük bir
dünya haritasının kuzey batı köşesi olup Atlas Okyanusu'nun kuzeyini,
kuzey ve orta Amerika'nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland'dan
Florida'ya uzanan kıyı şeridini içerir. Adalar ve kıyılar son keşiflere
dayalı olarak daha doğru çizilidir. Keşfedilmeyen yerler ise beyaz
bırakılarak, bilinmediği için çizilmediği belirtilir. İlk haritadan
daha büyük ölçekli ve gelişkin olan ikincisi, teknik olarak döneminin
en ileri örneğidir.



Kitabı Bahriye 'den Piri Reis'in önsözü

Özellikle , güneş gibi parıldayan ve ay ışığı gibi ışıldayan , Arap ve
Acem sultanlarının sultanı ve Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olan Sultan
Bayezid ( II ) Han'ın oğlu , Sultan Selim (I) Han'ın oğlu Sultan
Süleyman (kanuni) Han ki ,

"Yüce Allah özellikle kendisinden inayetini esirgemesin, devletini
güçlendirsin , ona zaferler versin , dünyanın yıkılacağı kıyamet gününe
kadar oğullarına ömürler ve kuvvetler bahşeylesin"

Amin


Bu kitabın yazılış sebebine gelince , cihan padişahı Kanuni Sultan
Süleyman'ın yüce devletine ve mutluluklar bahşeden kapısına , zamanın
bilgili kişileri , uğurlu hüdavendigarın sonsuz himmetleri ile isim ve
şöhret sahibi olabilmek için , çeşitli bilim dallarında eserler vücuda
getirmişlerdir.
Merhum Kemal Reis'in kardeşinin oğlu olan bu zayıf ve güçsüz Hacı
Muhammed'in oğlu Piri Reis de , bu ümitle , padişah hazretlerinin
feleğe benzeyen eşiğine , kuretinin yettiği ölçüde "denizcilik
ilminden" ve gemicilerin sanatından yadigar olmak üzere bir kitap
yazdım.Çünkü , bu ilimde , şimdiye kadar hiç kimse , böyle faydalı bir
eser bırakmamıştır.

Piri Reis Müzesi

Çimenlik Kalesi içinde bulunan Piri Reis Müzesi'de, Piri Reis'in,
Kitab-ı Bahriye'sini yazdığı tarihten itibaren değişik tarihlerde
çizdiği üç adet Çanakkale Haritası, Dünya Haritası, Piri Reis'i
yaşadığı devre ait Bayrak ve Sancaklar, Osmanlı resim sanatı olan
Manzaralı Resim Sanatının üstadı Nasuh Matrak-çı'ya ait kitaplardan
örnekler yer almaktadır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:07 pm

CENGİZ HAN

Büyük cihangir, devlet adamı ve kanun uygulayıcısı. Koyduğu kurallara
yasa adını veren hükümdardır. 1155 yılında doğdu. Asıl adı Timuçin'dir.
Moğol Oymak beylerinden Bahadır (Yesukay Batır adı ile de anılır)
Bey'in oğludur. Ömrünü savaş alanlarında geçirdi. 1202 yılında Doğu ve
Batı Moğolistan'ı zaptettikten sonra önce Hakan, daha sonra Cengiz
unvanlarını aldı. 25 yıl hakanlık yaptıktan sonra, 1127 yılında 72
yaşında iken dünyaya gözlerini yumdu. Mezarının yeri belli değildir.

Oymak Beyi Bahadır'ın karısı Ulun Hatun 1155 yılında bir erkek
evlât dünyaya getirdiği zaman bebeğin bir elinin yumruk gibi sıkı
sıkıya kapalı olduğu görülmüştü. Minicik yavrunun yumruğu zorlukla
açıldığı zaman avucunun içinde pıhtılaşmış kanı görenler: “Bu çocuk
büyük bir cihangir olacak, avucunun içindeki kan buna işarettir”
dediler.Ancak Timuçin adı verilen çocuk daha on iki yaşını doldurmadan
babası hayata gözlerini yumdu. Annesi Ulun Hâtun zeki ve becerikli bir
kadındı. Oymağı dağılmaktan kurtardı, oğlu büyüyene kadar yönetimi ele
aldı.

Timuçin delikanlılık çağına geldiği zaman oymağın idaresini ona
bıraktı. Babasından kalan oymak ne kuvvetli bir devletti, ne de doğru
dürüst bir ordusu vardı. Timuçin'in ilk işi sağlam disiplin altında
kuvvetli bir ordu meydana getirmek oldu. Bu uğurda yılları
nı harcadı ve sonunda başardı.

Önce çevresindeki oymakları emri altında toplamak istedi. Bu
yüzden ilk savaşlarını yaptı ve ilk zaferlerini kazandı. Sonra sıra
Moğolistan'a hâkim olmaya geldi. Yaman bir cengâver ve iyi bir kumandan
olan Timuçin bunu da başardı. Uzun savaşlardan sonra Doğu ve Batı
Moğolistan'ı egemenliği altına aldı. Bunun için 47 yaşına kadar iç
mücadele yapmak zorunda kaldı.1202 yılında bütün Moğolistan'a hâkim
olduktan sonra, bütün Moğol ve Tatar hanlarının iştirakiyle yapılan
Kurultay'da kendisine Hakan unvanı verildi. Böylece Timuçin,
Karakurum'da hükümdarlık tahtına çıktı. 1206 yılında yapılan
Kurultay'da bir şaman kâhin kendisine “Cengiz Han” adını verdi.
Gökyüzünden geldiğine inanılan bu isim “Başbuğlar başbuğu” anlamına
gelmekte idi.

Cengiz Han işte bu tarihten sonra geçen yirmi yıllık süre içinde,
dünyanın en büyük devletlerinden birini kurmayı başardı. Bu arada büyük
istilâ harekâtına da girişmişti. Önce Çin'i istilâ etti ve bu büyük
devletin merkezi Hanbâlık'ı (bugünkü adıyla Pekin) fethetti
(1216).Yaptığı büyük fetihler sonucu Uygurlar, Kalmuklar ve
Karahitaylılar da Cengiz Han'ın emri altına girdiler.

Bundan sonra emrindeki 200 bin kişilik Türk-Moğol ordusuyla batıya
döndü ve İslâm âlemine doğru yürümeye başladı Cengiz Han. 1220 yılında
İran ve Türkistan'da Büyük Selçuklulara halef olan Harzemşah Doğu Türk
Hâkanlığını yıktı. Sonra Orta Asya ve Anadolu'daki bütün küçük
devletleri o kudretli istilâ ordusu ile ezip geçti. Böylelikle kurduğu
devletin sınırlarını Çin Denizi'nden Karadeniz'e kadar uzatmayı başardı.

Cengiz Han daha sonra Kafkaslar'dan Rusya'ya geçip orada dağınık
hâlde bulunan Türk oymaklarını bir bayrak altında toplayarak tarihin en
büyük Türk devletini ortaya çıkardı.Cengiz Han'ın Börte, Kulan, Yesügen
ve Yesüy adlarında dört “Başkadın”ı vardı. Bunların sayısı kadar da
karargâh kurmuştu ülkesi sınırları içinde. Her karargâhında bir
“Başkadın”ı bulunurdu. Uzun boylu, iri yapılı, geniş alınlı ve sert
bakışlı bir insan olan bu büyük hakanın dört oğlu vardı. Ve eski bir
Türk-Moğol geleneğine uyarak ülkesini, daha sağlığında iken bu dört
oğlu arasında paylaştırdı. Kendi yerine üçüncü oğlu Ügedey (veya
Ödebey)'i geçirdi. Cüci'yi avcıbaşı, Çağatay'ı örf ve kanun
uygulayıcısı, Tuluğ (veya Tüluy'u) da savaş bakanı yaptı. Kısa bir süre
sonra Cüci ile Tuluğ'un araları açıldı. Hattâ Cüci'nin babasına karşı
bir ihtilâl hazırladığı dahi söylendi. Ancak Cüci'nin genç yaşta
ölümünün sebebi anlaşılamadı.

Cengiz Han, 1225 yılında Hsia devletine karşı bir sefer düzenledi.
Bu onun son seferi oldu. Daha Hsia düşmeden büyük cihangir, Kansu
bölgesinde hayata gözlerini yumdu. Cesedi Moğolistan'a götürüldü.
Orada, Kerülen ve Onon kaynaklarının yakınında Burhan-Haldun dağlarının
bir köşesinde toprağa verildi. Türk-Moğol geleneklerine göre, mezarı
gizli tutuldu. Kendisinden sonra gelenler de bu dağlarda çeşitli
noktalara gömüldüler. Ne, büyük cihangir Cengiz Han'ın, ne de
diğerlerinin mezarlarının yeri belli oldu.
Ölümünden sonra oğulları ülkenin yönetimini üzerlerine aldılar. Ulus
adı verilen ülkeyi dörde böldüler, onlardan sonra gelen çocukları da
yeni yeni devletler kurdular. Bunların en ünlüleri Cüci'nin
oğullarından Batu Han'ın kurduğu Altınordu, diğer oğlu Togay Timur'un
çocuklarının kurduğu Kazan ve Kırım-Hanlıkları, Tuluğ'un oğlu Hülagü
Han tarafından kurulan İlhanlılar devletidir.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:08 pm

DEDE KORKUT

Büyük Türk destanının yaratıcısı Dede Korkut'un kişiliği üzerinde
bilgilerimiz yetersiz kalıyor. Korkut-Ata adıyla da tanınan Dede
Korkut, söylentilere göre Oğuzların Bayat Boyundan Kara Hoca’nın
oğludur.

Onun, IX. ve XI. yüzyıllar arasında Türkistan'da Sir-Derya nehrinin
Aral Gölüne döküldüğü yerde doğduğu, Ürgeç Dede adında bir oğlu olduğu,
Oğuz Türklerinden büyük saygı gördüğü, bu bölgelerde hüküm süren Türk
hakanlarına akıl hocalığı ve danışmanlık ettiği destanlarından
anlaşılmaktadır.


Dede Korkut'un Türkler arasında, ağızdan ağıza, dilden dile dolaşan
destan niteliğindeki hikâyeleri XV. yüzyılda Akkoyunlu'lar devrinde
Dede Korkut Kitabı adıyla bir kitapta toplanmış, böylelikle sözden
yazıya dökülmüştür. Destan derleyicisi, Dede Korkut kitabının önsözünde
Dede Korkut hakkında şu bilgileri verir ve onun ağzından şu öğütlerde
bulunur:

(Bayat Boyundan Korkut Ata derler bir er ortaya çıktı. 0 kişi, Oğuz'un
tam bilicisi idi. Ne derse olurdu. Gaipten türlü haber söylerdi...)

(Korkut Ata Oğuz Kavminin her müşkülünü hallederdi. Her ne iş olsa
Korkut Ata'ya danışmayınca yapmazlardı. Her ne ki buyursa kabul
ederlerdi. Sözünü tutup tamam ederlerdi...)

(Dede Korkut söylemiş: Lapa lapa karlar yağsa yaza kalmaz, yapağılı
yeşil çimen güze kalmaz. Eski pamuk bez olmaz, eski düşman dost olmaz.
Kara koç ata kıymayınca yol alınmaz, kara çelik öz kılıcı çalmayınca
hasım dönmez, er malına kıymayınca adı çıkmaz. Kız anadan görmeyince
öğüt almaz, oğul babadan görmeyince sofra çekmez. Oğul babanın yerine
yetişenidir, iki gözünün biridir. Devletli oğul olsa ocağının
korudur...)

(Dede Korkut bir daha söylemiş: Sert yürürken cins bir ata nâmert yiğit
binemez, binince binmese daha iyi. Çalıp keser öz kılıcı nâmertler
çalınca çalmasa daha iyi... Çala bilen yiğide, ok'la kılıçtan bir çomak
daha iyi. Konuğu olmayan kara evler yıkılsa daha iyi... Atın yemediği
acı otlar bitmese daha iyi. İnsanın içmediği acı sular sızmasa daha
iyi...)

Dede Korkut'un kitabında on iki destan var. Bu destanlar, Türk dilinin
en güzel örnekleri olduğu gibi, Türk ruhuna, Türk düşüncesine ışık
tutan en açık belgelerdir.

Dede Korkut, Oğuz Türklerini, onların inanışlarını, yaşayışlarını,
gelenek ve göreneklerini, yiğitliklerini, sağlam karakteri ve ahlâkını,
ruh enginliğini, saf, arı-duru bir Türkçe ile dile getirir.
Destanlarındaki şiirlerinde, çalınan kopuzların kıvrak ritmi, yanık
havası vardır.

Bamsı Böyrek Destanı'nda Bey Böyrek’in ardından yavuklusu Banu Çiçek şöyle seslenir ;

Vay al duvağımın sahibi,
Vay alnımın başımın umudu.
Vay şah yiğidim, şahbaz yiğidim,
Doyuncaya dek yüzüne bakamadığım
Han yiğit...
Göz açıp ta gördüğüm,
Gönül ile sevdiğim,
Bir yastığa baş koyduğum
Yolunda öldüğüm, kurban olduğum
Can yiğit...

Dede Korkut destanlarının kahramanları, iyiliği ve doğruluğu öğütler.
Güçsüzlerin, çaresizlerin, her zaman yanındadır. Hile-hurda bilmezler,
tok sözlü, sözlerinin eridirler. Türk milletinin birlik ve
beraberliğini, millî dayanışmayı, el ele tutuşmayı telkin eder.

Yüzyıllar boyu, heyecanla okunan bu eserdeki destanlar, Doğu ve Orta
Anadolu'da, çeşitli varyantları ile yaşamıştır. Anadolu'nun birçok
bölgelerinde, halk arasında söylenen, kuşaktan kuşağa aktarılan hikâye
ve destanlarda Dede Korkut'un izleri ve büyük etkileri vardır.

Millî Destanımızın ana kaynağı olan Dede Korkut Kitabı’nın bugün elde,
biri Dresden'de, öteki Vatikan'da olmak üzere, iki yazma nüshası
vardır. Bu yazma eserlere dayanarak Dede Korkut Kitabı, memleketimizde
birkaç kez basıldığı gibi, birçok yabancı memleketlerde çeşitli dillere
de çevrilmiştir.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:08 pm

MİMAR SİNAN

Büyük mimar, 29 Mayıs 1490 tarihinde Kayseri'nin Kesi nahiyesine bağlı
Ağırnas köyünde doğdu. Bir devşirme olarak Yeniçeri ocağına girdi. 50
yaşında askerden ayrıldı ve Hassa Sermimarı(Mimarbaşı) oldu. 48 yıl bu
makamda kaldı. 81 cami, 10 mescit, 55 medrese, 26 türbe, 17 imaret, 6
bent ve su kemeri, 9 köprü, 17 kervansaray, 33 saray, 6 mahzen ve 37
hamam inşa etti. 9 Nisan 1588 tarihinde İstanbul'da öldü. Türbesi
Süleymaniye camiinin avlusundadır.

Ayasofya kilisesinin açıldığı gün o muhteşem kubbenin altında
duran İmparator Jüstinyen “Hazreti Süleyman sana galebe çaldım” diye
haykırmıştı. İmparator, bu kubbeden daha muhteşem bir kubbenin, gök
kubbe altında bulunamayacağı inancı içinde idi. Fakat Koca Sinan
“kalfalık devremin eseri” dediği Süleymaniye Camii ile gök kubbe
altındaki kubbelerin en muhteşemini kurup Ayasofya'yı gölgede bırakan
kişi oldu.

Bu öylesine bir cami idi ki, Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman
Hân'ın ulu adına lâyık, dünya durdukça olanca ihtişamı ile dimdik
ayakta duracak bir şaheserdi. İnşaatı tam sekiz yıl sürmüş, bu yüzden
Kanunî Sultan Süleyman, pek sevip takdir ettiği Sermimarı Sinan'a hayli
kızdığı zamanlar da olmuştu. Sinan caminin yalnız temelleri için tam 6
yılını harcamıştı.

İstanbul'da Ayasofya'yı gölgede bırakacak heybette bir caminin
inşa edilmekte olduğu haberi bütün İslâm dünyasının gözlerini
İstanbul'a çevirmişti. Ancak inşaatın bu derece gecikmesinin maddî
sıkıntıdan olduğu kaygısını da uyandırmıştı.

Bunun etkisi iledir ki, İran Şahı Tahmasb Hân, sefiri aracılığı
ile Kanunî Sultan Süleyman'a ufak bir sandık dolusu mücevher göndermiş
ve “Caminin tamamlanmasında bizim de bir hissemiz olsun istedik”
demişti. Tarihe adını “Muhteşem” sıfatıyla yazdıran Kanunî, sandığı
Mimar Sinan'a vererek “Bu taşlar da harçta kullanıla” demiş ve İran
elçisinin hayret dolu bakışları arasında bu mücevherler de çakıl taşı
niyetine harcın içine atılmıştı. Üsküdar'dan doğan güneşin ilk ışıkları
ile, Haliç üzerinden batan güneşin son ışıkları altında Süleymaniye
Camii minarelerinin pırıl pırıl parlamasının bu taşlardan olduğu
söylenir.

Bu arada Koca Sinan'ı çekemeyenler türlü dedikodudan geri
kalmıyorlardı: “Bu binayı kara çamurdan çıkarmaya kadir değildir”
diyenler camiin duvarları olanca heybetiyle yükseldikten sonra bu kez,
“Kubbenin durmasında şüphesi vardır. Herif ona hayrandır; bu uğurda
günlerini geçirir...” demeye başlamışlardı.

Bu söylentiler padişaha kadar aksetmişti. Sinan’ın, fena halde
hiddetlenen Sultan Süleyman'ın gazabına uğramasına ramak kalmıştı. Bir
gün camiye ani olarak gelen Kanunî, Sermimarı Sinan'ı kubbenin altında
oturup nargile içerken gördüğü zaman:
– Bre Sinan, neden benim camiin ile mukayyed olmayıp nargile içerek
tatil-i evkât edersin?...” diye gürledi... Koca Sinan nargilenin
tömbekisi bulunmadığını gösterip,
– Ol nargilenin fokurtusu ile kubbedeki aks-i sadayı dinlerim
devletlüm...cevabını verdi. Cidden o ufacık nârgileden çıkan fokurtu bu
dev kubbede büyük bir akustik yapmaktaydı...

Ve bunca hâdise ile dolu sekiz uzun yılın sonunda bir mimarî
şaheseri olan muhteşem cami tamamlandı. Süleymaniye adını taşıyan bu
emsalsiz mabet 16 ağustos 1556 Cuma günü ibadete açıldı. Adına inşa
olunan caminin ihtişam ve güzelliğine hayran kalan Kanunî Sultan
Süleyman, caminin anahtarını Koca Sinan'a uzatırken:
– Binâ eylediğin bu beytullahı, sıdk, safa ve dua ile yine senin açman
gerek...diyerek Sermimarına şereflerin en büyüğünü bağışladı.

“Şehzâde Camii çıraklığımın, Süleymaniye kalfalığımın, Edirne'deki
Selimiye de ustalık devremin eseridir” diyen Mimar Sinan, Yeniçeri
ocağında marangozlukla işe başlamıştı.

Yavuz Sultan Selim'in Tebriz seferi sırasında Van Gölü'nü geçmek
için inşa ettiği geniş tekne, yalnız bu göldeki ilk tekne olmasının
yanı sıra, aynı zamanda onun ilk eseri olmuştu. Sonra Arap ve Acem
diyârlarına yapılan seferler sırasında hendese ve mimarlık öğrenmiş,
Kanunî'nin Karabağ seferi sırasında Prut nehri üzerinde ilk köprüsünü
inşa etmişti.

50 yaşında iken Yeniçeri ocağından ayrılıp saraya
Sermimar(Mimarbaşı) olarak geldikten sonra üç kıtaya yayılan o koskoca
imparatorluğu her biri birer mimarî şaheseri olan dört yüze yakın
eserle süslemişti. Tam 48 yıl sürmüştü Koca Sinan'ın Mimarbaşılığı.
Türk tarihinin bu en muhteşem ve en zengin devresini, inşa ettiği
camiler, medreseler, türbeler, kemerler, köprüler, saraylar, hamamlar,
mahzenler ve bentlerle dile getirdi.

Doksan yaşını aşkın iken, çok sevdiği ve himâyesine aldığı Şair
Mustafa Sâi'ye Tezkiretü’l-Bünyân adı altında geniş bir hayat
hikâyesini de kaleme aldırdı. Böylelikle devşirme Sinan, kişisel
gayretiyle yarattığı Koca Sinan'ı da yazılı bir eser olarak bıraktı
tarihimize.

Mimar Sinan, 9 Nisan 1588 tarihinde İstanbul'da öldü Türbesi Süleymaniye Camii'nin avlusundadıR.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:09 pm

NAMIK KEMAL

Şair, romancı, tiyatro yazarı, gazeteci ve idare adamı. 1840 yılında
Tekirdağ'da doğdu. Dedesinin terbiyesi altında özel eğitimle yetişti.
Tercüme Odası'nda çalışırken Şinasi ile tanıştı. Küçük yaşta şiire
başlamıştı. Şinasi'nin Tasvîr-i Efkâr adıyla çıkardığı gazetede
yazarlığa başladı. Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne girdi. 1867'de Paris'e,
oradan da Londra'ya kaçtı. 1870'ten sonra İstanbul'a dönerek Gelibolu
Mutasarrıfı oldu. 1888 yılında Sakız Mutasarrıfı iken öldü.

1 Nisan 1873 Akşamı, Gedikpaşa'daki Osmanlı Tiyatrosu olağanüstü
bir heyecan içinde kaynaşıyordu. Bir yıl önce Gelibolu'da mutasarrıf
bulunduğu sırada Kemal Bey'in yazdığı dram, Vatan Yahut Silistre ilt
defa sahneye konacaktı. Gedikpaşa Tiyatrosu'nun beş kat locasında saray
mensupları, hatırlı, tanınmış kimseler yer yer göze çarpmaktaydı.
Nazırlardan, vezirlerden bazıları da gelmişti.

Beş yıldan beri Güllü Agop'un metne dayanarak eser oynatma yetkisini
padişahtan alması üzerine, İstanbul'da başka tiyatro kalmadığından,
Vatan piyesi bu sahnede oynanacaktı. Salon, at nalı şeklinde, kırmızı
kadife koltuklar ve aynı renkte kadife kaplı localarla kat kat
yükseliyordu. Her yer tıklım tıklım doluydu. O sırada İbret gazetesini
çıkaran Kemal Bey'in şöhreti ise herkesin bildiği bir şeydi.

Daha perde açılıp da İslam Bey ve Zekiye Hanım'ın vatanı yücelten
sözleri sahneye yakışır bir yiğitçe tavırla söylenmeye başlar başlamaz,
seyircilerde coşkunluk alametleri belirmişti. Zekiye'yi Yeranuhi
Karakaşyan oynuyordu. Halk kendini unutmuş, “Aferin!” diye yüksek sesle
sahneye bağırıyordu. İkinci ve üçüncü perdelerde coşkunluk daha da
arttı. Tiyatronun içinden yükselen sesler, “Yaşa Kemal! Varolsun
milletin Kemal'i...” haykırışları sokaktan geçenlerce bile işitilir
olmuştu.

Temsil, coşkun alkışlar, dakikalarca süren haykırışlar arasında sona
erdiği zaman halk tiyatroyu terk etmek istemedi. Kemal Bey'in sahneye
çıkması arzu olunuyordu. Neden sonra kendisinin tiyatroda bulunmadığı
anlaşılınca İbret gazetesi idarehanesine gidilmeye karar verildi.
Elliden fazla itibarlı kimse o zamanlar henüz İstanbul sokakları
aydınlatılmadığı için ellerinde fenerler ve meşalelerle bir fener alayı
ihtişamı içinde ve yollarda yüksek sesle “Varolsun Kemal” diye
haykırarak Gedikpaşa'dan Galatasaray'daki Haçapulo Pasajı'na, İbret
gazetesine geldiler. Gazetenin sahibi Aleksan Efendi'yi uykudan
uyandırdılar. Meramlarını anlattılar. Kemal Bey orada yoktu. Bunun
üzerine övgü dolu bir tezkere bırakarak ayrıldılar.

Ertesi günü İbret gazetesinde olaylar anlatılıyor ve bu tezkere de
yayınlanıyordu. Halkın arzusu üzerine tiyatro idaresi, 2 Nisan akşamı
da piyesi oynatma iznini kopardı. Bu defa temsil, Zekiye'yi canlandıran
Karakaşyan yararına verilecekti.

4 Nisan akşamı ise tiyatroda Teodor Kasap'ın Pinti Hamit adlı
adaptasyonu oynanacaktı. Tiyatronun edebî heyetinde bulunan Namık Kemal
ve Mustafa Nuri, idare odasında oturmuş olayları görüşüyorlardı. İbret,
bir gün önce süresiz olarak kapatılmıştı. Sebep, olayları anlatış
tarzıydı. Halkı padişaha karşı isyana kışkırtır görülmüştü. O sırada
kapı açıldı, içeriye bir yabancı girdi. Kemal Bey'in orada olup
olmadığını sordu. Kendisini Zaptiye Müşiri Paşa istiyordu. Kemal'i alıp
gitti. Az sonra bir zaptiye (askerî polis) binbaşısı geldi. Mustafa
Nuri'yi alıp götürdü. O gece temsil sırasında Ahmet Mithat Efendi'yi de
aldılar. Ebüzziya Tevfik ve diğerleri birer birer toplandı. Memlekette
vatan bilincini uyandırmak için tiyatrodan yararlanan ilk adam, böylece
Abdülaziz'in Tanzimat Fermanı'na aykırı düşen emriyle Magosa’ya sürgün
edilmiş oldu. Diğerleri de “Hürriyet taraflısı” olmak suçlarıyla
çeşitli yerlere sürüldüler, hapsedildiler.

Namık Kemal, en büyük eserlerini Magosa'da yazdı. 1876'da Sultan V.
Murat'ın tahta çıkmasıyla affedilerek İstanbul'a döndü. Çok geçmeden
Sultan II. Abdülaziz'in tahta çıkmasıyla yeniden tevkif edildi.
Mahkemeye sevk edildi. Bereat etti. Fakat yine de İstanbul'da kalması
önlendi. Bu yüzden çeşitli mutasarrıflıklara tayin edildi.

En son Sakız Mutasarrıfı iken 2 Aralık 1888'de tutulduğu zatürre
hastalığından kurtulamayarak hayata gözlerini yumdu. Rumeli Fatihi
Şehzade Süleyman Paşa'nın Bolayır'daki türbesi yanında toprağa verildi.

Namık Kemal, bir çok önemli yeteneklere sahipti. Mesela bir kaç kişiye
bir kaç ayrı metni aynı anda yazdırdığını oğlu Ali Ekrem Bolayır, Ruh-ı
Kemal adlı eserinde yazar. Keza işittiğini hemen hafızasında tutmak
gibi üstünlükleri onun genç yaşta gelişmesine yardım etmiştir.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:09 pm

NENE HATUN

Tarihimize "93 Harbi" adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum'un
Aziziye Tabyası'nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe kazandıran
Türk kadını. 1857 yılında Erzurum'da doğdu. Tam doksan sekiz yıl orada
yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı. Ömrünün son
demlerini "Üçüncü Ordu'nun Annesi" olarak geçirdi. 1955 yılında "Yılın
Annesi" seçildikten sonra 22 Mayıs 1255 günü Erzurum'da zatürreden
vefat etti.

Türk-Rus Harbi'nin kanlı ve karanlık günleriydi. 1877 yılı Kasım
ayının 7'sini 8'ine bağlayan gece, civarda bulunan iki Ermeni köyünden
gizlice harekete geçen kalabalık bir çete, sinsi sinsi yaklaşıp
Erzurum'un meşhur Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmıştı. Tabyayı
savunan bir avuç Türk askeri derin uykuda idi. Yataklarında
bastırıldılar ve uykuda kılıçtan geçirildiler. Arkadan gelen Rus
kuvvetleri de hiç bir direnme görmeksizin Aziziye Tabyası'na
yerleştiler.

Bu kahpe baskından yaralı olarak kurtulan bir asker koşa koşa
Erzurum'a varıp kara haberi yetiştirdi. Minarelerden sabah ezanı yerine
"Moskof Aziziye'ye girdi!" sesleri yükselmeye başladı. Bir anda bütün
Erzurum duymuştu bu kara haberi. Ve bir anda bütün Erzurum
şahlanıvermişti. Tüfeği olan tüfeğini kaptı, olmayan eline ne geçirdi
ise tırpan, kazma, kürek, sopayı alıp sokaklara döküldü. Erkekli
kadınlı bütün Erzurum halkı Aziziye'ye doğru koşmaya başladı.

Şehrin kenar bir mahallesindeki mütevazi bir evde oturan taze bir
gelin vardı. Bir gün evvel ağabeyi Hasan cepheden ağır yaralı olarak
eve getirilmiş ve bir kaç saat önce bu taze gelinin kolları arasında
ruhunu teslim etmişti. Kocası cephede idi. Minarelerden yükselen
"Moskof Aziziye'ye girdi" seslerine, seferber olup koşanların
uğultuları karışıyordu. Taze gelin, bu kara haberi duymuş gibi hemen
ağlamaya başlayan üç aylık bebeğini emzirip uyuttu. Usulca onu beşiğine
bıraktı ve heyecan dolu bir sesle:
- Seni bana Allah verdi, ben de seni Allah'a emanet ediyorum yavrum, diye mırıldandı.
Sonra şehit kardeşinin döşeğine seğirtti. Ölüyü alnından öptü:
- Seni öldüreni öldüreceğim ben de, dedi, kin dolu bir sesle.

Ve masanın üzerinden satırı kapmasıyla kapıdan dışarı fırlaması
bir oldu. O da çılgınca Aziziye'ye doğru koşmakta olan kadınlı erkekli,
taşlı sopalı kalabalığın arasına karıştı.
Bütün Erzurum, o dadaşlar diyarı şahlanmştı. Erzurum halkı bir sel gibi akıyordu canından aziz saydığı Aziziye Tabyası'na doğru.

Aziziye'ye yerleşmiş olan Moskof, tabyaya yaklaşmakta olanlara
karşı yaylım ateşine geçince bir hayli Erzurumlu kırıldı. Onların
kırılışını görmek, ayakta kalabileni büsbütün şahlandırmış ve tabyanın
demir kapılarına gülle gibi yüklenen kalabalık bir anda içeri
doluvermişti. Demir kapılar bile dayanamamıştı bu olağanüstü iman
karşısında.
Aziziye'de boğaz boğaza kanlı bir dövüş başladı. Balta, tırpan, kazma
ve sopası olmayan pençeleriyle Moskofun gırtlağına yapışıyordu. O toplu
tüfekli ordu, tam bir bozguna uğramıştı bu şahlanış karşısında. Türk
demeye dili dönmeyen Moskof askerleri Osmanlı'yı da kısaltıp sadece
"Osman"a çevirmişlerdi. Başı dara gelen "Osman teslim" deyip canını
kurtarmaya bakıyordu.

Başka bir zaman olsaydı Türkün merhameti galebe çalardı, belki.
Fakat bu zaman diğer zamanlardan çok farklıydı. Aziziye'nin dışında ve
içinde kadınlı, ihtiyarlı çocuklu yüzlerce Erzurumlu kanlar içinde
yatıyordu. Onlara ateş açanlar acımışlar mıydı? Ne "Osman" dinleyen
oldu, ne de "Teslim"e kulak asan... Taze gelin de elinde satırı,
karşısına çıkan Moskof'un kafasına, suratına indiriyordu. Şehit düşen
ağabeyisinin acısını, bin Moskof'u öldürse içine atamazdı...

2.000'e yakın Moskof askeri öldürülmüş ve Aziziye kurtarılmıştı.
Düşmanın geri kalan kısmı selameti atlarına atlayıp kaçmakta bulmuştu.
Onları takip etmek için Erzurumlu'nun atı yoktu. Fakat kaçan atlıyı
kovalayan yayalar yine de onu yakalayıp haklamayı biliyordu.
Yaralılar arasında taze gelin de vardı. Elinde satırı ile döğüşürken
aldığı bir yaranın etkisiyle o da kanlar içinde yere yıkılmıştı. Fakat
yaralı olarak baygın bulunduğu zaman dahi elindeki kanlı satırını sıkı
sıkıya kavramış bırakmıyordu hırs dolu pençelerinin arasından...

Adı Nene idi taze gelinin. O günden sonra o da bütün Erzurum'un
tanıyıp saydığı kişiler arasına katıldı. Doksan sekiz yıllık ömrü
boyunca bütün Erzurumlulara Moskof'un Aziziye'de nasıl tepelenişini
anlattı. Fakat kendinden bir kaç kelime ile bahsetti.

Ölümünden bir yıl önce kendisini ziyaret eden NATO Başkomutanına
"Ben o zaman gereken şeyi yapmıştım. Bugün de gerekirse aynı şeyi
yaparım" demiş ve Amerikalı generali kendine hayran bırakmıştı...
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:10 pm


OSMAN GAZİ
Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman Gazi’dir. Kurduğu Devletin
adına da Osman’a izafetle Osmanlı denildi. Osmanlı Devletinin kuruluşu
bir mucizeler silsilesidir. Söğüt dolaylarında kurulan bu devlet
birdenbire gelişerek muazzam bir imparatorluk haline geldi. Osmanlı
tahtına geçen on padişah enerjik ve devlet idareciliğinde mahir, aynı
zamanda birer büyük kumandan idiler. Hiçbir milletin tarihinde üç asır
süren bir müddet içinde birbiri adınca cihangir padişahlar gelmemiştir.

Osman Gazi’den sonra, Orhan Gazi, Murat Hüdavendigâr, Yıldırım Bayezid,
Mehmet Çelebi, İkinci Murat, Fatih Mehmet, Bayezid’ı Veli, Yavuz Selim
ve Kanunî Süleyman geldiler. Cihan tarihinde Romalılarla Osmanlılar
kadar, devamlı ve uzun ömürlü hiçbir devlet kurulmamıştır. Osman
Gazi’nin kurduğu bu devlet tam 624 yıl devam etti. Bu nedenledir ki,
Osman Gazi dikkate değer kudretli bir devlet kurucusudur. Osmanlı
tarihi muhteşem olaylarla doludur. Osmanlı medeniyetinin eserleri ise,
hala bütün ihtişamı ile ayakta durmaktadır.

Osman Gazi,1258 tarihinde Söğüt’te doğmuştur. Annesi Hayme
Ana’dır. Babası Ertuğrul Gazi, dedesi de Süleyman Şah’tır. Asıl adı
Otman’dır. “Ot” kelimesi eski Türkçe’de “ateş”, “man” da “adam”
demektir. Osman Gazi, Oğuzların Bozok koluna mensup Kayi boyundandır.

Oğuzlar Müslümanlığı kabul edince Türkmen adını almışlardır.
Kayilerin hepsi Türkmen kıyafetinde idiler. Bunlar beyaz tenli, kumral
saçlı ela gözlü insanlardır. Vücutça kuvvetli, ahlak itibariyle de çok
yüksektirler. Kayiler ırkı vasıflarını, ruhi asaletlerini muhafaza
etmek için ne Moğollarla, ne Acem, ne Araplarla ve de Hıristiyan
kavimlerle karışmışlardır. Anadolu’yu dolduran Türkler, Türklüğün bütün
seciye ve meziyetlerini muhafaza etmişlerdir. Ruhlarında yaşayan cihan
hakimiyeti fikri, hiçbir devirde sönmemiştir. Bu sebepledir ki, daima
akıncı olarak kıtalar fethetmişler, birçok milletleri hakimiyetleri
altına almışlardır.

Osman Gazi, Söğüt’te büyüdü. Babası ile beraber savaşlarda bulundu.
Cesur ve yiğit bir delikanlı idi. Uzuna yakın orta boylu, geniş omuzlu,
uzun kollu, yuvarlak yüzlü, siyah çatık kaşlı, elâ gözlü, koç burunlu
ve değirmi sakallı idi. Osman Gazi iyi bir asker olmakla beraber
edebiyata da meraklı idi. Hayrullah Tarihi’nde, kendisine ait şu şiiri
bulmaktayız:

Kurt olup, gel gir sürüye
Aslan ol, bakma geriye
Çar edüp, haydi çeriye
Dil geçidini hisar yap
Osman Ertuğrul oğlusun,
Oğuzhan Karahan neslisin,
Hakkın bir kenter kulusun
İstanbul’u aç gülzar yap!

Osman Gazi’nin, gençliğinde geçirdiği bir aşk macerası zamanımıza kadar
intikal etmiştir. Kendisi, babasının sağlığında, Eskişehir yakınlarında
İtburnu denilen bir köyde oturmakta olan Edebalı adlı bir şeyhin evine
sık sık giderdi. Bu zat, âhi pîrlerinden idi. Şeyh Edebalı’nın Balahûn
adında çok güzel bir kızı vardı. Osman Gazi bu kıza aşık oldu. Onu
babasından istedi ise de Şeyh, kızını bir beyzadeye veremeyeceğini
bildirdi. Osman ise Balahûn’a candan tutkun bulunuyordu.

Bir gece bir rüya gördü. Rüyasında, Şeyh Edebalı’nın yanında yatıyordu.
Bu esnada Edebalı’nın koynundan bir ay doğdu. Bedir haline gelince,
gökten inip Osman’ın koynuna girdi. Bunun üzerine Osman’ın göbeğinden
bir ağaç çıkarak yükseldi. Büyüdükçe yeşillendi. Dallarının gölgesi ile
bütün dağları örtüyordu. Ağacın yanında dört sıra halinde dağlar gördü
ki, bunlar Kafkas, Atlas, Toros ve Balkan Dağları idiler. Ağacın
köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna nehirleri çıkıyordu. Dağlardan
çıkan bu sular, gül ve servili bahçeler arasından dolaşarak akıyordu.
Deniz gibi üzerlerinde gemiler yüzüyordu. Tarlalar mahsullerle dolu idi.

Dağların tepeleri de sık ormanlarla örtülü idi. Vadilerin her tarafında
şehirler vardı. Bunların hepsinin altın kubbelerinde birer ay
yükseliyor, sayısız minarelerinden müezzinler ezan okuyor, bu sesler
ağacın dalları üzerindeki bülbüllerin ve renkli papağanların ve
kuşların cıvıltılarına karışıyordu. Ağacın yaprakları kılıç kını gibi
uzanmaya başladı. Derken bir rüzgar çıkıp, ağaçların yapraklarını,
İstanbul şehrine doğru çevirdi. Şehir iki denizin ve iki karanın
birleştiği yerde, iki firuze ile zümrüt arasına oturtulmuş bir elmas
gibi parlıyordu. Böylece bütün dünyayı kuşatan geniş bir ülkenin teşkil
ettiği yüzüğün kıymetli taşını meydana getiriyordu. Osman bu yüzüğü
parmağına takarken uyandı.

Bu rüyasını gidip Şeyh Edebalı’ya anlattı. Şeyh gülerek

Osman, padişahlık sana ve senin nesline kutlu olsun. Kızım Balahun da senin helalin olsun. Hemen nikah edelim! Dedi.

İşte Osman, bu rüya sayesinde sevdiği kıza kavuştu. Fakat Osman
Gazi’nin ilk eşi, bir Türkmen Bey’i olan Ömer Bey’in kızı Malhatun’dur.
Malhatun, Orhan Gazi’nin annesidir.

Ertuğrul Gazi ölünce, onun yerine Osman, Bey oldu. Babası gibi
Bizanslılarla savaşı devam etti. Fakat Bizans Tekfurları, Osman’ın
vücudunu ortadan kaldırmaya karar verdiler. Bu işi harple değil, hile
yolu ile görmeye teşebbüs ettiler. Bilecik Tekfur’u , Yarhisar
Tekfurunun kızı ile evlenecekti. Bu düğüne Osman Bey’i de davet ederek
öldürmeye karar verdiler. Fakat Osman Gazi, Rumların bu gizli
kararlarından haberdar oldu.

Osman Gazi yaylaya çıkarken her zaman ağırlıklarını Bilecik Tekfuruna
emanet ederdi. Yine aynı şekilde ağırlıklarını Bilecik’e göndermek
üzere hazırlattı. Fakat bu defa eşyaların içini silahla doldurdu. Kırk
kadar askeri de kadın kıyafetine soktu. Bunları Bilecik’e göndermek
üzere hazırlattı. Ertesi gün de kendisi, oğlu Orhan ile birlikte düğüne
gitti. Düğün başlayıp da yenilip içildiği bir anda, kadın kıyafetindeki
askerler kaleye girerek muhafızları öldürdüler. Bir kısım asker de
siperlere yerleşti. Rum Tekfuru Osman Gazi’yi öldürmek için harekete
geçtiği esnada, Osman Gazi korkup kaçar gibi kaleye doğru koşmaya
başladı.

Tekfur ve Rumlar, Osman’ın peşine düştüler. Fakat, tam siperlerin
önlerine gelince, pusuya girmiş olan askerlerin içine düştüler.
Kılıçlarını çekip saldıran askerlerle Rumlar arasında kanlı bir savaş
başladı. Bu harpte Orhan’ın çok yararlılığı görüldü. Tekfur da ağır bir
yara alarak öldü. Gelin olan Holofira da duvağı ile beraber esir düştü.
Bu güzel Rum dilberini Osman Gazi oğlu Orhan Bey’e kılıç hakkı olarak
verdi. Eski tarihler bu kızın adını Nilüfer Hatun olarak yazmakta
iseler de, aslında Nilüfer ismi başka bir kıza aittir. Nilüfer Hatun,
bir Türkmen kızı olup, Orhan Gazi’nin birinci karasıdır. Nilüfer Hatun;
Süleyman Paşa ile Murat Hüdavendigar’ın annesidir.

Bu dönemde Selçuklu sultanları, tamamen Moğol İlhanlıların oyuncağı
olmuştu. Anadolu’da Selçuk hakimiyeti kalmamıştı. Anadolu birliği
tamamen bozulmuş, çeşitli bölgelerde muhtelif beylikler kurulmuştu.
Moğollar, Anadolu halkını soyuyorlardı. Durum bu merkezde iken, Osman
Gazi’nin başarılarını gören Selçuklu Sultanı II. Gıyasettin Mesut, ona
bir ferman gönderdi. Osman Bey, bu fermanı bütün gazilerin huzurunda
okudu (1284). Tam bir tasvip gördüğü için de Bizanslılarla savaşlara
devam etti, birçok yerleri zapta muvaffak oldu. Bu başarıları üzerine
Selçuklu Sultanı, istiklal alameti olarak (Tuğ), (Alem), (Tabıl) ve bir
de altın kılıç gönderdi. Ayrıca beyaz renkte bir de sancak yolladı
(1289).

Aradan bir müddet geçtikten sonra Selçuklu sultanlarının Anadolu’da bir
gölge olduğunu gören Kayi Beyleri bir toplantı yaparak Osman Gazi’ye
şunları söylediler:

Sen Kayihan neslindesin, Kayihan, Oğuz Beylerindendir. Günhan’ın
vasiyeti Oğuz türesince hanlık, Kayi soyuna düşer. Sen hanlığa
layıksın, seni han tanıyalım!

Toplantıda, Ahilerin Pîri Ahi Evren, Bektaşilerin pîri Hacı Bektaş
Veli, Osman Gazi’nin kayınpederi Şeyh Edebalı da bulunuyordu. Oğuz
Beyleri, Osman Gazi’yi bir ak keçeye oturtarak dokuz defa havaya
kaldırdılar. Huzurunda ant içtiler. Şerefine kımız dolu kadehler
kaldırılırken:

Abu hayatlar, sıhhatler, afiyetler ve padişahlık mübarek olsun! Diye bağırdılar.

O gün, Türklük için büyük bir bayramdı. Osman Gazi, 1299 tarihinde, han
seçilerek bağımsızlığını ilan etti. Hacı Bektaş Veli, Osman Han’ın
başına Horasani bir keçe kavuk giydirdi. Ahi Evren de kılıcını kuşattı.
Bundan sonra nöbet vuruldu; yani mehter takımı havalar çaldı.
Arkasından Selçuk fermanı okundu. Osman Han, bu fermanı bir ikindi
vakti ayakta dinledi. Otağının önüne dokuz tuğ dikildi.

Bütün bu merasim Oğuz töresince yapılmıştı. Bu suretle Osman Gazi,
Osmanlı Devletinin kurucusu oldu. Osmanlıların ilk hükümet merkezi
olarak Karacahisar uygun görüldü. İlk hutbeyi Tursun Fakih okudu. Fakat
namına para basılamadı.

Osman Gazi, bağımsızlığını ilan ettiği zaman hükümdarlığı altında şu
yerler bulunuyordu: Karacadağ, Domaniç, Söğüt, Karacahisar, Eskişehir,
Bilecik, İnegöl, Yarhisar, Çakırpınar, Taraklı Yenicesi, İnönü,
Köprühisar ve Bozöyük. Padişahlığının üçüncü yılında Yenişehir ve
Yunthisar’ı da aldı. Bu defa hükümet merkezi Yenişehir’e nakledildi.
Memleketini beş idareye böldü. Oğlu Orhan Bey’e, Sultanönü’nü, büyük
kardeşi Gündüzalp’e Eskişehir’i, Aykut Alp’e İnönü’nü, Hasan Alp’e
Yarhisar’ı, Turgut Alp’e İnegöl’ü verdi. Diğer oğlu Alaeddin Paşa ile,
kayınpederi Şeyh Edebalı’yı da Bilecik’te bıraktı.

Osman Gazi, bundan sonra, 1302 tarihinde Köprühisarını, 1306’da da
Koyunhisarı’nı fethetti. Oğlu Orhan Gazi’yi de Bursa’nın fethine
gönderdi. Bursa, 1326 tarihinde fetholundu. Bu sıralarda Osman Gazi,
Nikris hastalığından rahatsız olduğundan yatıyordu. Oğlu Orhan Gazi’yi
yanına çağırttı. Yatağının başında Ahi Şemseddin, Ahi Hasan, Turgut
Alp, Saltuk Alp bulunmakta idiler. Bu zatların huzurunda şunları
söyledi:

Oğullarıma ve dostlarıma birinci vasiyetim şudur:

Daima gaza ve cenge devam ediniz. Cihadın kemaline varıp, sancağı daima
yüksekte tutunuz. Hanedanından ve torunlarımdan her kim ki, doğru
yoldan ve adaletten geri kalır, o, rûz-i mahşerde, Peygamberin
şefaatinden mahrum kalsın!

Sonra oğlu Orhan’a döndü:

Oğlum; dünyaya gelen bir padişah yoktur ki, ölüme itaat etmesin. Şimdi
Hakim-i Mutlakın hüküm ve iradesiyle ölüm yaklaştı. Bu manevi
yolculukta, artık, dünya nimetlerinden ümidi kesmek gerektir. Ey
bahtiyar oğlum, bu devleti, bu emareti sana ısmarlıyorum. Seni Allah’a
emanet ediyorum. Bütün işlerinde kanunları üstün tut. Askerleri ve
halkı kendi akraban gibi sev, haklarını tamamen ve noksansız ver!

Dedikten sonra, kendisinin, Bursa’da Gümüşlü Kümbet’e gömülmesini
vasiyet etti. Kısa bir zaman sonra 1326’da 69 yaşında iken gözlerini
hayata yumdu.

Osman Gazi, 19 yıl beylik, 27 yıl da padişahlık etmişti. Öldüğü zaman
terekesinden altın, gümüş gibi kıymetli eşyalar çıkmadı. Denizli
bezinden içi alemli yapılmış bir yeni sarıklık bezi, bir at zırhı, bir
tuzluk, bir kaşıklık, bir çift çizme, Alaşehir mensucatından kırmızı
renkli sancaklar, bir de iki uçlu kılıç, bir tirkeş, tahta bir taht,
bir mızrak, birkaç at, üç sürü de koyun çıktı. Türk Milletine koskoca
bir devlet bırakan yıllarca gaza yapan Osman Han’ın dünya malı
bunlardan ibaretti. Osman Gazi, padişah iken devlet hazinesinden maaş
almaz, koyunları ile geçinirdi. Büyük bir ırkın büyük bir padişahı
olarak emsalsiz bir feragat sahibi idi.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:10 pm

FATİH SULTAN MEHMET

Osmanlı hükümdarlarının yedincisi olup İstanbul’u almak suretiyle
tarihte yeni bir devir açan ve Osmanlı devletini de bir imparatorluk
haline getiren padişahtır. 1430 yılında doğdu. İkinci Murad’ın oğlu,
Çelebi Sultan Mehmed’in torunudur. Annesinin Sırplı veya
Zülkadiroğulları soyundan Alime Hatun adlı bir Türk olduğu hakkında iki
rivayet vardır. Babası sağlığında onu iki defa tahta geçirerek
Manisa’ya istirahata çekilmişti.

İlk defa 1444 yılında yani 14 yaşında iken hükümdar oldu. Fakat onun
çocuk olmasından fayda uman Haçlılar Ordusu hududu aşınca ikinci Murat
tehlikeyi karşılamak zoruyla tekrar tahta çıktı ve Varna muharebesinde
düşmanı yendi.

Fatih ikinci defa bir yıl sonra, yani İkinci Kosova savaşının
kazanılmasından sonra padişah oldu ama yine çocuk olduğu düşünülerek
tekrar Manisa Valiliğine gönderildi.

Babasının 1451 Şubatında ölmesi üzerine Manisa’dan dolu dizgin
Edirne’ye gelerek tahta çıktı. 21 yaşında bir delikanlı idi. Manisa’da
hükümdarlık nöbetini beklediği yıllarda bütün zamanını okumaya vermiş
olduğunu söylenir. Arapça ve Farsça’dan başka Latin, Yunan ve İbrani
dillerini de öğrenmiş olduğu rivayet edilir.

Taca sahip olunca, vaktiyle tahta geçmişken Manisa’ya dönmesine sebep
olan Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’yı içinde sakladığı hınca rağmen
makamında bıraktı. Karamanoğlu İbrahim Bey’in isyanını da bastırdıktan
sonra İstanbul’u almak için hazırlığa başladı.

Önce Boğaziçi’nde şimdi Rumelihisarı dediğimiz Boğaz Kesen kalesini
yaptırdı. Bizans’ın yüzyıllarca kuşatmalara dayanmış olan sağlam
duvarlarını yıkabilmek için Edirne’de toplar döktürdü ki aralarında o
zamana kadar görülmemiş büyüklükte olanlar da vardı.

Hazırlık tamamlarınca ordusunu İstanbul üzerine yürüttü. 6 Nisan 1453
günü karargahını Eğrikapı karşısındaki tepenin arkasına kurdu. Asker,
Marmara’dan Halice kadar yayılarak şehri kuşatıyordu. Orduda üç büyük
topla beraber, irili, ufaklı ön dört batarya top daha vardı. Bu üç
büyük top şimdi Topkapı dediğimiz Saint Romain karşısına konulmuştu.
Bunlardan başka tahta kuleler ve sair kuşatma aletleri de vardı.
Denizden de Baltaoğlu Süleyman Bey’in komutasındaki donanma muhasarayı
tamamlıyordu.

İmparator Konstantin Dragazes, Boğazkesen kalesinin yapıldığı günden
beri şehri müdafaaya hazırlanmıştı. İmparator askeri ancak sekiz, dokuz
bin kişiden ibaretti. Fakat otuz beş bin kişi kadar eli silah tutar
İstanbul halkı ile gönüllüler, Cenevizliler, Venedikliler, ve yabancı
kaptanlar gibi birkaç bin de yabancı yardımcıları ve Gran adlı bir de
Alman topçuları vardı. Haliç, şimdiki Galata Köprüsünün hizasına bir
kalın zincir gerilmek suretiyle Türk gemilerine kapatılmıştı.

Fatih’in Edirne’den getirdiği büyük top, kullanıldığı zaman patlamış ve
Macar Mühendis Orban’ı da öldürmüştü. Baltaoğlu’nun komutasındaki
donanma da pek iş göremedi. 20 Nisanda erzak ve mühimmat yüklü üç, dört
Cenova gemisi, çaplarının büyük olmasından ve o sırada kendilerine
elverişli bir rüzgar çıkmasından dolayı küçük gemilerden oluşan
donanmayı yararak limanın ağzına geldi ve orada gerili bulunan zincirin
indirilmesi üzerine içeriye girdi. Zavallı Baltaoğlu, bir gözünü
kaybedecek derecede fedakarlıkla savaşmış olduğu halde bu
başarısızlığından dolayı derhal Donanma Komutanlığından azledilmiş ve
yerine Hamza Bey geçirilmiştir.

Bu türlü başarısızlıklar, Rumlardan rüşvet aldığı rivayet edilen Halil
Paşa’nın muhasaradan vazgeçmesi için Padişaha bir daha ricada
bulunmasına fırsat vermişti. Fakat İkinci Mehmed, azminden
döneceklerden değildi. Toplar kara tarafından pek işe yaramıyor ve
tahtadan yapılma hücum kulelerini de Bizanslılar Gregeois ateşiyle
yakıyorlardı.

İkinci Mehmet, Zağanos Paşa ile hocası Molla Gürani ve Akşemseddin gibi
değer verdiği alimlerden oluşan büyük bir meclis kurdu ve muhasaraya
devam kararını verdi. Ve şehri Haliç’ten de sıkıştırarak müdafaa
kuvvetlerini dağıtmak maksadıyla dahiyane bir tedbirde bulundu:
Dolmabahçe ile Kasımpaşa arasına kızaklar döşeyerek bir gecede 67 parça
gemiyi Haliç’e indirdi. Muhasara 53 gün sürmüştür.

Nihayet 29 Mayıs 1453’te Topkapı ve Eğrikapı üzerinden Türk askeri
şehre girdi ve İstanbul alınarak tarihin Ortaçağı sona ermişti.

Fatih, şehri aldıktan sonra yirmi gün kadar İstanbul’da oturmuş,
mağluplara o çağın değil, bu asrın bile galiplerinde rastlanmayan
âlicenaplık göstermişti. Rumlara yeniden patrik seçtirmiş, ve sonraları
Osmanlı Devleti için büyük güçlükler doğuran imtiyazları vermişti.

Edirne’ye dönüşünde Sadrazam Halil Paşa’yı öldürttü ve yerine ancak bir
yıl kadar sonra Mahmut Paşa’yı Sadrazamlığa getirdi. 23 yaşında
İstanbul’u almış olan Fatih, ondan sonra 28 yıl hükümdarlıkta bulunmuş
ve bütün saltanatı zarfında iki imparatorluk, on dört devlet, iki yüz
şehir fethederek “Fatih” unvanına tamamıyla hak kazanmıştır.

Yaptığı savaşlar arasında başarısız olanlar da vardı. Fakat
savaşlarının çoğu parlak zaferlerle bitmiştir. 1456’da meşhur Jan
Hünyad, Firuz Bey’in ordusunu bozmuş, kendisini esir etmişti.
Arnavutlukta yine meşhur İskender Bey, Fatih’in ordularını uzun müddet
uğraştırdı.

1459’da Yunanistan ve Sırbistan istila edildi. 1462’de Trabzon
İmparatorluğu da Osmanlıların eline geçti. İki yıl sonra Bosna alındı.
Karaman hükümetine büsbütün son verildi. Arnavutluk nihayet istila
edildi. 1475’de Gedik Ahmed Paşa komutasındaki ordu Kırım’ı aldı ve
ondan sonra Kırım bir Osmanlı eyaleti haline girdi. İtalya
topraklarında ve Avusturya içlerinde Türk akıncıları dolaştı.

Fatih Sultan Mehmet, Rodos kalesini almaya uğraşmış, fakat muvaffak
olamamıştır. Rodos Şövalyeleri, Fatih’in torununun oğlu Kanuni Süleyman
zamanına kadar Türk pençesinden kurtulmuş oldular. Akkoyunlu devletinin
hükümdarı Uzun Hasan’ın mağlubiyetle neticelenen Otlukbeli Savaşı da
1472’de yapılmıştır.

25 Nisan 1481 günü Ordu-yu Hümayûn'un başında yola çıkan Fatih Sultan
Mehmet, Üsküdar'a geçerek ilerlemeye başladı ve bir hafta sonra Gebze
civarında konakladı. İstanbul'dan yola çıktığı günden beri sağlık
durumu birden bozulmuş ve günden güne de kötüye gitmeye başlamıştı.
Aslen Venedikli bir Yahudi olan özel hekimi Yakup Paşa (Asıl adı
Maestro İacopo), ulu hakanı tedavi etmek bahanesiyle hareket gününden
itibaren vermeye başladığı zehrin dozunu artırmakta idi. Bu
Venediklilerin Fatih'e on beşinci suikast teşebbüsü idi. Bundan önceki
on dördü hedefine ulaşamamıştı. Venedikliler bu kez astronomik bir
ücret vaadi ile padişahın özel doktorunu elde etmişlerdi.

Fatih Sultan Mehmet, 3 Mayıs 1481 günü Gebze'deki otağında kan kusarak
öldü. Ancak Yakup Paşanın foyası hemen meydana çıkmıştı. Venedik'in
kendisine vaat ettiği 250 milyonluk muazzam serveti alamadan, Türk
askerleri tarafından linç edildi.

Tarihlerimiz Fatih Sultan Mehmet’i şu suretle tarif ederler: “Orta
boylu, kalın kemikli, omuzlarının arası geniş, gövdesi bacaklarından
uzun, kaşları yüksek ve kavisli, çehresi beyaz üzerine siyah ve
kıvırcık, boynu kısarak ve ön tarafına mail, alnı açık, gözleri parlak,
ağzı küçük, burnu kiraza sokulmuş şahin gagası şeklinde kemerli idi.”

Kendi adıyla anılan Fatih semtinde yaptırdığı Fatih camiinin
bahçesindeki türbede gömülüdür. Camiinin etrafında medreseler de
yaptırmış ve bunları o zamana göre mükemmel denecek bir şekilde
açtırmıştır. Eyüp camii ile Ayasofya medresesini de o yaptırmıştı.

İlim adamlarına hürmet ettiği, hocası Molla Güranî’nin daima elini
öptüğü, Molla Hüsrev’e camide bile ayağa kalktığı, Molla Cami ve Ali
Kuşçu gibi şöhretli alimlere büyük ihsanlarda bulunduğu meşhurdur.

Fatih edebiyatla da meşgul olmuş ve Avnî mahlasıyla gazeller yazmıştır.
14 gazeli Divân-ı Avnî adı ile 1904 yılında Berlin’de basılmıştır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:11 pm

M.FEVZİ ÇAKMAK

Büyük asker, cumhuriyet ordumuzun Atatürk’ten sonraki tek mareşali 1876
yılında İstanbul'da, Cihangir'de doğdu. Asker bir ailenin çocuğudur.
Soğuk, çeşme Askeri Rüştiyesi ve Kuleli İdadisinde okuduktan sonra
l898'de kurmay yüzbaşı olarak tahsilini tamamladı. Ordunun çeşitli
kademelerinde görev aldı. Birçok savaşlara girip çıktı. Sakarya zaferi
ile mareşal rütbesini aldı. 1944 yılına kadar Genelkurmay Başkanlığı
görevindeydi. 1950'de öldü.

Fevzi Çakmak bir asker çocuğu idi. Babası, Miralay Sırrı Bey'di.
Çakmakoğulları'ndan Sırrı Bey'in üç oğlu da onun yolunda yürümüşlerdi.
Biri Manastır'da, diğeri Çanakkale'de şehit düşmüştü. Bu kardeşlerin
üçüncüsünün adı Fevzi idi.

Kurmay yüzbaşı rütbesiyle ordu saflarına katıldığı zaman önce Erkân-ı
Harbiye Dördüncü Şubesi'ne atandı. Sonra da Rumeli'ye tayini çıktı.
Balkanlarda geçen sekiz yıllık başarılı hizmet sonunda albaylığa
yükseldi Çakmakoğullarından Fevzi Bey. 1908'de Hürriyet ilan edildiği
zaman Taşlıca Mutasarrıfı ve 35'nci fırkanın kumandanı idi. Ancak
gülünç bir iddia ile, albaylığa terfiinin bir “saray iltiması” olduğu
ileri sürülerek rütbesinden iki yıldız geri alındı. Bu düpedüz bir
haksızlıktı. Fakat Fevzi Bey mert bir asker ve olgun bir insandı,
uğradığı bu haksızlık karşısında dahi bir infial göstermedi. Ancak
haksızlıkla elinden alınan yıldızlarını pek kısa bir zamanda yine
alnının teri ile geri almasını bildi.

1910 yılında Kosova Kolordusu Kurmay Başkanlığı'na, kısa bir süre sonra
da Garp Kolordusu Kurmay Başkanlığına tayin edildi. Balkan Savaşında
Vardar Ordusu Erkânı Harbiye Harekat Şubesi Müdürlüğü görevinde idi.
Savaştan sonra merkezi Ankara'da bulunan Beşinci Kolordu Kumandanlığına
getirilirken rütbesi büyümüş ve adı da Fevzi Paşa olmuştu.

Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Fevzi Paşa, emrindeki kolordu ile
Çanakkale'nin savunmasına katıldı. Oradan İkinci Kafkas Kolordusu
Kumandanlığına tayini çıktı. Koca bir ömür harp alanlarında geçiyordu.
Balkanlar'dan Kafkaslar'a kadar uzayan bu savaş hayatı daha sonra
Suriye'de devam etti. Burada ferikliğe (Korgeneralliğe) terfi etti.

Mütarekeyi müteakip İstanbul'a tayini çıktı. Bir süre İstanbul Büyük
Erkân-ı Harbiye Reisliğinde bulunduktan sonra 1920 yılı başlarında
Harbiye Nazırlığı'na getirildi. Böylelikle Salih Paşa'nın kurduğu
hükümette kısa bir süre Nazırlık da yapmış oldu. Bu makamı işgal
ederken, Anadolu'ya askeri eşya ve cephane göndermek suretiyle Milli
Mücadele'ye büyük katkılarda bulundu. Bu millî harekât aleyhinde
şiddetli tedbirler almak üzere iktidara getirilen Damat Ferit Paşa
kabinesinin kurulmasından önce Harbiye Nazırlığı görevinden ayrıldı.
Doğruca Ankara'ya giderek millî harekete katıldı.

1920 yılı Nisan ayında Ankara'ya gelen Fevzi Paşa, bir ay sonra Ankara
Hükümeti'nin Millî Müdafaa Vekilliği'ne getirilirken Vekiller heyetine
de reis oldu.

İkinci İnönü zaferini mütekaip orgeneral rütbesi verilen Fevzi Paşa
1921 yılında Erkân-ı Harbiye Reis Vekili oldu. 1922 yılı Temmuz ayına
kadar on bir ay süre ile bu vazifede ve Vekiller Heyeti Reisliği'nde
kaldı.

Sakarya'da kazanılan büyük zaferdeki üstün hizmetlerinden ötürü Birinci
Ferik (Orgeneral) Fezvi Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kararı
ile Müşir (Mareşal) rütbesini aldı.

Mareşal Fevzi Çakmak büyük zafer ve cumhuriyetin ilanından sonra
Genelkurmay Başkanı oldu.Yalnız ordunun değil, bütün bir milletin en
sevip saydığı bir insandı da. Benliğini saran engin tevazu, sürdürdüğü
alabildiğine sade ve tertemiz özel hayatı ona ayrı bir özellik
vermekteydi. Bir sembol, bir bayrak olmuştu milletin kalbinde.

12 Ocak 1944 günü yalnız binbir şan ve şerefle dolu askerlik
yaşantısının değil, hayatının da en hazin gününü yaşadı Mareşal Fevzi
Çakmak. O gün, emekliye sevkedilmişti. 55 yıl sırtında şerefle taşıdığı
üniformasına veda günüydü o gün...

Genelkurmay Başkanlığı görevine ve vücudunun bir parçası olmuş bulunan
ünifarmasına veda etti. Bir süre evinde sakin bir hayat yaşadı.
Memleket çok partili bir devreye girince o sıralarda kurulmuş bulunan
Millet Partisi'ne girdi. Demokrasi mücadelesine katıldı.

Sembolleşmiş insan, büyük asker Mareşal Fevzi Çakmak, 10 Nisan 1950
günü İstanbul'da hayata gözlerini yumdu. Vefatı memlekette öylesine
içten kopup gelen büyük bir üzüntü yaratmıştı ki, İstanbul Radyosu'nun
müzik neşriyatını kesmemesi yüzünden radyo evi önünde iki gün süre ile
büyük nümayişler yapıldı.

Ve cenazesi 12 Nisan 1950 günü mahşerî bir kalabalığın da katılmasıyla kaldırıldı. Eyüp Sultan kabristanında toprağa verildi.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:11 pm

YILDIRIM BEYAZIT

Büyük cesareti ile ün yapan ve savaşlardaki benzersiz sürati yüzünden
Yıldırım unvanını alan Osmanlı Padişahıdır. 1360 yılında Bursa'da
doğdu. Babası Murat Hüdavendigâr'ın şehit düşmesi üzerine Kosova
zaferinin kazanıldığı savaş meydanında padişah oldu. İstanbul'u kuşatıp
Anadolu hisarını yaptırdı. Ankara civarında Timur ile yaptığı savaşı
kaybederek esir düştü. 4 Mart 1403 günü Akşehir'de kahrından öldü.
Türbesi Bursa'dadır.

Savaş alanlarında gösterdiği benzersiz sürat yüzünden, ona daha
şehzadeliği sırasında Yıldırım adı verilmişti. Osmanlı hanedânı içinde
onun gibi hızlı at süren bir padişah daha yoktu. Büyük cengâver Murat
Hüdavendigâr'ın yanında yetişmiş, onunla birlikte katıldığı savaşlarda
büyük kahramanlıklar göstermişti.

Nitekim Kosova Meydan Savaşı'nda da kumanda ettiği birliklerin
başında gösterdiği büyük kahramanlıklar ve üstün bir idarecilik gücüyle
zaferin meydana gelmesinde pek önemli rol oynamıştı. Babası Murat
Hüdavendigâr'ın yaralı bir Sırplı tarafından hançerle vurulup şehit
edilmesiyle, savaş meydanında padişah olmuştu.

Padişah olduktan sonra, bir rivayete göre babasının vasiyeti üzerine,
bir rivayete göre de etrafındakilerin teşvikiyle, babasının ölümünden
haberi olmayan ve asker tarafından çok sevilen kardeşi Yakup Çelebi'yi
çadırına çağırtarak orada boğduran Yıldırım Beyazıt, Osmanlı
sülâlesinde kardeş katlini başlatan ilk hükümdar oldu.

Yıldırım, Kosova zaferi ile Balkan yarımadası üzerindeki Türk
egemenliğini sağlamlaştırdıktan sonra, gözlerini İstanbul'a çevirdi.
Karadeniz Boğazı'nın Anadolu yakasını ele geçirdikten sonra, Anadolu
Türk birliğini kurdu. Boğaz üzerindeki ilk Türk kalesi olan
Anadoluhisarı'nı yaptırdı. Sonra İstanbul'un muhasarasına girişti. Bu
muhasara sekiz ay sürdü Bizans'ın Türkler eline geçmek üzere olduğunu
gören Hıristiyan âlemi, yeni bir Haçlı Seferi için ayaklandı. Kuvvetli
bir ordu meydana getirilerek Tuna boyuna ilerleyen Haçlılar, Türklerin
elindeki en önemli sınır kalesi olan Niğbolu'yu sardılar.

Niğbolu'nun sayıca pek kalabalık olan bir düşman ordusu tarafından
kuşatıldığını haber alan Yıldırım Beyazıt, İstanbul kuşatmasını
kaldırarak, büyük bir hızla Niğbolu'ya koştu. Doğan Bey'in
kumandasındaki Niğbolu kalesi kahramanca dayanmaktaydı. Cesaretiyle ün
yapan Yıldırım Beyazıt, 23 Eylül 1396 tarihinde bir Macar sipahisi
kıyafetine bürünüp gecenin geç vakti düşman hatlarını tek başına
geçerek kale kapısının önüne geldi:

– Bre Doğan, bre Doğan!.. diye seslendi. Doğan Bey bunu önce bir düşman
hilesi sanmış, fakat padişahın sesini tanımıştı. Heyecanla burca
koştuğu zaman, gecenin karanlığına rağmen surun dibindeki o emsalsiz
kır atı gördü. Yıldırım:

– Hâlin nicedir, bre Doğan?, diye soruyordu.

– Düşman karadan ve nehirden kaleyi tazyik eder, fakat surlar sağlam,
erzak boldur. Mâdem ki saadetlü padişahım da yetişmiştir, ne ihtimaldir
ki Niğbolu düşe... dedi Doğan Bey. Yıldırım:

– Bir iki gün dayanasın, yetiştik biz gayri, diye seslendi.

Bu sesleri duyan Haçlılar kalenin önünde duran kır atlı ve Macar
sipahisi kılıklı yabancının üzerine hücum edecek oldular. Ancak
Yıldırım'ın yıldırım gibi giden atına yetişemediler...

25 Eylül 1396 günü Yıldırım Beyazıt, Niğbolu' yu saran o mahşerî Haçlı
ordusuna karşı amansız bir hücuma geçti. Uzun sürmedi bu kanlı savaş.
Yıldırım, tarihlere nam salan meşhur kıskaç plânı ile o muhteşem orduyu
imhâ etti.

Haçlı ordusunun başında bulunan Korkusuz Jean esir düştükten sonra:

– Yemin ediyorum ki, bir daha Türklere karşı elimi silâhıma atmam.
demişti. Bunu haber alan Yıldırım Beyazıt, onu huzuruna çağırttı:

– Ettiğin yemini sana bağışlıyorum. Git. Şerefini kurtarmak için
Hıristiyanlığın bütün kuvvetlerini bir daha topla ve yeniden gel.
Böylelikle bana şan ve şerefimi artıracak yeni fırsatlar verirsin.
diyerek kendisini serbest bıraktı.

1402 yılında Doğudan büyük bir kasırga koptu.

Timurlenk, başına topladığı büyük bir oldu ile Altınordu devletini
yıktıktan sonra İran’ı istila ederek Arap illerine girmişti.
Timurlenk’in karşısında yalnız Osmanoğulları kalmıştı. Bunların ikisi
de Müslüman Türk devleti idiler. Ne yazık ki bu cihangir Türk hükümdarı
anlaşamadılar. Ahmet Celayir ile Kara Yusuf yüzünden birbirlerine
hakaret ettiler. Yıldırım’la Timurlenk’in düşmanlığı Ankara Savaşına
yol açmıştı.

İki Türk ordusu Temmuz ayının sıcak bir gününde Çubuk Ovasında kanlı
bir savaşa tutuştular. Önce Yıldırım’ın sipahileri Timur ordularını
iyice sarstı. Fakat Timur, fillerini bunların üzerine sevk edince
savaşın seyri değişti. Bu an Anadolu Beylerinin hıyaneti yüzünden
Anadolu askerleri Timur tarafına geçiverdiler. Hıyanet, Yıldırım
ordularını paniğe uğrattı. Feci durumu gören padişah, ordugahını
kurduğu tepeye çekilerek düşmana karşı mukavemete devam etti. Timur
kuvvetleri Çataltepe’de Yıldırım’ın etrafını sardılar. Yanında ancak
300 yüz asker kalmıştı. Yıldırım, elindeki kılıç kırılınca eline bir
balta geçirdi. Bu balta ile önüne geleni biçiyordu.

Sabahleyin altın ışıklarını saçarak doğun güneş, kan renkli bir tablo
gibi Çubuk Ovasının mor dağları ardından batıyordu. Her tarafı lacivert
bir karanlık kaplamıştı. Yerlerde ölüler birer sarı gül gibi
yatıyorlardı. Bu esnada Yıldırım, atını tepenin kuzey batısına doğru
sürdü. Fakat her tarafı set set düşman askerleri sarmıştı. Sabahtan
akşama kadar harp meydanında durmadan kılıç sallayan Yıldırım’ın
kolları yorulmuş, açlık ve susuzluk ise onu takatsiz bırakmıştı.
Yıldırım atıyla Mahmudoğlu köyü civarındaki dik ve taşlı yamacından
inerken atının ayağı taşlar arasına girerek atı ile beraber yere
yuvarlandı. Tam bu esnada Timur’un askerleri karşısına dikildiler.
Yıldırım’ın elinde kanlı bir balta üstü başı yırtılmış, kavuğu başına
geçmiş, yüzü toz toprak içinde olduğu halde bir kahramanlık tablosu
meydana gelmişti. O ateşli gözlerini Semerkandlı askerlere dikerek:

Haydi yapacağınızı yapınız! Diye bağırdı.

Çağatay Hanı Mahmudoğlu:

Buyurunuz... Timur-u Gürgani’nin misafirisiniz.

Yıldırım esir edilmiş, Timurlenk de otağına çekilmişti. Kumandanlarının
zafer tebriklerini kabulden sonra oğlu Şahruh’la satranç oynamağa
başlamıştı. Gece yarası, esir edilen Yıldırım, Timur’un otağına
getirildi. Timur derhal ayağa kalkıp ona yer göstererek saygısını
gösterdi. Konuşma esnasında bir aralık Timur’un gülümsediğini gören
Yıldırım hiddetle bağırdı:

Allahın bedbaht kıldığı biriyle alay etmek fenadır, fena.

Timurlenk şu mukabelede bulundu:

Ben, Allah’ın bu dünyayı benim gibi bir topalla, senin gibi bir köre
bıraktığına gülüyorum... Akabinde Yıldırım’a şu suali sordu:

Eğer sen bizi mağlup etseydin, benim askerlerimin akıbeti ne olacaktı?

Hepsini kılıçtan geçirtirdim.

Halbuki ben hayır düşündüm, Tanrı bana zaferi ihsan etti. Sen şer
düşündün, Tanrının şerrine uğradın. Onun için Cenabı Hakkın bahşettiği
zaferin şükranesi olarak size ve sizin mensuplarınıza iyilikten başka
bir şey yapmayacağım. Müsterih olun!

Sonra Yıldırım’a bir sofra hazırlattı. Aynı sofrada beraber yoğurt
yediler. Biraz sonra da oğlu Musa Çelebi’yi bulup getirdiler. Ertesi
gün Timurlenk, Batı Anadolu’ya doğru ileri harekata geçti. Timur’un
askerleri her tarafı yağma ediyorlardı. Hatta bir gün ellerinde
Kur’anları bulunan oğlancıklara atlılara saldırtarak bunların hepsini
öldürttü. Bursa sarayına girerek hazineyi tamamen yağma ettiler.

Bir müddet sonra Timurlenk, İzmir’i almak üzere o taraflara gittiği
zaman Yıldırım’ı da beraberinde götürdü. İzmir zaferi üzerine
Timurlenk, muhteşem bir ziyafet hazırladı. Timurlenk’in bu ziyafetten
maksadı Yıldırım’a bir ders vermekti. Yıldırım, Müslüman bir hükümdar
olduğu halde, neden bir Hıristiyan kızı ile evlenmişti? Timur buna bir
türlü tahammül edemiyordu. Bu ziyafette prenses Olivera’ya sakilik
ettirdi. Yıldırım, sevgilisinin sarhoşlar meclisine hizmet ettiğini
görünce, esirliğin en büyük acısını hissetti. Bütün tahammülü
yıkılıverdi. Ayağa kalkarak Timurlenk’e hakaret dolu sözler söyledi.

Hadisenin akabinde Yıldırım, başının vurulmasını beklemeye koyuldu.
Netice böyle olmadı. Ertesi gün Timur’un emriyle Akşehir’e gönderildi.
Fakat Yıldırım’ın bütün yaşama arzuları kırılmıştı. İç acıları içinde
kıvranmaya başladı. Mülkü perişan olmuş, oğulları muharebe meydanında
kaybolmuş, hazinesi yağma edilmişti. Artık o nasıl yaşayabilirdi.

Parmağında her zaman taşıdığı bir yüzüğü çıkardı. Bu yüzüğün taşının
altında kuvvetli bir zehir saklıydı. Onu yuttu ve akabinde de can
verdi. Osmanoğullarının bu kahraman hükümdarı kendi iradesi ile
gözlerini hayata yummuştu.

Bu kanlı faciadan sonra Timur, Anadolu’da durmayarak Semerkand’a döndü.
Ruhunda devlet kurmak cevherini taşıyan Türk milleti, derhal
teşkilatlanarak devletinin varlığını sağlamaya muvaffak oldu.
Osmanoğulları ismi altında 624 yıllık uzun bir egemenlik devresi
geçirdi. Fakat Timurlenk ölünce, onun kurduğu devlet kendisiyle
birlikte yok oldu.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:11 pm

ÂŞIK PAŞAZADE
Âşık Paşazade, 1393 yılında Amasya'ya bağlı Elvan Çelebi köyünde doğdu. Asıl adı Derviş Ahmed Aşıkî'dir.

On beşinci yüzyılda Fatih Sultan Mehmed'le birlikte İstanbul'un
fethini yaşamış ve o günlerin anılarını yalın bir Türkçe ile yazdığı
Tevârîh-i Âl-i Osman (Osmanoğulları Tarihi) adlı eseriyle bize
sunmuştur. On dördüncü yüzyılın tanınmış Türkçeci, mistik şairi Âşık
Paşa'nın soyundan gelir.

Anadolu'da Türk birliğini temsil eden, Farsça ve Arapça'ya karşı
Türkçe'yi savunan ve tasavvufî inançlarıyla Oğuz Boylarını çevresinde
toplayan dedeleri gibi, Âşık Paşazade de bir süre Amasya'da baba
ocağında uyarıcılık görevi yapmıştır.

Daha sonra Osmanlı padişahı İkinci Murad'ın ordusuna gönüllü
olarak katılmış, askerin moralini güçlendirme görevini almıştır. İkinci
Murad'ın Rumeli seferlerinin tümüne katılan ve savaşlarda çeşitli
yararlıklar gösteren Âşık Paşazade, bir derviş-gâzi olarak padişahın
sevgisini kazanmıştır.

Fatih Sultan Mehmed'in ikinci kez tahta çıkmasından sonra,
Akşemseddin, Şeyh Vefa, Akbıyık gibi ünlü bilginlerle birlikte
İstanbul'un fethine katılan Âşık Paşazade, düzgün ve heyecanlı
konuşmalarıyla, ordunun manevî desteği olmuştur. Fetihten sonra,
İstanbul'da kendisine bir ev verilmiş ve maaş bağlanmıştır.

Âşık Paşazade, O günlerde, yaşlanmış olmasına rağmen, yine de boş
durmamış, Fatih'in Avrupa seferlerine katılmış, Belgrat'ta düşman
ordusuyla kılıç kılıca vuruşmuştur.
Âşık Paşazade, 1476 yılında 83 yaşına geldiği zaman artık bir köşeye
çekilmiş, Süleyman Şah'tan başlayarak kendi ömrünün sonuna kadar Osman
Oğulları tarihini, destansı ve efsanevî yönleriyle yazmaya başlamıştır.

Eserini tamamladıktan kısa bir süre sonra, 23 Mart 1481 Cuma günü
hayata gözlerini kapamıştır. Âşık Paşazade'nin kendi adıyla tanınan
Osmanlı Tarihi, özellikle yazarın gördüğü ve yaşadığı olayları, saf ve
katıksız bir Türkçe'yle dile getirmesi yönünden çok önemlidir. Olayları
yalnız anlatmakla yetinmeyerek, onların yorumunu ve değerlendirilmesini
de ustalıkla yapmış, bu arada kişisel anılarını da anlatmış, konuları
yer yer şiirlerle süslemiştir.
Bu nedenle, sürükleyici, millî heyecanlarla yüklü olan Âşık Paşazade
Tarihi adlı eseri büyük bir şöhret yapmış, çok okunmuştur. Dilinin
akıcılığını göstermek için tarihinden kısa bir örnek alıntı yapıyoruz.

Fatih Sultan Mehmed'in şehzadeliği günlerinde, Dulkadiroğulları
Beyi Süleyman'ın kızı Sitti Mükrime Hatun ile evlendirilmesi konusu
Âşık Paşazade Tarihi'nde şöyle geçmektedir:
(... Sultan Murad Han Gazi, Kosova gazasından devletle gelince,
Edirne'de tahtında karar etti. Bir gün veziri Halil Paşa'ya: (Halil!.
Kızımı çeyizledim, çıkardım. Şimdi dilerim ki oğlum Sultan Mehmed'i
dahi evlendireyim. Ancak dilerim ki Dulkadiroğlu Süleyman Bey'in kızını
alayım derim. Hem o Türkmen bizimle gayet dostluk ve doğruluk eder...)
dedi. Halil Paşa: (N'ola Sultanım!. Hem lâyıktır...) dedi.

Amasya'da Hızır Ağanın hatununu gönderdiler. Yürüdü, Elbistan'a,
Süleyman Bey'e vardı. O vakit Süleyman Bey'in beş kızı vardı. Beşini
dahi ortaya getirdi. Hızır Ağa'nın hatunu, kızları görünce, beğendiği
kızın eline yapıştı. İki gözlerinden öptü. Oradan Hünkâra geldi, haber
verdi. Süleyman Bey'in itaatını, tevazuunu ve kızın eline yapıştığını,
güzelliğini, evsafını, huyunu bir bir anlattı.

Sultan Murad dahi, Hatunun beğendiği kızı kabul etti. Yine tekrar
Hızır Ağanın hatununu ve Anadolu'nun ileri gelenlerinin hatunlarını
Elbistan'a gönderdiler. Kızı almaya Anadolu'da ileri gelen beyler de
birlikte gittiler. Oraya gelince Süleyman Bey karşılarına çıktı. Büyük
hürmetler edüp gelen dünürleri lütufla konağına kondurdu. Usul ve
törelerince konuklarını ağırladı. İşin sonunda kızın elinden tutup
Hızır Ağanın hatununun eline verdiler. Onlar da, bir alayla kızı alıp
doğru Edirne'ye getirdiler.

Hünkâr, gelinin çeyizi ne ise hepsini gördü. Ve: (Hele benim
töremde böyle değildir, bu çeyiz azdır...) deyüp, kendisi padişahlara
lâyık zengin bir çeyiz hazırladı. Gelinin çeyizine daha nice şeyler
ekledi. Düğün yaptı ve etrafın padişahlarını davet etti. Ulema ve
fukarayı topladı. Hepsine padişahın ihsanları sonsuz ve ölçüsüz olarak
yetişti. Gelen ulema ve fukara zengin olup gittiler... Bu düğünün
tarihi hicretîn 853'ünde Edirne'de vaki oldu...

Sultan Murad Han Gazi ki, Sultan Çelebi Mehmed Han Gazi oğludur,
Onun saltanat devri otuz bir yıl oldu. Bu ben Âşıkî Mehmed Derviş
Ahmed, onun gazâlarını, maceralarını, bütün onun halini, yaptıklarını
her birisini gördüm ve bildim. Ama ihtisar ettim, bu kitapta yazdım. Ol
sebepten ihtisar ettik ki bunun yaptıkları dil ile beyan olunmaz. Ondan
sonra nöbet oğlu Fatih Sultan Mehmed'e geçti...)
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:12 pm

ADNAN MENDERES

Bir döneme adını veren siyaset ve devlet adamı. 1895 yılında Aydın'da
doğdu. Annesi çevrenin en köklü ailelerinden olup Ali Rıza Paşa'nın
kızıdır. Babası Ethem Bey ise Aydın'da Tahrirat Kâtipliği görevini
yürüttükten sonra çiftçiliğe başlamıştı. Adnan Menderes, ailesinin tek
çocuğu idi. İzmir ve Aydın'ın işgali sırasında Yunanlılara karşı
kurulan direniş hareketlerine yedek subay olarak katıldı. Ege'nin en
eski ailelerinden Evliyazâdelerin kızı ile evlendi ve üç oğulları oldu.

Politika hayatına 1930 yılında Fethi Okyar'ın kurduğu Serbest
Fırka'ya girerek atılmıştı. Serbest Fırka'nın Ege çevresinde gördüğü
büyük ilgi, Çakır Beyli çiftliğinin sahibi Adnan Bey'i de bu partinin
saflarına çekmişti. Ancak ne var ki Serbest Fırka çok geçmeden
kendisini feshetmişti.

Atatürk, bu partinin yarattığı büyük muhalefet cereyanının ana
sebeplerini aramak için çıktığı Ege gezisi sırasında Aydın'a uğradığı
zaman genç Adnan Menderes'i de tanımıştı. Atatürk, sorduğu sorulara
gayet cesur ve mantıklı cevaplar veren bu gencin üzerinde özellikle
durmuş ve çok geçmeden kendisine Cumhuriyet Halk Partisi'ne katılması
teklif edilmişti. Halk Partisi'ne katılan Adnan Menderes, 1931
seçimlerinde aday gösterilmiş ve milletvekili olarak parlamentoya
katılmıştı.

Adnan Menderes'in Meclis'e girdiği günden 1946 yılında Demokrat
Parti'nin kuruluşuna kadar geçen uzun ve kesintisiz milletvekilliği
hayatı, kendi deyimi ile "Kendi kendini yetiştirme devresi" oldu. Bu
yıllar içinde bir yandan Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirirken bir
yandan da parti ve parlamento içinde Türk sporunun ana problemleriyle
uğraştı. Eski bir sporcu idi. İzmir'de geçen eğitim devresi sırasında
Karşıyaka takımında futbol ve basketbol sporlarıyla meşgul olmuştu.

Kendi kuşağının hükümet koltuklarını paylaştıkları Saraçoğlu'nun
Başbakanlığı devrinde, Toprak Kanunu gibi bazı hareketler Menderes'i
Halk Partisi içinde muhalefet safına itmiş ve sesi duyulmaya başlamıştı.

Adnan Menderes, Celal Bayar'ın bir muhalefet partisi kurma
niyetini açıklamasından sonra, meşhur dörtlü takrire imzasını koyarak
CHP'den gürültülü bir şekilde ayrıldı ve Demokrat Parti'nin kurucuları
arasına katıldı. O günden sonra adı Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat
Köprülü ile birlikte duyulmaya başladı.

1946 seçimlerini Demokrat Parti kazanamamıştı ama Adnan
Menderes'in adı bütün memlekete yayılmıştı. 1950 seçimlerinde Demokrat
Parti'nin iktidara gelmesiyle, Cumhurbaşkanı Celal Bayar tarafından
hükümeti kurmakla görevlendirildi. Adnan Menderes, Demokrat Parti'nin
on yıl süren iktidarının ilk ve son başbakanı oldu.

Menderes enerjik bir başbakan olarak o zamana kadar alışılagelmiş
düzenden dışarı çıkmasını başarmış, halkla ilişkilerini son günlerine
kadar devam ettirmesini bilmişti. 27 yıl iktidarda kalan CHP, DP'nin
tam tersine, çok bürokratlaşmıştı. Ona oranla halka dayanmasını beceren
bir partinin başında Menderes hiç kuşku yok ki büyük ve bulunmaz bir
şansa sahipti.

Ne var ki serbest teşebbüs ve özel sektöre öncelik tanıyan
Menderes politikasının ilk hızı kaybolup birçok eski arkadaşları
Menderes'ten ve partisinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlayınca gittikçe
yalnızlaşan dinamik ve enerjik adamda bir hırçınlaşma başgösterdi.
Ekonomik durum da onun iktidarının ilk yıllarındakinden çok farklı bir
manzara arzediyordu. Ve Menderes ile memleket aydınları arasında
aşılmaz engeller meydana gelmeye başladı.

Nihayet söz, fikir ve basın özgürlüklerini kısıtlayan kanunların
çıkışıyla öğrenci hareketlerinin patlak vermesi Adnan Menderes'i birden
bire güç bir duruma sokuverdi.
İşte Demokrat Parti'nin dört kurucusundan biri genel başkanı ve on
yıllık başbakanı olan Adnan Menderes 27 Mayıs 1960'a böyle geldi.

27 Mayıs Devrimi'yle beraber, anayasayı çiğnemek suçundan bütün
arkadaşlarıyle birlikte Yassıada'da kurulan Adalet Divanına sevkedildi.
Yapılan duruşmalar sonunda suçlu görülerek idama mahkum edildi.

1 yıl 3 ay 21 gün Yassıada'da tutuklu kalan Adnan Menderes,
hakkındaki idam kararının tasdikinden 36 saat sonra 17 Eylül 1961 pazar
günü öğleden sonra mahkumlar adası İmralı'da asılmak suretiyle idam
olundu.

Mezarı, Yassıada'da kurulan Adalet Divanınca ölüm cezasına
çarptırılan iki bakan arkadaşı Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu ile
birlikte İmralı adasından, yıllar sonra İstanbul Vatan Caddesi'ndeki
Anıt Mezar'a nakledildi.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:13 pm

BÎRÛNÎ

Türk-İslam dünyasının yetiştirdiği büyük bilim ve din adamlarından olan
Bîrûnî, bugün İran sınırları içinde bulunan Kas şehrinde 973 yılında
doğdu. Harezm Türklerinden olan ve küçük yaşta babasını kaybeden
Bîrûnî, kabiliyetleri ve zekası ile hemen dikkatleri çekti. Harezmşah
hanedanından meşhur matematikçi Ebu Nasr Mansur, Bîrûnî’yi himayesine
alarak yetiştirdi.

Astronomi çalışmalarına 995’te başlayan Bîrûnî, Harezm civarındaki
Buşkatir’de, güneşin ve gezegenlerin deklinasyonlarını (meyillerini)
tespit etti. Dönemin önde gelen astronomlarıyla birlikte çeşitli rasat
çalışmaları yapan Bîrûnî, 44 yaşındayken Gazneli Sultan Mahmut’un
himayesine girdi ve çalışmalarını burada sürdürdü. 1011’de Kabil’de
çalışmalar yaptı.

Gazneli Sultan Mahmut’un Hindistan seferine, başdanışman ve hazine genel müdürü olarak katıldı.

Hindistan’ın fethinden sonra burada çeşitli ölçümler yapan Bîrûnî,
yerkürenin yarıçapını 6.324.66 kilometre olarak, gerçeğe çok yakın
şekilde hesapladı ve dünyanın yuvarlak olduğunu, tereddüte meydan
bırakmayacak şekilde açıkladı.

Arapça ve Farsça’nın yanı sıra Sanskritçe, İbranice, Rumca, Süryanice
ve Yunanca’yı da öğrenen Bîrûnî, astronominin yanı sıra tıp, fizik,
matematik, tarih, kronoloji, ve din ilimlerinde de büyük ilerleme
gösterdi. Bu bilim dallarında, toplam 196 eser yazdı.

Sahip olduğu bilimsel araştırma metodu sebebiyle, bilim tarihçileri
Bîrûnî’yi, bütün zamanların en büyük mütefekkirleri arasında sayar.
Yerçekimi kanunu konusunda, İngiliz Newton’dan önce incelemeler yapan
Bîrûnî, dünyanın merkezinin cisimleri çektiğini ve bu yüzden, dünya
dönmesine rağmen üzerindekilerin boşluğa fırlamadığını izah etti.

Bîrûnî, 1049 yılında Gazne’de vefat etti.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:13 pm

BABÜR ŞAH

Osmanlı İmparatorluğunun, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında, yüz
ölçümü 8 milyon kilometrekarelik bir araziye sahip olduğu XVI. yüzyıl,
Türk tarihinin altın devirlerinden biridir. Çünkü bu dönemde, 5 milyon
kilometre yüz ölçümü olan Hindistan’da da bir Türk İmparatorluğu
kurulmuş bulunuyordu.

Hindistan; zenginliği, enginliği esrarla dolu bir dünya olarak,
insanlık aleminin hayalinde her devirde yaşamış bir kıtadır. Asırlar
boyunca Hindistan’a bir sel gibi akınlar olmuş, birçok kavimler
Hindistan’ın her bucağında medeniyetler kurmuşlardır. Arîler, Persler,
Büyük İskender ve nihayet Türkler, Hindistan topraklarına girerek
birçok devletler meydana getirmişlerdi. Bu devletlerin içinde
Hindistan’ın en büyük medeniyetini Babür Şah ve oğulları kurmuştur.

Hindistan’ın büyük fatihi Babür Şah Ferganalı bir Türk’tür. Babür, Türk
Barlas Kabilesine mensup olup, Timurlenk’in torunudur. Fergana
hükümdarı Ömer Şeyh Mirza’nın oğludur. 14 Şubat 1483 tarihinde Batı
Türkelinde bulunan Fergana’nın Andican kasabasında dünyaya gelmiştir.

O zamanlar Timurlenk’in kurduğu devlet parçalanmış, torunları ayrı ayrı
devletler kurmuşlardı. Bunlardan Ebu Said, Maveraünnehir’de, Hüseyin
Baykara Horasan’da, Babür’ün babası Şeyh Mirza ise Fergana’da hükümdar
bulunmakta idi. Şeyh Mirza’nın son zamanlarında kardeşler arasında
kavga başlamıştı. Bu iç mücadeleler devam ederken 1494 tarihinde Şeyh
Mirza vefat etti.

Babür Şah, 11 yaşında babasının tahtına oturduğu zaman amcası Semerkant
Hanı Sultan Ahmet ve dayısı Taşkent Hanı Mehmet Fergana’ya hücum
etmekte idiler. Babür, babasının kudretli kumandanları sayesinde bu
tehlikeyi atlattı. Fakat Babür’ün gençlik hayatı, bundan sonra,
tehlikeli ve pek heyecanlı maceralarla geçti. Her hadise, zekî ve cesur
olan Babür’ün tecrübesini arttırmakta idi. Babür, büyük atası Timur’un
muhteşem hükümet merkezi olan Semerkant’ı zaptetmeğe muvaffak oldu.
Fakat Özbeklerin Hanı Şeybânî’ye mağlup oldu. Fergana Hanlığını
kaybedip etrafındaki askerlerin dağılmasını önleyemedi.

Tek başına kalan bu genç Han, Pamir Dağlarına çekildi. Büyük bir
felakete uğramış olmasına rağmen ümidini kesmedi. Yanında bulunan
birkaç kişi ile bir Türk kadınının evinde saklandı. Bu kadının kardeşi,
Timurlenk’le Hindistan seferlerine katılmış ihtiyar bir askerdi. O gün
için aksakallı bir savaşçı olan tecrübeli koruyucusu, durmadan,
Hindistan’ın zenginliğini, buraya ait efsaneleri, Hind’in eski tarihini
her gece Babür’e anlatıyordu. Babür de bunları can kulağı ile
dinliyordu. Edebiyata da ilgisi olan Babür, bu defa tarihe merak sardı.
Atası Timur’un tarihini bularak okumaya başladı.

Ruhunda yepyeni bir mefkure alevlenmişti: Hindistan’ı zaptetmek, orada
büyük bir Türk İmparatorluğu kurmak... Esasen kendisine, yeni bir
devlet kurmak, kurabilmek için lazım olan özellikler mevcuttu. Bu
idealle, Babür; Horasan İllerindeki Türklere haber gönderdi. Kısa bir
süre içinde etrafında 20,000 cesur ve yiğit bir asker kalabalığı
toplamaya muvaffak oldu.

Bu ordu ile Hindikuş Dağlarını aşarak Afganistan’ın merkezi olan Kabil
şehrini zaptetti. Artık, Hindistan’ın kapısında karargahını kurmuş
bulunuyordu. Saka Türkleri, Hun Türkleri, Gazneli Türkler ve hatta
Timurlenk bu noktadan geçerek Hindistan’ı istila etmişlerdi. Babür’ün
talihine yeni bir güneşin doğma zamanı yaklaşmıştı. Kabil’de kendisini
şah olarak ilan etti. Bu sıralarda da en büyük düşmanı olan Şeybanî de,
düşmanları tarafından öldürülmüştü. Böylece Hindistan seferi
hazırlıklarına başlamak için en önemli engel ortadan kalkmış oluyordu.

O zamanlar Hindistan’ın Pencap valisi bulunan Devlet Han, Hindistan’ın
Delhi hükümdarlarından Sultan İbrahim ile bozuşmuş olduğundan Babür
Şah’ı, Hind Seferine teşvik etmekte idi.

Bunun üzerine Babür Şah Delhi Sultanına, bu ülkenin, atası
Timurlenk’ten kendisine miras kaldığını bildirdi. Bu haber Sultan
İbrahim’e ulaştırıldığı sıralarda Babür Şah, Hindistan’a sefer yapacak
olan ordusunu da hazırlamış bulunuyordu. Ordusunda kuvvetli bir de
topçu bataryası vardı. Kuvvetleri 13,000 kişiyi bulmuştu. Hindistan
Hükümdarı Sultan İbrahim’in ordusu ise 100,000 kişi idi. Hind ordusunda
1000 kadar da fil bulunmaktaydı. Türk ordusu Hayber geçidini aşarak
Hindistan’ın Pencap bölgesine girdi. Türk askerleri, ataları gibi çelik
miğfer ve elbiseler giyinmiş, vakurane bir surette, efsaneler diyarı
olan Hindistan içlerine doğru ilerliyorlardı. Türklerin Sind nehri
boylarından ilerlemekte olduğunu haber alan Sultan İbrahim, ordusunun
başına geçti.

İki taraf kuvvetleri, Hindistan’ın Panipat mevkiinde karşılaştılar.

Babür Şah; uzun hortumlu, dev cüsseli fillerin ağır ağır üzerlerine
geldiklerini görünce, bu ağır kuvvetlere mukavemet için ordusunun,
önüne birçok arabalar dizdirip bunları zincirlerle birbirine bağladı.
Aralarına da topları yerleştirdi. Böylece iki ordu 21 Nisan 1526
tarihinde kanlı bir savaşa giriştiler. Kılıçlar oynuyor, kalkanlar ses
veriyor, Türklerin yıldırımı andıran naraları Hindistan semasına
yükseliyordu. Bu yiğit sipahilerin önünde durmak ne mümkündü. Kısa bir
zaman içinde Hind kuvvetleri birbirine karıştı. 25,000 ölü verdiren
Türk askerleri bu savaştan muzaffer olarak çıktılar. Türk süvarileri
kaçanları kovalayarak Delhi şehrine girdi. Aynı yıl içinde Osmanlı
Türkleri de Mohaç Meydan Muharebesini kazanarak bütün Macaristan’ı
fethetmişlerdi.

Babür Şah, Hind’in büyük şehirlerinden olan Delhi’ye girdiği zaman
şehirde bulanan Ulu Cami’de cemaatla birlikte namaz kıldı. Kendisini
Hind Padişahı olarak ilan ettiler. Babür’ün oğlu Humayun da öncü
kuvvetlerle ilerleyerek Hind’in meşhur bir şehri olan Ağra’yı
zaptetmişti. Humayun, Sultan İbrahim’in Ağra’da bir eve sığınmış olan
ailesini esir aldı. Bunlara fazlasıyla saygı gösterdiğinden Sultan
İbrahim’in eşi, bütün mücevherlerini Humayun’a hediye etti. Bu
mücevherler içinde bir tek taş pırlanta vardı ki bu pırlanta Hind Türk
padişahlarının giydiği taca konuldu. Bu pırlantaya Avrupalı kuyumcular
880,000 İngiliz lirası kıymet takdir etmişlerdi. Babür Şah’ın eline
Hindistan’ın hadsiz hesapsız servetleri geçti. Fakat gözü pek tok olan
Babür Şah, bütün bu hazineleri askerlerine dağıttı.

O zamanlar Hindistan’da bir çok Müslüman Hint racaları hükümet sürmekte
idiler. Türkler bu racaları teker teker kendi hakimiyetleri altına
alarak ilk defa Hindistan’ın birliğini temin ettiler. Bu racalarla
mücadele tam beş yıl sürmüştü. Babür Şah, bu zaferleri neticesinde,
Hint-Türk İmparatorluğu’nu kurmaya muvaffak oldu.

Babür Şah iyi ruhlu cömert ve adaleti sever bir Türk hükümdarı idi.
Devlet kuruculukta müstesna bir zekaya sahip olan Türkler, Hindistan’da
da kuvvetli bir devlet teşkilatı kurdular. Hakimiyetlerine aldıkları
çeşitli kavimlerin vicdan ve hürriyetlerine büyük saygı gösterdiler.
Hindistanlılar dinlerinde ve adetlerinde serbest bırakıldı.
Hindistan’ın her bucağında Türk kanunları hakim olduğundan halk saadete
erişti. Bunun neticesi iktisadi hayatta bir faaliyet görüldü.

Türkler zamanında Hindistan’da çok kuvvetli bir medeniyet meydana
geldi. Hindistan’ın her tarafı, imar edilerek mermerden saraylar,
camiler, köprüler ve birçok hayır müesseseleri meydana getirildi.
Hint’in her tarafına yollar açıldı. Benares, Ağra, Delhi şehirleri
cihanın en güzel sanat eserleriyle dolup taştı. Mimar Sinan’ın
kalfaları Hindistan’a gelerek birçok abideler meydana getirdiler. Babür
Şah’tan sonra gelen Türk hükümdarları zamanında yapılan Taç Mahal
Türbesi, Hümayun Türbesi, Türk Sultanı denilen beş katlı Saray ve İnci
Camii, Hindistan’ın en büyük sanat eserleri arasındadır.

Babür Şah, kuvvetli bir şairdi de... Hindistan hatıralarına ait bir de
eser yazmıştır. Buna Babürnâme denilmektedir. Babür Şah, bütün
şiirlerini öz Türkçe ile yazmıştı. Bu şiirlerde canlı, ince ve neşeli
bir ruh hakimdir. Şiirleriyle aşkı pek güzel bir şekilde terennüm
etmiştir. Bir şiirinde şöyle demektedir:

Canımdan başka yâr-ı vefadâr bulmadım
Gönlümden başka mahrem-i esrâr bulmadım
Canım kadar başka dil-i efkâr görmedim
Gönlüm gibi gönlü giriftâr görmedim
Bir rubaisinde de şöyle diyor:
Aşkınla gönül haraptır ben ne ideyim
Hicrinle gözüm pür âbdır ben ne ideyim
Cismim bükülmüştür ben ne ideyim
Canımda çok ıstırap vardır ben ne ideyim.

Hindistan’da büyük imparatorluk kuran büyük devlet adamı ve şair Babür
Şah, 26 Aralık 1530 tarihinde Agra’da ölmüş ve cenazesi sonradan
Kâbil’e götürülerek şehir dışında mükemmel bir türbeye gömülmüştür.

Babürnâme adıyla Çağatay Türkçe’si ile hatıralarını yazdığı eser,
Abdurrahman Han tarafından Farsça’ya ve Pavet de Courteille tarafından
da İngilizce’ye çevrilmiştir. Bundan başka Türkçe ve Farsça şiirleri,
bir aruz risalesi, Mübîn veya Mübeyyen adlı manzum bir fıkıh kitabı da
vardır.

Kurduğu, büyük devlet ise 1858 yılında İngilizlerin Hindistan’ı
istilası ile sona erdi. Aynı topraklar üzerinde bugün, kardeş Pakistan
ve Hindistan hakimiyeti devam etmektedir.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:14 pm

BARBAROS HAYRETTİN PAŞA

Denizcilik tarihimizin en ünlü kaptanlarından birisi de Barbaros Hayrettin Paşa’dır.

Barbaros, 1473 tarihinde Midilli Adasında doğdu. Babası Midilli’ye
yerleşmiş olan Türk sipahilerinden Eceova’lı Yakup Bey’dir. Yakup Beyin
İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adında dört oğlu dünyaya gelmiştir. İshak
ile Oruç büyükleri, Hızır ile İlyas da küçükleri idi.

Hızır, Barbaros Hayrettin adı ile şöhret bulmuştur.

Yakup Bey’in oğulları denizlere açılıp ticaret yapmaya başladılar.
Oruç, Mısır, Trablus ve Şam tarafında, Hızır ile İlyas da Selanik
taraafında ticaret yapmaktaydılar. İshak ise baba yurdunu bekliyordu.
Hızır ile İlyas, Rodos Adasının önünden geçerken karşılarına, korsanlar
çıkıverdi. Bu korsanlar, iki kardeşin mallarını yağma etmek istediler.
Korsanlarla çetin bir mücadele başladı. Fakat bu çarpışmada İlyas şehit
düştü. Hızır da esir edilerek Rodos zindanına hapsedildi. Hızır kısa
bir zaman da korsanların elinden kurtuldu, ticareti bırakarak bu olayın
etkisiyle korsan olmaya karar verdi.

O zamanlar Antalya’da Yavuz Sultan Selim’in kardeşi Şehzade Korkut
valilik yapıyordu. Şehzade Korkut, Hızır’ı himayesine aldı. Ona 18
oturaklı bir perkende verdi. Barbaros yanına aldığı arkadaşları ile
Akdeniz’e açıldı. Arkadaşlarına ilk söz olarak dedi ki :

Kovalayandan kaçmayacağız, kaçanı da kovalamayacağız!

Barbaros kardeşi İlyas’ın intikamını almak için Rodos korsanları ile
birçok çarpışmalar yaptı. Bunları her taarruzunda yenerek intikamını
aldı. Bundan sonra yüzünü İtalya sahillerine çevirdi. Bu sahillerde
birçok gemiler zaptetti. Barbaros kış geldiği zaman Afrika sahilinde
bulunan Cerbe’ye gidiyordu.

Barbaros Akdeniz’de dolaşırken ağabeyi Baba Oruç ise her tarafa büyük
nam salmıştı. Bütün Hıristiyan gemilerini vuruyor, birçok ganimetler
elde ediyordu. Avrupalılar Baba Oruç’a, kırmızı sakalından kinaye
olarak (Barbaros) adını vermişlerdi. Baba Oruç, ölünce bu şöhret
Hızır’a geçerek Barbaros adını aldı.

Barbaros ağabeyi ile birlikte çalıştı. On adet gemileri vardı. Bu iki
kardeş Müslümanlara zulmeden İspanyollara hiç göz açtırmadılar.
İspanyollarla bir savaşta Baba Oruç bir kolunu kaybetti. Artık Barbaros
Akdeniz kıyılarından yalnız başına dolaşıyor, birçok gemileri vurarak
ganimetlerle dönüyordu. Barbaros bir mevsimde 3800 esir ve 20 parça
gemi elde etti.

Yavuz Sultan Selim padişah olunca, Barbaros Hayrettin yeni padişahı
tebrik etmek için, Kemal Reis’in hemşirezadesi Muhittin Reis’le birçok
hediyeler gönderdi. Yavuz Sultan Selim de Barbaros’a iki kadırga ile
bir hil’at ihsan etti. Bundan sonra Borbaros, Cezayir’i hakimiyetine
aldı.

Adeta Barbaros, Kuzey Afrika’nın bir hükümdarı mahiyetinde idi.
İspanyollar Barbaros’u Afrika sahillerinden atmak için Tilmisan’ı zapta
karar verdiler. İspanyollar karaya asker çıkararak, Barbaros
kardeşlerle mücadeleye giriştiler. Bu savaşta, bir kolu olmayan Oruç
Reis ile İshak Reis şehit düştüler. Barbaros, kardeşlerinin şehadeti
üzerine şöyle feryat etti :

Ah, bütün Frengistanı kılıçtan geçirsem, kardeşlerimle yoldaşlarımın intikamını alamam!

Barbaros, bu acıdan sonra artık Akdeniz’e aman vermiyordu. Ünü her yana
yayılmıştı. Askerleri Akdeniz’de şu türküyü söylüyorlardı :

Deniz üstünde yürürüz,
Düşmanı arar buluruz,
Öcümüz komaz alırız,
Bize Hayrettinli derler.

O sıralarda Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı fethetti. Barbaros, Yavuz’a
Kurtoğlu Muslihiddin Reis’i göndererek fethettiği yerleri padişaha
bıraktığını bildirdi. Artık Barbaros’la Avrupalılar hiç başa
çıkamıyorlardı. “Barbaros geliyor!” sözünü duyan karada denize
kaçıyordu. Barbaros sayesinde Türkler Akdeniz’e hakim oldular.
Barbaros’un maiyetine girmiş olan Turgut Reis, Sinan Reis, Salih Reis,
Aydın Reis’ler de her tarafı titretiyorlardı.

Barbaros’un delaletiyle, Cezayir Osmanlılara bağlı bir eyalet oldu. Yavuz Selim de Barbaros’u bu eyaletin Emiri olarak tanıdı.

Yavuz Selim ölünce yerine Kanuni Sultan Süleyman geçmişti. O zamanlar
Avrupa’nın en büyük imparatoru Şarlken idi. Kanuni karadan ve denizden
onun nüfuzunu kırmak için savaşlara girişmişti. Denizlerde, başarı
kazanabilecek tek adam Barbaros olabilirdi. Çünkü o zaferden zafere
koşan bir denizciydi.

Kanuni Sultan Süleyman 1533 tarihinde Cezayir Emiri Barbaros’u
İstanbul’a davet itti. O zamanlar Barbaros’un 18 parça mükemmel
kadırgasıyla bir o kadar da korsan gemileri mevcuttu. Barbaros
donanması ile İstanbul limanına girdi. Barbaros, Kaptan-ı Deryâ’nın
Atmeydanı’ndaki konağına misafir edildi. Ertesi gün Barbaros ve 18
mücahidi Kanuni’nin huzuruna kabul edildi. Hepsi sıra ile ilerleyip
Kanuni’nin elini öptüler. Güneşten tunçlaşmış çehreleri, nasırlı elleri
ve iri vücutları dikkat çekiyordu. Kanuni Sultan Süleyman o dönemde
Akdeniz’de Barbaros’tan sonra en büyük deniz amirali olan Andra
Doria’yı sordu:

Padişahım, o herifin lakırdısı mı olur? Emredin gemilerini havaya uçurayım. Her tarafta arıyorum, ben yaklaştıkça o kaçıyor.

Bu sözlerden hoşlanan Kanunî:

Hızır Bey, sen bu dinin en hayırlı oğlusun. Bundan sonra adın Hayreddin olsun dedi.

Kanuni, Barbaros Hayreddin’i Osmanlı Donanmasının Kaptan-ı Deryalığı’na tayin etti. Bu suretle paşa rütbesini de kazanmış oldu.

Barbaros Hayrettin Paşa, 84 parça gemiden oluşan bir donanma ile
Akdeniz’e açıldı. Barbaros, İtalya sahillerinde birçok kaleler ve
şehirler fethine muvaffak oldu. Bu seferinde Fondi kalesinin
kumandanlarından Vespasyo Kobona’nın genç ve güzel karısı Colya’yı
kaçırmak istedi. Bu kadın Şükûfe-i Aşk lakabı ile şöhret bulmuştu.
Barbaros bu kıza gönül verdi. Fakat kaçırmaya muvaffak olamadı.

Bundan sonra Barbaros Korfo adasını zaptederek, burada birçok
ganimetler ve esirler ele geçirdi. Bunlarla beraber İstanbul’a döndü.
Bu ganimetlerle esirleri padişahın huzurunda bir alay şeklinde geçirdi.
Önde allar giyinmiş iki yüz genç erkek esirin ellerinde gümüş sürahiler
ve kadehler ve onları takip eden diğer otuz esirin sırtında birer torba
altın, daha sonra gelen iki yüz kişinin her birinin omzunda birer kese
akçe bulunuyordu. En sonra 1000 kadar boyunlarından bağlı esirler ise
birer top çuha taşıyorlardı. Bunlardan başka 1000 kız ve 500 oğlan da
bunları takip etmekte idi. İşte Barbaros’un hediyeleri bunlardı.

Akdeniz’de Türk hakimiyetine son vermek üzere Papa III. Pol, Venedik,
Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz hükümetlerinin donanmalarından
oluşan bir deniz haçlı seferi hazırladı. Bu donanma Akdeniz’de Türk
donanmasını tamamen mahvedecekti. Bu muazzam donanma Venedik Dukası
Amiral Andrea Doria kumandasına verildi. Donanma 600 parçaydı. Bu
donanma Preveze önlerinde demirledi.

Barbaros, Andrea Doria’nın büyük bir donanma ile Preveze önlerine
geldiğini duyunca donanmasını hazırladı. Türk donanması 122 parça
gemiden ibaretti. Türk donanması Preveze limanı önünde harp nizamı
aldı. Türk donanması merkez, sağ ve sol kanat olmak üzere üç gruba
ayrıldı. Sağ kanatta Salih Reis, sol kanatta Seydi Ali Reis, ihtiyatta
Turgut Reis ve merkezde Barbaros yer aldılar. Türk donanması yarım
daire şeklindeydi. Haçlı donanması büyük olmasına karşılık, Türklerin
manevî kuvveti pek yüksekti. İlk defa haçlı donanması şiddetli bir
topçu ateşi açtı. Bu topçu ateşine karşılık olmak üzere donanmada
bulunan Mehter takımı savaş parçaları çalmaya başladı.

Türk gemileri ağır ağır düşmana doğru ilerlerken bütün asker Allah!
Allah! sesleri ile etrafı inletiyorlardı. Korkunç bir fırtına halinde
ilerleyen Türk gemilerini gören düşmana bir ürperti geldi. Donanmalar
birbirine yaklaştılar. Top, kurşun her tarafa ölüm saçıyor, gemiler
yanıyor, Türk leventleri elerindeki palalarla dehşet saçıyorlardı. Kısa
bir zaman denizin üstü kanlı cesetlerle dolup taştı. Türk leventleri
önüne gelen gemilere rampa ederek kancalıyorlar, ve ellerindeki
palalar, baltalarla düşmanlarının üzerine atlıyorlardı.

Bu korkunç sahneyi gören gerideki gemiler kaçmaya başladılar. Artık
zaferin yüzü Türk Milletine gülmüştü. Andrea Doria mağlubiyeti kabul
ederek, sakalını yola yola firar etti. İki eline iki gülle alıp
dövünmeye başladı. Fakat iş işten geçmiş, Preveze zaferini Barbaros
Hayrettin Paşa kazanmıştı. Bu savaşta düşmanın 130 parça gemisi
batmıştı. Barbaros Akdeniz’in en büyük deniz savaşını 28 Eylül 1538
tarihinde kazanmaya muvaffak oldu.

Artık Barbaros iyice ihtiyarlamıştı. 4. Temmuz 1546 yılında İstanbul’da
73 yaşında vefat etti. Barbaros’un türbesi Beşiktaş’tadır. Bu türbenin
bulunduğu meydana Barbaros’un bir heykeli dikilmiştir. O, türbesinin de
deniz seslerini dinleyerek ebedi istirahatgahında yatmaktadır.

Fakat o, Türk denizcilerinin bir manevi kudret kaynağı olarak
ebedileşmekte, bu da denizcilerimizin her sene onun türbesi önünde
yaptıkları törenlerle dile getirilmektedir.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

1 sayfadaki 2 sayfası 1, 2  Sonraki

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz