Türk Büyükleri...

2 sayfadaki 2 sayfası Önceki  1, 2

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:14 pm

BİLGE KAĞAN

Bilge Kağan, 683 yılında doğdu. Babası Göktürk Devleti’ni yeniden kuran
İlteriş Kutlug Kağan, annesi İlbilge Hatun’dur. 8 yaşında babasını
yitiren Bilge, 24 yıl boyunca Göktürk Devleti kağanlığı yapan amcası
Kapağan Kağan’ın elinde büyüdü.

Bilge Kağan, amcası öldüğünde yerine geçen oğlu İnal’ı devirerek
32 yaşında Göktürk Devleti’nin başına geçti. Devletin yönetimini ele
alan Bilge’nin ilk işi iyi bir yönetim oluşturmak oldu. Bunun için,
ordunun başına 31 yaşındaki kardeşi Kül Tegin’i, vezirliğe de
Tonyukuk’u getirdi.

Bilge Kağan’ın en büyük hayali milletini yerleşik hayata geçirip onları
şehirlerde oturtmak idi. Ama buna vezir Tonyukuk karşı çıkarak,
“Türkler, Çinlilerin yüzde biri kadar bile değildiler. Su ve otlak
peşindedirler. Avcılık yaparlar. Belli bir yerleri yoktur ve
savaşçıdırlar. Kendilerini güçlü görünce, orduları yürütürler. Güçsüz
bulunca kaçarlar ve gizlenirler. Çinlilerin sayı üstünlüklerini böylece
etkisiz kılarlar. Türkleri surlarla çevrili bir kentte toplarsanız ve
bir kez Çin’e yenilirseniz, onların tutsağı olursunuz ” dedi.

Bilge Kağan, bir dönem de Türkler arasında Budizm’i yaymak hevesine
kapıldı. Tapınaklar yaparak Türkleri Budist yapmak arzusunu taşıdı.
Vezir Tonyukuk, bu düşünceye de karşı çıkarak, Budizm’in insandaki
hükmetme ve iktidar duygusunu zaafa uğrattığını, kuvvet ve savaşçılık
yolunun bu olmadığını, eğer Türk milletinin yaşaması isteniyorsa bu din
ve tapınakların ülkeye sokulmaması gerektiğini söyledi.

Bilge Kağan, çok itibar ettiği Veziri Tonyukuk’un tavsiyelerine uyarak, aklından geçen bu planları yapmadı.

Bilge Kağan döneminde Göktürk Devleti’nin sınırları Çin’in Şan-Tung
ovasından, İç Asya’da Karaşar bölgesine, kuzeyde Bayırku sahasından Ani
ırmağı havalisi ve Batı Demir Kapı’ya (Ceyhun Irmağı’nın yakınında
Semerkant-Belh yolu üzerinde) kadar ulaştı.

Önce veziri Tonyukuk’u sonra kardeşi Kül Tegin’i kaybeden Bilge
Kağan’ı, Çinlilerle işbirliği yapan bakanı Buyrak Cor zehirledi.
Yatağında hasta yatarken, kendisini zehirleten bakan ve yardımcısını
öldürten Bilge Kağan, 25 Kasım 734’de öldü.

Bilge Kağan’ın cenazesi 22 Haziran 735 tarihinde büyük bir törenle defnedildi.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:15 pm

GAZİ OSMAN PAŞA

Her sayfası bir kahramanlık menkıbesi ile dolu bulunan Türk tarihinin
altın yaldızlı bir sayfası da Plevne müdafaasıdır. Öyle bir sayfa ki,
düşman komutanları bile bu sayfa önünde saygı durmuşlardı. Bu sayfayı
yazan, şanlı Gazi Osman Paşa’dır. Gazi Osman Paşa,1832 yılında Tokat’ta
dünyaya gelmiştir. Kendisi Yağcıoğulları diye anılan bir aileye
mensuptur. Babası, memuriyet sebebiyle İstanbul’a yerleşmişti. Küçük
Osman ilk tahsilini bir sıbyan mektebinde yaptıktan sonra, Kuleli
askerî idadîsine girdi. Bu okulu bitirdikten sonra da Harp Okuluna
girerek 1852’de mezun oldu. Ruslarla yapılan Kırım Harbi’nde ve
Rumeli’deki muvaffakiyetlerinden dolayı yüzbaşılık rütbesine yükseldi.
Bundan sonra Erkan-ı Harbiye sınıfına devam ederek Kolağası oldu. Bir
aralık da Bursa vilayeti nüfus yazımına memur edildi.

GAZIOSMA.jpg (10855 bytes) 1861 yılında Hasa ordusunda binbaşı olarak
vazife aldı, Girit isyanında başarılar gösterdi. Bunun üzerine üçüncü
rütbeden bir nişanla albaylığa yükseltildi. Üç yıl sonra da Yemen
isyanını bastırmaya gönderildi. Buradaki üstün başarılarından dolayı
kendisine “paşa”lık rütbesi verildi. Yemen’den dönünce İşkodra ve Bosna
Kumandanlıklarına tayin olundu. Sırp isyanında gösterdiği eşsiz
kahramanlıklarından dolayı da bu defa kendisine Mareşallik rütbesi
verildi. 1877 yılında yapılan Plevne savaşında gösterdiği
kahramanlıklar dolayısıyla dünyaca büyük bir şöhrete kavuştu.

II. Abdülhamit’in tahta çıkışının ikinci yılı Ruslar balkanlara
doğru sarkmak emellerini açığa vurdular. Bu arzularını yerine getirmek
için Londra Protokolünü hazırlattılar. Fakat Türkiye, Londra
Protokolünü reddedince Rus Çarı II. Aleksandr 24 Nisan 1877 tarihinde
Osmanlı İmparatorluğuna harp ilan ederek, ordularıyla Tuna üzerinden
Balkanlara doğru sarkmaya başladı. Birinci Meşrutiyeti ilan etmiş olan
II. Abdülhamit ne yapacağını şaşırdı. Halk arasında ise büyük bir
galeyan baş gösterdi. Gazeteler ateşli yazılar yayınlıyorlardı.Bu harbe
bütün Müslüman devletlerden yardım geleceğini de ilan ediyorlardı.
Hariciye Nazırı Saffet Paşa, Paris Muahedesine imza koyan devletlerden
yardım istedi.Türkiye’nin bağımsızlığını garanti edeceğini söz vermiş
olan devletler şu cevabı verdiler:


“Muahedeler, mürur-ı zamanla hükümden düşerler.”


Böylece, Osmanlı ile Rusya baş başa bırakıldı.Osmanlı
İmparatorluğuna Batı devletlerinin yardım etmediğini gören Ruslar,
ordularıyla 3 koldan hudutlarımızı aşarak Romanya’yı istila edip Tuna
boylarına dayandılar. Rusların Tuna Ordusu Kumandanı Çar’ın biraderi
Nikola idi. Emrinde 250,000 kişilik bir kuvvet bulunuyordu. Rus
generallerinden Malinkov da 60,000 kişilik bir kuvvetle Doğu illerinden
İç Anadolu’ya doğru taarruza geçti. Rus kuvvetlerinin karşısına Gazi
Ahmet Muhtar Paşa geçti. Burada Ruslara karşı Kars ve Zivin zaferlerini
kazandı.Rus Harbi başladığı zaman Gazi Osman Paşa kuvvetleri ile
Vidin’de, Süleyman Paşa da Karadağ sınırlarında bulunuyordu. Tunaboyu
Orduları Kumandanlığına Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Paşa tayin olundu.
Türk Ordusu 186,000 kişiden ibaretti. Rusların Tuna’yı aşıp
Bulgaristan’ı işgal etmeleri üzerine Vidin’de bulunan Gazi Osman Paşa,
Bulgaristan yollarının bir kavşağı olan Plevne’yi Ruslardan önce elde
etmek üzere kuvvetleriyle yaya olarak harekete geçti.

Dünyada benzerine az rastlanır bir süratle Plevne’ye girdi. Orta
Anadolu’nun bu Tokatlı koca Türkü, cihan tarihinde ilk defa olmak üzere
Plevne’nin etrafına boy siperleri açtırdı. Bu siperler tabya usulünde
ilk keşifti. Topçularını ve kuvvetlerini yerin altına aldı. Ruslar ise
meydanda harp ediyorlardı. Cihan tarihinde büyük şan kazanan Plevne
harbi, Ruslara pek çok zayiat verdirdi.Kendilerinin itiraf ettiklerine
göre bazı taburlarda ancak birkaç kişi sağ olarak geri dönebiliyordu.
Rusların attığı mermilerle Plevne şehri alevler içinde yanıyordu. Çoluk
çocuk enkaz altında can veriyorlardı. Her ne yaptılarsa Plevne’yi Gazi
Osman Paşa’nın elinden almanın imkanı olmadı. Rus kumandanı Nikola
deliye döndü. Nihayet Plevne’ye Rus Çarı Aleksandr da geldi. Taarruzla,
Plevne’yi muhasara ederek açlık ve cephanesizlikle teslim almaya karar
verdiler.

Gerçekten zaman geçtikçe Plevne’de açlık başladı. Kadınlar
çocuklar açlıktan ölüyorlardı. Cephane de bitmek üzereydi. Bütün
bunlara rağmen kahramanlığı karakterine yazmış olan Türk oğlu, kuzeyden
akan Rus seline iman dolu göğsünü geriyor, vatanseverliğin destanını
yazıyordu. Plevne’de bu kanlı savaşlar olurken, İstanbul’dan gazilere
bir türlü yardım gelemiyor, diğer taraftan cihanda bir tek el Türk’e
uzanmıyordu. Balkan dağlarının en önemli geçidi olan Şıpka’da Süleyman
Paşa da kahramanlıklar yaratıyordu. Koca bir Çarlığa karşı bir Osman
Paşa ne yapabilirdi.! Nihayet Gazi Paşa muhasarayı yarıp dışarı çıkmaya
karar verdi. Bir gece, Türk kuvvetleri Plevne’den çıktı. Ordunun peşine
çoluk çocuk, Plevne halkı da takıldı. Fakat Bulgar casusları bu
harekatı Ruslara haber verdiler.

Türk kuvvetleri, 10 Aralık 1877 tarihinde Vid nehrini aşacakları
bir sırada Ruslar, Türk kuvvetleri üzerine şiddetli bir topçu ateşi
açtılar. Ordunun üzerine yıldırımlar gibi mermi yağdırdılar. Halk ve
asker birbirine karıştı. Binlerce insan topçu ateşi altında parça parça
oldular. Bu bölge kanlı bir mahşere döndü Nihayet her iki taraf
arasında kanlı bir boğuşma meydana geldi. Bu sırada Gazi Osman Paşa
yaralandı. Üç defa vukua gelen Plevne Muharebesinden galip çıkan
Türkler, dördüncü. Plevne harbinde yenildi. Muhasara 145 gün sürmüştü.

Gazi Osman Paşa’yı bir değirmenin içine götürüp yarasını sardılar.
O esnada iki Rus değirmene gelerek, Osman Paşa’ya: “Kayıtsız şartsız
teslim” dedi. Osman Paşa da, “Bir gün bir güne uymuyor; kaderi ilahî bu
imiş!” dedikten sonra “gazilik” kılıcını düşman generaline teslim etti.
Bu iki general, Osman Paşa’yı ve yaveri Talat Bey’i bir araba ile
Plevne şehrine götürdüler. Yolda Rus Kumandanı General Nikola’ya
rastladılar. General Nikola, Osman Paşa’ya: “Plevne’yi müdafaa etmekte
gösterdiğiniz muvaffakiyetten dolayı sizi tebrik ederim. Bu müdafaa
tarihin en parlak askerlik vakalarından biridir” dedi.

Osman Paşa’yı görmek için koşan Rus subayları, “Bravo Osman Paşa”
diye onu alkışladılar. Birçokları da, “Dünyada büyük bir adam yüzü
gördük...” diye birbirlerine söylediler.Gazi Osman Paşa’yı, Plevne’de
bulunan bir eve götürdüler. Ertesi gün Gazi Osman Paşa’yı, Rus Çarı
İkinci Aleksandr’ın karşısına topallıya topallaya götürdüler.

II. Aleksandr, Osman Paşa’ya :
Silahınızı niçin teslim etmediniz ? diye sordu.
Osman Paşa da :
Devletim bana, ‘düşmanı gördüğün zaman silahını terk etme, onu her
zaman kullan’ diye vermiştir. Beni de buraya kavga için gönderdi...
cevabını verdi.

Çar Aleksandr, bu yüce Türk’ün karşısında çok heyecanlandı ve onun
elini sıkarak şu sözleri söyledi : Plevne’yi kuvvetli müdafaanızdan
dolayı sizi tebrik ederim. Bu müdafaa askeri tarihin en güzel
hadiselerinden biri olmuştur. Siz hakikaten cesur bir askersiniz. Sizin
gibi bir kumandanın kılıcı alınamaz. Burada ve Rusya’da kılıcınızı ve
nişanlarınızı taşımak hakkına sahipsiniz.

On beş gün sonra Osman Paşa’yı esir olarak Ruslar Harkov şehrine
götürüp bir otele yerleştirdiler. Rus kuvvetleri Bulgaristan’dan
İstanbul üzerine akın etmeye başladılar. Nihayet Yeşilköy’e kadar
dayandılar. Rus orduları Kağıthane sırtlarında bir manevra yaptılar.
General Nikola da bir heyetle İstanbul’a gelerek Beylerbeyi Sarayına
gitti ve Osmanlı İmparatoru II. Abdülhamit’le bir görüşme yaptı. Bütün
İstanbul bu mağlubiyet karşısında heyecan içinde kaldı. Avrupalı
devletlerin ve bilhassa İngilizlerin müdahalesiyle Ruslar İstanbul’a
giremediler. Yalnız Yeşilköy’de bu zaferin hatırası için bir anıt
diktiler. Bu harbin sonunda Ayastefanos Anlaşmasıyla, Berlin Anlaşması
imzalanarak Balkan devletleri bağımsızlıklarını kazandılar.

İstanbul halkı, Gazi Osman Paşa’nın esir olduğunu duyunca, Paşanın
evi önünde toplandılar. Osman Paşa’nın oğlunu bir at üzerine
bindirerek, “Paşa’yı karşılayamadık, bari oğlunu gezdirelim...” diye
İstanbul sokaklarında dolaştırdılar. İki ay sonra da Gazi Osman Paşa’
esaretten döndü. O gün İstanbul yerinden oynadı. İkinci Abdülhamit
Osman Paşa’yı Mabeyin müşiri yaparak hiç yanından ayırmadı.

Nihayet, her fani gibi Gazi Osman Paşa da 5 Nisan 1897 tarihinde
65 yaşında olduğu halde hayata gözlerini yumdu. Öldüğü zaman vasiyeti
üzerine Fatih türbesi bahçesine gömüldü.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:15 pm

GAZNELİ SULTAN MAHMUT
Gazneliler Devleti’nin en büyük hükümdarı ve
Hindistan Fatihi Gazneli Sultan Mahmut, 2 Kasım 971 tarihinde doğdu.
İyi bir öğrenim gördü. Büyük bilginlerin elinde yetişti. Mert ve cesur
bir insandı.

Gazneli Mahmut’un babası Sebüktekin, Samanoğulları Devleti’nin Horasan
valisi idi. Sebüktekin cesur ve güçlü bir insandı. Samanoğulları’na
karşı bağımsızlığını ilan etti.

Gazneliler Devleti’nin kurucusu Sebük Tegin’in oğlu olan Gazneli
Mahmut, genç yaştan itibaren devlet idaresinde görev aldı. Babası sağ
iken Horasan valiliği görevini yürüttü.

Babası öldüğü zaman yerine küçük kardeşi İsmail geçmişti. Gazneli Mahmut, küçük kardeşini ortadan kaldırarak hükümdar oldu.

998 tarihinde Gazne tahtına oturan Mahmut, Buhara, Horasan, Herat,
Belh, Bust ve Kabil’i Samanîlerden aldı. Daha sonra, bugünkü Afganistan
ve Belucistan ile Harezm’e kadar tüm Maveraünnehr’i ele geçirdi.
Ardından Rey, İsfahan, Save, Kazvin, Zencan ve Ebher’i alarak, İran
topraklarının büyük bölümüne hakim oldu.

Eylül 1000’de ilk Hindistan seferine çıkan Sultan Mahmut, 1027’ye kadar
Hindistan’a on yedi büyük sefer yaptı. Bu seferler sırasında
Hindistan’da birçok cami yaptıran ve İslâm Dinini öğretmek üzere
alimler yerleştiren Gazneli Sultan Mahmut, İslam Dininin Hindistan’da
yayılıp kabul görmesini sağladı.

Cihangirliği yanında, alim bir kişiliği de olan Sultan Mahmut,
sarayında alim ve şairlere çeşitli konularda sohbet ve tartışmalar
yaptırırdı. Gazneli Sultan Mahmut’un sarayı bir bilim akademisi haline
geldi. Kendisi bilime ve sanata karşı büyük bir sevgi besliyordu.
Zamanında Fars kültürü yüksek bir düzeye ulaştı. Bîrûnî ve Firdevsî
gibi birçok meşhur İran bilgini Sultan Mahmut’un sarayında himaye
gördüler.

Firdevsî’nin meşhur Şehname’si de dahil olmak üzere, devrinin pek çok kitabı Gazneli Sultan Mahmut’a takdim edildi.

Gazneli Sultan Mahmut’un sarayında Türk dili konuşuluyordu. O, Türk
dilin yayılmasını ve gelişmesini sağlamış olsaydı, Türk kültür tarihi
ölmez eserler kazanacaktı. Ancak o, çevrenin ve dönemin etkisiyle Fars
kültürüne önem vererek Farsça’nın çok kudretli eserler kazanmasına
hizmet etti.

Türk İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük hükümdarlardan biri olan
Gazneli Sultan Mahmut, İslam dünyasında yayılma istidadı gösteren sapık
Batınî-Rafızî akımlarına karşı da mücadele etti. İmar faaliyetlerine
büyük önem veren Sultan Mahmut, Gazne’nin yanı sıra Belh ve Nişabur
gibi önemli şehirleri de mamur hale getirdi.

33 yıl hükümdarlık yapan Sultan Mahmut, 1030’da Gazne’de vefat ederek, burada defnedildi.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:16 pm

MELİKŞAH

İran’da hüküm süren Türk Selçuk hükümdarlarının üçüncüsü ve en
büyüğüdür. 1054 yılında İsfahan’da doğmuş, 1092 yılında Bağdat’ta 38
yaşında iken ölmüştür. Babası Alp Arslan’ın vurulması üzerine 1072’de
18 yaşında tahta geçti.

Önce amcasının isyanını bastırarak Maveraünnehir ile Harzem’i ele
geçirdi. Ünlü vezir Nizamülmülk, Melikşah’ın gerek tahta çıkmasında,
gerekse zaferlerinde önemli bir rol oynamıştı. Anadolu’nun dörtte üçü
Melikşah zamanında elde edilmiş ve Suriye’de büyük başarılar
kazanılmıştı.

1076’da Kudüs Fatımîler’den, 1085’te Antakya, iki yıl sonra da
Urfa Bizanslılardan alınmıştır. Halep ve Şam da onun döneminde Selçuk
idaresine geçmişti. Devletin hudutları Kaşgar’dan ve Seyhun mecrasından
Akdeniz, Kızıl Deniz ve Umman Denizi’ne kadar genişlemişti. Bağdat’taki
Abbasi Halifeleri de tamamıyla Selçuk İmparatorluğu’nun emri altında
bulunuyordu.

Yirmi sene hüküm süren I. Melikşah, cesareti gibi zekası ile, ilim
sevgisi ve edebî seviyesiyle de tanınmıştır. Kendisi gibi bir Türk
soyundan gelmiş olan Veziri Nizamülmülk ile birlikte hem bir çok
memleketler almaya, hem de nehirlere köprüler, şehirlere kaleler ve su
yolları gibi birçok eserler yapmaya muvaffak olmuştu.
Büyük İran şairi Ömer Hayyam onun sarayında himaye görmüş o devrin büyük fikir adamlarındandır.

Melikşah, Bağdat’ta bir rasathane kurmuş ve 1086 yılında başlayan
ve dünyanın güneş etrafında dönmesi esasına dayanan bir takvim inkılabı
yapmıştı ki buna “Celalî Takvimi” adı verilir.

Sarayında Türkçe konuşulmakla birlikte edebî dil Farsça idi.
Kendisinin pek güzel rubaileri vardır. Celaleddin Melikşah’ın
Berkiyaruk, Sencer, Mehmet adlı üç oğlu vardı ki üçü de hükümdarlık
yapmışlardır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:16 pm

KOCA YUSUF

Ününü bütün dünyaya yayan büyük pehlivan. 1857 yılında Şumnu'nun
Karalar köyünde doğdu. Ufacık bir çocukken köyde danalarla boğuşmaya
başladı, sonra kispeti ayağına geçirip güreşmeye koyuldu. Ünü önce
Deliorman'ı, sonra Kırkpınar'ı kapladı. Türk güreşinin gelmiş geçmiş en
büyük pehlivanı olarak ortaya çıktı. Avrupa ve Amerika'da yaptığı bütün
güreşleri kazandı. 1898 yılında Amerika'dan dönerken bindiği vapurun
batması sonucu öldü. Mezarı dahi yoktur.

Koca Yusuf yalnız Türk güreşinde değil, güreş dünyasında da büyük
bir zirvedir. Er meydanları Koca Yusuf'u, güreş tarihimizin en büyük
pehlivanlarından biri olan ve 26 yıl Kırkpınar'ın başpehlivanlığını
elinden bırakmayan ünlü Kel Aliço'nun karşısında tanıdı ilk kez.
27'inci yılda da başpehlivanlığı rakipsiz alacağını umarak Kırkpınar'a
gelen Kel Aliço burada “Başa güreşeceğim” diyen Deliormanlı Yusuf
isminde körpe bir çocukla karşılaştı.

Herkes er meydanlarının pek yaman kurdu Kel Aliço'nun bu “tüysüz
kızan”ı karşısına çıktığına pişman edeceğini umuyordu. Ancak
Deliormanlı Yusuf, öylesine yaman bir güreş çıkarıyordu ki, buna Kel
Aliço da şaşırmış ve güreş alemindeki meşhur gaddarlığını dahi ortaya
koymaktan çekinmemişti.

Ancak saatler uzayıp gittiği halde Aliço neticeyi lehine
çeviriyordu. Üstelik ilerlemiş bir yaşta bulunan ünlü pehlivanda
yorgunluk alametleri başgöstermeye başlamış ve durumu tehlikeye
düşmüştü. 26 yılın başpehlivanı Aliço'nun böyle bir pehlivana yenilerek
güreş dünyasındaki tahtını kaybetmesine kimsenin içi razı gelmiyordu.
Havanın kararmasını fırsat bilenler güreşi yarıda bıraktırmak
istediğinde Aliço'nun gür sesi er meydanını kapladı:

– A be burası Kırkpınar'dır... Er meydanıdır buncağaz. Burada yenişene
kadar güreş tutulur. Zift fıçıları, çıralar ne güne duruyor? Tutuşturun
oncağazları... Pişmiş güreş bırakılır mı hiç? Bu kızancağıza yenilmek
kaderimde varsa bırakın yensin beni... Hem ben artık bu er
meydanlarından çekileceğim. Aliço'yu yenmek talihini bir daha bu
Yusufcağız nerede bulacak?

Aliço'nun bu sözleri Yusuf'u öylesine duygulandırmıştı ki, gözyaşlarını
tutamadı ve büyük ustanın eline sarılıp öptükten sonra titrek bir sesle
ona adetâ yalvardı:

–Ustaların ustası, pehlivanların pehlivanı, koçyiğit ağam benim! Gel
bırakalım şu güreşi. Sözlerinle yendin sen beni. Elimde ayağımda derman
komadın. Bu söylediklerinden sonra ben seni tutamam gayri. İstersen sen
tut beni, vur sırtımı yere...

Aliço da meydanı çevreleyen kalabalığı teşkil edenler gibi çok
duygulanmıştı. Nerede ise ağlayacaktı. Deliormanlı Yusuf'un alnına
sıcak bir bûse kondurdu:

– Bu meydan bundan sonra senindir artık. Senin gibi bir pehlivan ortaya
çıktıktan sonra gözüm arkada kalmadan ayrılacağım buralardan. Ödül de,
başpehlivanlık da senindir. İkisine de güle güle sahip ol. İkisi de
sana helal olsun oğul, dedi.

Ve o günden sonra Türk güreşinde Koca Yusuf'un devri başladı. Er
meydanlarında kasırgalar yaratıp rakip tanımayan bir kuvvet olarak
ortaya çıkan ve yalnız cüssesinden ötürü değil, güreş değerinden ötürü
de “Koca” sıfatını alan büyük Türk pehlivanı yenecek rakip bırakmadı.
Bunu fırsat bilen açıkgöz organizatörler onu Avrupa'ya
götürdüler.Avrupa'dan sonra Amerika'da yaptığı güreşleri de kazanan ve
dünyanın en ünlü pehlivanlarını sıraya dizen Koca Yusuf'a Amerika'da
milyoner bir kadın aşık olmuştu. Bu kuvvet ilahından çocuk sahibi olmak
istiyordu. Yusuf bunu işittiği zaman, “Ben buraya damızlık gelmedim”
diye kükredi.

Avrupa ve Amerika'daki güreşlerinden 800 altın kazanmıştı Koca
Yusuf. Bunları kemerine yerleştirip Fransız bandıralı La Buorgogne
varupu ile yurda dönerken bindiği gemi Atlas Okyanusu'nda sis yüzünden
İrlanda bandıralı Cromartyshre gemisiyle çarpıştı. 721 yolcunun
bulunduğu La Buorgogne, kaşla göz arasında sulara gömülüvermişti.

Bu kez denizin içinde bir panik başlamıştı. Denize dökülenler,
filikalara atlayıp canlarını kurtarmak istiyorlardı. Koca Yusuf da can
havliyle bir filikanın kenarına yapışmıştı. Filika'da bulunanlar onun
heybetli vücudu ile sandalı devirmesinden korktular. Önce yüzüne,
kafasına kürekle vurmayı denediler. Fakat dev yapılı adamın çelik
pençeleri sanki filikaya kilitlenmişti. Yarılan kafasından ve
suratından akan kanlar posbıyıklarının üzerine doğru iniyordu. Onun bu
hali filikada bulunanlara daha büyük bir dehşet vermişti. İçlerinden
canavar ruhlu bir tanesi filika içinde bulunan ve ipleri kesmek için
kullanılan ufak bir baltayı kaptığı gibi o çelik pençelere vahşi bir
ihtiras içinde rastgele indirmeye başladı. Bileklerinden kesilip kopan
o çelik pençeler gevşedi ve Koca Yusuf'un o dev vücudu Atlantik
Okyanus'unun derinliklerine doğru gümülüp gitti...
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:16 pm

KILIÇARSLAN
Türk tarihinin büyük kahramanlarından biri de Kılıçarslan’dır.
Kılıçarslan Anadolu Selçuklu Sultanlığı’nın kurucularından olup; Haçlı
ordularına karşı Anadolu’yu ve hatta bütün İslam alemini müdafaa eden
bir Türk hükümdarıdır. Vatan topraklarının nasıl müdafaa edilmesi lazım
geldiğini, bu uğurda yaptığı kanlı mücadelelerle bütün insanlığa ispat
etmişti.

Kılıçarslan olmamış olsaydı, belki bugün Anadolu’da bir Türk
hakimiyeti yerine bir Latin devleti mevcut bulunacaktı.Anadolu kıtası;
26 Ağustos 1071 yılında Alpaslan’ın Bizanslılarla yaptığı Malazgirt
Meydan Savaşı ile fethedilmişti. Bu fetih üzerine Horasan ellerinde
bulunan birçok Oğuz Türkmen oymakları, Anadolu’nun çeşitli yerlerine
yerleşmişlerdi.

Anadolu’nun kuzey bölgesinde Oğuzların Bozok kabileleri, güney
bölgesinde de Üçok kabileleri yurt tutmuştu. Büyük kütleler ise Orta
Anadolu’yu doldurmuştu. Bunların çoğu Kınık kabileleri idi. İlk etapta
Anadolu’ya bir milyon Türkmen gelmişti. Bunların bir kısmı hayvan
sürülerine sahip olduklarından Yörük kaldılar. Bir kısmı da toprağa
yerleşerek çiftçi oldular. Ancak, Anadolu’nun Marmara kıyıları henüz
Bizanslıların elinde bulunuyordu. Marmara havzasının fetihlerine
Kutulmuş oğlu Süleyman ile kardeşi Mansur gönderilmişti.

Bu iki kardeş, Anadolu’nun fetih olunmamış kısımlarını Türk
topraklarına katarak Anadolu Selçuklu Sultanlığı devletini kurdular.
Fakat bu iki kardeş birbiriyle uğraşmaya başladılar. Bunun üzerine
büyük Selçuklu Hakanı Melikşah, Mansur’un üzerine Porsuk Bey ve
kuvvetlerini gönderdi. 1077 tarihinde Mansur mağlup edilerek öldürüldü.
Melik Şah, Anadolu’nun idaresini Sultan unvanıyla Kutulmuş oğlu
Süleyman’a bıraktı. İşte, bu şekilde Anadolu Selçuklu Sultanlığını
kuran Aslan’ın torunu Kutulmuş oğlu Süleyman oldu. Anadolu’da bu devlet
1077 yılında kuruldu. Anadolu Selçuklularından on yedi hükümdar
gelmişti.

Kutulmuşoğlu, Konya şehrini merkez yaparak Bizanslılarla savaşlara
girişti. İznik şehrini fethettikten sonra burayı merkez yaptı. Bir
müddet sonra Antakya’yı da fethetti. O zaman Melikşah’ın kardeşi Tutuş
ile harbe girişerek yenildi. Bu olay onu olumsuz olarak çok etkiledi ve
sonunda intihar etti.

Kutulmuşoğlu Süleyman’ın ölümü ile Anadolu’da karışıklıklar baş
gösterdi. Beyler her tarafta bağımsızlıklarını ilan ettiler.
Süleyman’ın oğlu Kılıçarslan, Büyük Selçuklu İmparatoru tarafından
hapse atılmıştı.

Anadolu’nun karışıklığını ancak Kılıçarslan düzene koyabilirdi.
Dört yıl sonra Kılıçarslan, Melikşah tarafından Konya’ya gönderildi.
Kılıçarslan babası zamanından kalan büyük kumandanları başına topladı.
İznik şehrini tekrar zaptederek burayı kendisine merkez yaptı. Bundan
sonra bağımsızlık hevesinde bulunan bütün beyleri ortadan kaldırdı. Bu
suretle babasının elde ettiği bütün toprakları tekrar ele geçirdi. Bir
donanma yaparak Çanakkale Boğazı önlerindeki adaları birer birer
fethetti.

Kılıçarslan çok yiğit, aynı zamanda pek cesur bir hükümdardı.
Anadolu’nun birliğini kurmaya muvaffak oldu. Bu sebeple şöhret ve namı
her tarafa yayıldı. Kılıçarslan’ın en büyük amacı Bizanslıların elinden
İstanbul’u almaktı. Bu amacına ulaşmak için Marmara kıyılarında bir
tersane kurup çok sayıda harp gemileri yaptırdı. Türklerin bu
hazırlığını gören Bizanslılar telaşa düştüler.

O zamanlar Bizans tahtında Yedinci Mihal Dükas bulunuyordu.
Türklerin kara ve deniz kuvvetleriyle başa çıkamayacağını anlayınca,
Roma’da oturan Papa Yedinci Greguvar’a elçiler gönderdi. Papaya, batı
devletlerinin yardımına muhtaç olduğunu bildirdi. Eğer bu yardım
gelmezse, İstanbul Türklerin eline geçecek ve Doğu Roma İmparatorluğu
tarihe karışacaktı. Papa, Ortodoksların Katolik kilisesine müracaatını
kendi menfaatine uygun buldu. İleride bu iki kilisenin birleşeceğini
düşündü. Bu sebeple Batı Avrupa devletlerinden 40,000 kişilik bir ordu
toplanılarak İstanbul’a gönderilmesi için çok çalıştı. Fakat muvaffak
olamadı.


Bizans’ı korku sardığı sıralarda, Kılıçarslan durmadan
donanma yaptırıyor; bir an öne İstanbul’u Türk topraklarına katmayı
arzu ediyordu. O devirde Avrupa’da dinî taassup çok şiddetli idi.
Papazların halk üzerinde büyük tesirleri vardı. Bütün papazlar,
Hazret-i İsa’nın doğduğu mukaddes Kudüs şehrini İslamların elinden
kurtarmak için halkı haçlı seferine teşvik ediyorlardı. Bilhassa
Fransa’da kurulmuş olan Kloni tarikatının halk üzerinde etkisi büyüktü.

1095 tarihinde Fransa’nın Klermon şehrinde Papa İkinci Urban,
ruhanî bir meclis topladı. Bu meclise on dört başpiskopos, iki yüz elli
piskopos, dört yüzden fazla papaz katıldı. Ayrıca birçok da şövalye
bulundu. Bu ruhanî meclis, Kudüs’ün İslamlardan alınmasına karar verdi.
Bu işe ön ayak olan Piyer Lermit adında bir papazdı. Buna Yoksul Gotye
adında bir şövalye de katıldı. Bunların teşvikiyle Avrupa’da büyük bir
haçlı ordusu hazırlandı. Bu sel Anadolu’ya akmak üzere idi. Bu seli
Kılıçarslan nasıl durdurabilecekti?

Haçlı ordusunun sayısı altı yüz bin kişi idi. Haçlı ordusu
muhtelif Hıristiyan milletlerinden kurulmuş olup, içinde ihtiyarlar,
gençler ve kadınlar da bulunuyordu. Hepsi göğüslerine birer kırmızı Haç
takmışlardı. Bu haçlı ordusunun önünde eski Cermen efsanelerinde
mukaddes sayılan bir Keçi ile bir de Kaz bulunuyordu. Bu insan seli
Batı Avrupa’dan yaya olarak Bizans’a geldi. Bizans imparatoru bu
kalabalıktan ürkerek bunların hepsini Anadolu yakasına geçirtti.

Kılıçarslan, Anadolu’ya çıkan bu korkunç afet karşısında
soğukkanlılığını muhafaza etti. Neye mal olursa olsun, bu müstevli
kuvvetlere karşı Türkün öz yurdu olan Anadolu’yu müdafaa etmeğe ant
içti. Kılıçarslan, bu büyük kuvvetlere karşı bir gerilla harbi yapmaya
karar verdi. Türk kuvvetlerini muhtelif çetelere ayırdı. Şehirlerde
bulunan halkı dağlara ve yaylalara çıkarttı.

Ambarlarda ne kadar zahire varsa yaktı ve suları da zehirletti.
Selçuk askerleri baskın halinde grup grup haçlıların üzerine atılarak
ilk çıkan kafileyi bir anda imha etti. Fakat arkadan daha büyük
kuvvetler Anadolu’ya çıktılar. Kılıçarslan o büyük kuvvetleri de
Eskişehir ovasında yıprattı. Bundan sonra kuvvetleriyle Çorum’a
çekildi. Bu durum karşısında bütün Anadolu Türkleri top yekün silaha
sarıldı. Saadetini yıkanlarla kanlı mücadelelere girişti. Bu tarihte
eşine az rastlanır bir vatan müdafaası idi. Askerî kıtalar her tarafta
bir şimşek gibi çakıyorlar; düşmanın yurt tutmasına imkan
bırakmıyorlardı. Anadolu şehir ve kasabalarında büyük bir yangın vardı.

Bu kıyametin içine girenler de şaşırıp kaldılar. Bunlar nasıl bir
millet! Vatanlarını canla başla ne şekilde müdafaa ettiklerini görüp
öğrendiler. Nihayet haçlılar kırıla kırıla bir geçit bularak Kudüs’e
gidip bir Latin Krallığı kurdular. Fakat güzel Anadolu’da
yerleşemediler. Çünkü buranın bekçileri yüksek vatansever ve kahraman
Türklerdi. Kumandanları da Kılıçarslan gibi cesur bir yiğitti.



Türkler bu şekilde Anadolu için kan döktüler. Bu sebeple Anadolu
toprakları Türkün kanıyla yoğrulmuş bir ana vatandır. Kılıçarslan’ın
haçlılara karşı kazandığı zaferler onun adını Türk tarihinde ebediyen
yaşatmaya kafi gelmiştir. Onun hayatı büyük destandır. Tarih onun
(Ebulgazi) unvanını vermişti.

Sekiz buçuk ay süren bu kanlı mücadeleden sonra Birinci
Kılıçarslan Konya Sarayına yerleşti. Bir sabah sarayından çıkıp bir
meydanda toplanmış binlerce esirin arasından geçerken bir ses yükseldi.


-Bizler ne olacağız?
Kılıçarslan sesin geldiği tarafa baktı. Bu sözü söyleyen genç ve güzel bir esir kızdı. Ona:
-Kimsin, ne istiyorsun? Diye sordu.
Esir kız:
- Savaşta esir düşen Efon Ejyid’in kız kardeşi İzabella’yım. Bir an önce vatanıma dönmek istiyorum! Dedi.

Kılıçarslan şöyle mukabele etti:
-Biz Türkler, yurdumuzda oturanlara çıkıp gidin! demeyiz, ve yurdumda
din ve adetiniz üzere hür yaşayabilirsiniz. Fakat arzu ettiğiniz gün de
yurdunuza dönebilirsiniz. Ben vatan hasretini takdir edenlerdenim...

Hiç beklemediği şekilde bir cevapla karşılaşan dilber Fransız kız, hem
hayrette kaldı, hem de çok sevindi. Kılçarslan, yiğit olduğu kadar da
yakışıklı bir Türk delikanlısı idi: bu esire Kılıçarslan’ın yüzüne
dikkatli bakarak:
-Sizi nerede ziyaret edip minnet ve şükranlarımı bildirebilirim? Diye sordu.
-Her saat, nerede bulunursam!

Meydana toplanmış olan bütün esirler Türk Hakanının bu yüksek
kalpliliğine hayran kaldılar. Teşekkür makamında hepsi birden boyun
kestiler. Kılıçarslan bütün esirlere harçlık verilmesini emretti.
Eğlence yerlerine gitmelerine de izin verdi. Bir müddet sonra da bu
haçlı ordusunun esirleri grup grup memleketlerine iade edildiler. Bu
kanlı mücadeleden muzaffer çıkan Kılıçarslan sarayında eşi Sevindik
Hatun ve çocukları Şehinşah ve Mesut adlı iki oğlu ve Aydın adındaki
kızı ile mesut ve tatlı günler yaşadı.

Fakat Kılıçarslan, Suriye’de yaptığı bir savaştan dönerken 1106 tarihinde Fırat Nehrine düşerek boğuldu.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:17 pm

KARACAOĞLAN

XVII. yüzyılda yaşamış saz şairlerindendir. Bu şairler, sazlarını asıp
köy köy dolaşır, kahvelerde, meydanlarda, düğünlerde şiir söylerlerdi.
Onun için bunlara halk şairi denirdi. Karacaoğlan da Güney illerinden
çıkma bir halk şairidir.1606 yılında Adana'nın Fersak köyünde
doğmuştur. Sailoğullarındandır. Bu aile o yörede hâlâ yaşar. Küçük
yaşta saz çalıp şiir söylemeye başladı. Yeniçeri Ocağı'na girdi.
Savaşlara katıldı. Dîvân’ı vardır.

Karacaoğlan derlerdi adına. Çünkü çok esmerdi. Adana'nın yanık
yüzlü, bağrı yanık delikanlılarındandı. Bir de sevgilisi vardı ki, gece
gibi kömür gözlü, kara saçlı, kara tenliydi. Karacaoğlan ona, “Karakız”
derdi, o da ona “Karacaoğlan” derdi. Köy kızları, Fersaklılar,
Kozanlılar, Bahçe ilçeliler, Karacaoğlan'la Karakız'ın sevdasını
çekemezlerdi.Sadece onlar değil, Kozanoğulları da çekemezlerdi
Karacaoğlan'ın bunca sevilmesini. Günün birinde, güçleri yettiği için
onu öldürtmek istediler. Karacaoğlan baktı ki postu deldirecek, kalktı
bir kış günü, sazını boynuna astı:

İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül hayran olmuş

Gezer Elif Elif diye... sözlerini diline dolayıp yollara düştü. Çıkış o
çıkış... Bir daha ne Karakız'ın yüzünü görebildi, ne Fersak'a
dönebildi. Ama Elif'in aşkı yüreğini yakardı. Her gittiği yerde; her
baktığı kızda Elif'i görürdü sanki. Karacaoğlan, dolaşa dolaşa Van'a
kadar gitti. Oradan Irak'a geçti. Oradan Arabistan'ı dolaştı. Oradan
İran'a girdi. Her gittiği yerde korundu, her gittiği yerde insanların
gözdesi oldu. Koşma, türkü, mâni, varsağı, kayabaşı, üçleme, ağıt,
güzelleme, koçaklama, destan gibi her türden şiir söylemişti. En çok on
birli heceyle yazmıştı. Bu, onun bağlamasına daha uygun geliyordu. Sazı
üzerinde çırpmayı bir kere gezindirdi miydi, arkası sökün ediveriyordu.

Kolay ve rahat söyleyişi nedeniyle şiirleri hemen halkın hâfızasına
yerleşiyor, bir daha da silinmiyordu. Bu sebeple içtenlikle söylenmiş
olan bu deyişler, yüzyıllar boyu halk arasında Yunus ilâhileri gibi
söylenir oldu.

Başka şairler ondan esinlendiler, hattâ onun diline yatkın şiirler
söylemek için yanıp tutuştular. Çoğu zaman beceremeyince de onun adının
yerine kendi adlarını koyuverdiler. Böylece, Karacaoğlan'ın olup da
başkasının adına söylenen çok şiir vardır.Karacaoğlan deyişlerini daima
sade, tertemiz bir Türkçe ile dile getirdi. Aruz veznine kulak asmadı.
Coştu, söyledi. Çaldı, dinletti. Gerek sazının çırpması, gerek sözünün
inceliğiyle, adı Anadolu'nun dört bucağında efsaneleşti.

Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sinemi yakar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye

Yüzyıllar sonra cönkleri ele geçen Karacaoğlan'ın asıl kişiliği
üzerine, ciltler dolusu kitaplar yazıldı. Karacaoğlan günümüzde de
bütün canlılığı ile dile getirilir ve halkın en sevdiği ozanlar
arasında gönüllerde yaşar.

Karacaoğlan 1674 yılında öldü.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:18 pm

NASREDDİN HOCA



Türk esprisinin büyük zekâsı, tanınmış halk filozofumuz Nasreddin
Hoca'yı, yalnız Türk toplumu değil, doğudan batıya her millet sever.
Herkes, bu büyük halk filozofunun her devirde aktüalitesini koruyan,
güzel fıkralarına hayrandır.

Tarihî kaynakların verdiği bilgilere göre, Nasreddin Hoca, Anadolu
Selçukluları devrinde, 1206 yılında, bugün Eskişehir'e bağlı Sivrihisar
ilçesinin Hortu köyünde doğmuştur. İlk öğrenimini Hortu'da bir süre
babası Abdullah Hoca'nın medresesinde yapmış, çocukluk yıllarını Hortu'
da geçirmiştir. Söylentilere ve onun gerçek fıkralarından çıkarılan
sonuçlara göre, Hortu'da çıkan kıtlık yüzünden ailesi ile birlikte
Sivrihisar'a yerleşmiş, öğrenimini burada sürdürmüştür.

Sivrihisar, o zamanlar Selçuklu devrinin küçük, fakat şirin bir
kasabasıdır. Küçük Nasreddin, minareyi ilk kez burada görmüş,
arkadaşlarıyla hamama gitmiş, bahçelerden çağla yolmuştu. Onun,
hamamdayken yumurtladıklarını söyleyen çocuklara karşı horoz taklidi
yapması, ağaçtan meyve çalarken bahçe sahibinin yakalaması, (Ağaçta ne
yapıyorsun?) sorusuna (Ben bülbülüm) diyerek bülbül gibi ötmesi, sonra
da bahçe sahibine (kusura bakma, acemi bülbül bu kadar öter) cevabını
vermesi, Sivrihisar'daki çocukluk anıları arasındadır. Nasreddin Hoca
bir zaman sonra, öğrenimini ilerletmek amacıyla, başşehir Konya'ya
yolcu olmuştur.

Nasreddin Hoca, Konya'da bir medreseye yerleşmiş ve öğrenimine
başlamıştır. O günlerde başından bir olay geçer. Şehirde bıçak taşıma
yasağı vardır. Bir gece şehrin Subaşı'sı, Nasreddin Hoca'nın üzerinde
koca bir kasatura bulunca, Nasreddin: (Kusura bakmayın!. Ben medrese
öğrencisiyim. Bu kasatura ile de kitaplardaki yanlışları kazırım.) diye
özür diler. Subaşı'nın: (Bir yanlış için bu kadar uzun kasaturaya ne
lüzum var?) demesi üzerine en güzel cevabı verir: (Kitaplarda bazen
öyle yanlışlar var ki, bu kasatura bile az gelir!).

Nasreddin Hoca'nın Konya'da medrese öğrenimini tamamladıktan
sonra, bir ara gölge kadılığı yaptığını görüyoruz. Gölge kadıları,
tecrübeli hâkimlerin yanında çalışan ve bazı küçük davalara bakan kadı
adaylarıdır. Odun kıran bir adamın karşısında (hınk) diyen birinin
oduncudan hak istemesi, vermeyince mahkemeye baş vurması, Nasreddin'in
bu davayı görürken, bir kese parayı şıngırdatarak: (Hadi sen de
paraların sesini al) diye hüküm vermesi, onun kadılık günlerindeki
anılarından biridir.

Bir süre sonra kadılıktan ayrılan, üstadı, büyük bilgin Seyid
Mahmud Hayranî'nin Akşehir'e yerleşmesiyle Konya'yı terk eden ve
Akşehir'e göçen Nasreddin Hoca, artık kişiliğini bulmaya ve usta bir
sosyolog gözüyle olaylara neşter vurmaya başlar.
Nasreddin Hoca'yı bundan sonra, Akşehir'de gösterişsiz yaşantısı
içinde, dert çeken, uman, isteyen, efkârlanan, sonunda efkârını bir
nüktede boğan bir halk adamı olarak görüyoruz.

Bir ziyafete yeni kürküyle gitmiş. gördüğü itibar üzerine (Ye
kürküm ye!.) deyişinde insanı yalnızca dış görünüşü ile değerlendiren
toplumun, doğuran kazan hikâyesinde aç gözlülüğün, Akşehir Gölü'ne
yoğurt çalarken: (Göl yoğurt tutar mı?) diyenlere karşı: (Ya bir
tutarsa!.) cevabındaki gerçek yönleri...

Bir gün kürsüye çıkıp ta: (Ey ahali ne söyleyeceğimi biliyor
musunuz?) diye sorduğunda, çevresindekilerden bazılarının "biliyoruz"
bazılarının da "bilmiyoruz" cevabını vermeleri üzerine: (O halde
bilenler bilmeyenlere öğretsin!.) diyerek kürsüden inmesi, az ders mi
insanoğluna? Eğitimin temel yapısı, bilenin bilmeyene öğretmesi demek
değil midir?
Akşehir'deyken Moğol şehzadesi Keygatu ile aralarında geçen, sonraları
yanlışlıkla Timur'a mal edilen olaylar, pek iyi bilinen fil hikâyeleri,
Akşehir'de medrese hocalığı yaptığı günlerde tanınmış mollası İmad ve
yanından hiç ayırmadığı sevgili eşeği Bozoğlan, Nasreddin Hoca'nın
yaşantısında önemini her zaman korumuştur.

Eşeğinden düştüğü zaman gülenlere: (Ne gülüyorsunuz yahu,
düşmeseydim zaten inecektim) deyişi, yitirdiği eşeğini türkü söyleye
söyleye ararken, bunun nedenini soranlara: (Bir umudum şu dağın
ardında, orada da bulamazsam, o zaman seyredin bendeki ağıtı...)
cevabını vermesi, onun renkli ve çok yönlü yaşantısının anekdotları
arasında yer alır.

Nasreddin Hoca, Akşehir'de evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır.
Onun iki kızından Fatma Hatun ile Dürr-ü Melek'in mezar taşları, son
yıllarda bulunmuş ve Akşehir Müzesine kaldırılmıştır.

Hani bir fıkrası vardır. Nasreddin Hoca bir gün, çeşmeden su
doldurması için kızlarından birinin eline bir testi verir, sonra da
testiyi kırmaması için sıkı sıkı tembih ederek yanağına bir tokat
indirir. Bunu görenler Hoca'ya çıkışırlar (Kızın ne suçu vardı da
tokatladın?) Hoca'nın cevabı ibret vericidir: (Testiyi kırmaması
için... Kırdıktan sonra, tokat atmışım, atmamışım ne önemi var? Önceden
vurursam, dikkat eder, kırmaz...) Mezar taşlarının birinin üzerinde
Dürr-ü Melek'in resmi de bulunmaktadır.

Nasreddin Hoca, yaşının seksene yaklaştığı bir sırada, 1284
yılında Akşehir'de ölmüş, mezarı üzerine altı sütuna oturan kubbeli bir
türbe yaptırılmıştır. Kubbenin altında, Nasreddin Hoca'ya ait mermer
bir sanduka görülür. Bu sandukanın baş tarafındaki kitabede, Hoca'nın
ölüm tarihi olan 683 Hicri yılı, tuhaflık olsun diye ters yazılmıştır.
Burada, her yönü açık olan Türbeyi kilitleyen Selçuklu devri kilidi,
bir sembol olarak yer alır.
Nasreddin Hoca'nın ölümü, onun yeniden doğumu olmuştur. Onun, toplumun
temeline oturan sağlam fikir yapısı, her geçen yılla geçerli olmuş,
yüzyıllar onu daha dinç, daha diri yapmış, şöhreti, Türkiye sınırlarını
da aşarak dünyayı sarmıştır. Nasreddin Hoca bugün tüm insanlığın
malıdır.

Akşehirliler, çok sevdikleri Nasreddin Hocaları için her yıl
Temmuz ayında festivaller düzenler. Bu festivallerde, Nasreddin
Hoca'nın ağzından bir türlü huzura kavuşamayan dünyamıza, iyilik ve
mutluluk mesajları yayınlanır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:18 pm

SÜLEYMAN ŞAH

Osmanlı Türkleri, Oğuzların Bozok kolundan Kayı boyuna mensupturlar.
Kayıhan, Günhan’ın oğludur. Kayı kelimesi ise dağdan inen sel, tipi,
çığ manasına gelmektedir.

Oğuzlar, Oğuz Han’ın neslinden gelen en temiz bir soydur. Bunlar
Müslümanlığı kabul edince, Türkmen adıyla adlandırılırlar. Türkler,
Avrupalı kavimler gibi beyaz ırka mensupturlar. Moğollarla katiyen bir
alakaları yoktur. Oğuz Türkleri beyaz tenli, kumral saçlı, ela gözlü,
kuvvetli vücutlu yüksek ahlaka sahip insanlardır. Hürriyet ve
istiklallerine aşık bir millet olduklarından, tarihin hiçbir devrinde,
esaret boyunduruğuna girmemişlerdir.

Oğuzların cihan tarihinde devletleri 3000 yıldan beri devam
etmektedir. Oğuz Türkleri, Hun Türkleri, Göktürk İmparatorluğu,
Selçuklu İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere devamlı
olarak dört büyük imparatorluk kurmuşlardır. İlk üç imparatorluğu
Çinliler ve Moğollar, daimi akınlarıyla yıkınca bu defa Oğuz Türkleri
Osmanlı İmparatorluğunu kurdular.

Osmanlı Devleti’ni kuran Türklerin atası Kayaalp oğlu Süleyman Şah’tır.
Osmanlıların Oğuz Han’a kadar şu silsilenameleri eski yazma tarihlerde
kayıtlıdır. Osman Gazi’den itibaren Ertuğrul, Süleyman Şah, Kayaalp,
Kızılboğa, Baytar, Iğla, Kutluğ, Doğan, Kaytun, Sungur Tekin, Bakı,
Sunka, Yakı Timur, Basak, Göktürk, Oğuz Han, Kara Han olmak üzere
şecereleri devam etmektedir. Bu şecere 155 batın olarak kabul
edilmektedir.

Osmanlı Oğuz Türklerinin ana yurtları Orta Asya’da bulunan Tanrı Dağı
yöresi idi. Bu üst yurda Türkler “Günortaç”, doğu taraflarına “Hatay”,
batı taraflarına “Horasan”, kuzeylerine de ”Kıpçak” illeri denilirdi.
Bütün yurtlarının tümünde de “Turan” ülkesi adını vermişlerdi. İstiklal
ve hakimiyet mefkurelerinin adı da “Kızıl Elma” olup, müstakbel bir
vatanın ideali idi.

Türk dilini konuşan bütün oba, oymak ve boylara genel olarak Türk
derlerdi. Türk kelimesi, kuvvetli ve güzel manasına gelmektedir. Oğuz
kelimesi ise kutlu kabileler manasınadır. Asil soydan gelen Oğuzlara
Budun dillerini konuşan ve kültürlerini kabul eden kavimlere de Ulus
derlerdi. Budun’lara Akkemik, Ulus’lara da Karakemik adı verilirdi.

Türkler ana cevherin muhafazasına çok dikkat ederlerdi. Çünkü devlet
kuran, hakimiyet sağlayanlar asil kanı taşıyanlardı. Hakimiyetlerine
aldıkları kavimlerle kan bağından çekinirlerdi. Fakat onları dinlerinde
ve dillerinde serbest bırakırlardı.

Hükümdarlık, kumandanlık, idarecilik yalnız Türklere verilir, diğer
kavimler yalnız ticaret işlerinde serbest bırakılırdı. Bütün tarih
boyunca varlıklarını, dillerini muhafaza etmekle koruyabilmişlerdir.

Orta Asya’da bir kol olarak yaşayan ve beyaz tenli olan Türkler, Asya
kavimlerinin en medenîsi ve ahlakça da en üstün birer Asya
centilmeniydiler. Türklerin güzelliklerine bütün Asyalı kavimler
hayrandırlar. Türkmen güzeli ilahi bir güzellik sembolüdür.

Türklerin ilk büyük devletini Günortaç elinde Oğuz Han kurdu. Bu
devlete Hun İmparatorluğu denildi. Fakat bu devlete Oğuz Devleti demek
daha doğrudur. Bu devlet Kore’den Hazar Denizi’ne kadar geniş
topraklarda 26 devleti idaresine aldı. Fakat bu imparatorluk Çinlilerin
tazyiki ile yıkıldı.

Bu devletin yerine VI. Asırda “Bumin Han”, Göktürk İmparatorluğunu
kurdu. Bunlar, ilk öz Türkçe kitabeler bırakan bir Türk kavmidir. Bu
dikili taşlara Orhun Kitabeleri adı verilmektedir. Bu devleti de
Çinliler yıktılar. Fakat Göktürklerin bir kolu olan Uygurlar bir devlet
kurarak, Türk hakimiyet ve medeniyetini devam ettirdiler.

Uygurlar dünyada ilk defa matbaayı icat eden ve kağıdı bulan bir Türk
kavmidir. 840 tarihinde Uygurların tazyiki ile Oğuzların büyük
kitleleri Horasan iline yerleştiler. Bu bölge Seyhun ve Ceyhun
nehirleriyle Hazar Denizi arasında kalan arazidir. Araplar bu bölgeye
Maveraünnehir adını vermişlerdir. Oğuzların bir kısmı Rusya ovalarını
aşarak Balkanlara ve bir kısmı da Bizanslılar zamanında Anadolu’ya
geldiler. Fakat bunların hepsi Hıristiyanlığı kabul ettiler.

Ancak balkanlara yerleşen Oğuzlar; Bulgarlar, Sırplar ve Boşnaklara
karıştılar. Horasan illerine yerleşen büyük Oğuz kitleleri göçer evli
olarak yaşıyorlardı. Araplar Horasan illerini istila ederek bu zengin
ülkeyi yağmaya koyuldular. Oğuz Türkleri Araplara hakim olmak emeliyle
X. asırda kütleler halinde Müslümanlığı kabul ettiler.

Artık Oğuz Türkleri; Güneş, Ay ve Çobanyıldızı’na ibadet edilen
Şamanizm dininden İslam dinine girdiler. Cenab-ı Hakkın birliğine
Hazret-i Muhammed’in elçi olduğuna ve Kur’an-ı Kerim’e inandılar.

İşte bu Müslüman Oğuzların “Kınık” kabilesi başbuğlarından Selçuk Han,
Selçuklu İmparatorluğunu kurdu. Ön Asya ve Avrupa siyasi tarihinde
büyük roller oynayan Müslüman Türklerin hakimiyeti meydana geldi.
Selçuklu İmparatorluğu Horasan, İran, Arabistan ve Anadolu’yu
fethederek, büyük bir Müslüman imparatorluğu oldu. Selçuklu Türkleri,
Arap kavimlerine hakim olmakla beraber, Müslümanlık adına Avrupa
kıtasından gelen Haçlı ordularıyla çarpıştılar. İran ve Anadolu’da
yüksek bir Türk medeniyeti meydana getirdiler. Nihayet Selçuklu
Devleti, XIV. asrın başında Moğolların tazyiki ile yıkıldı. İşte bu
devletin yerine de Oğuzların bir kolu olan Kayhan kabilesi Osmanlı
İmparatorluğunu kurmağa muvaffak oldu.

Oğuzların Kayihaniler kabilesi, Horasan ilinin Mahan ovasında bulunan
Merv şehri dolaylarına yerleşmişlerdi. Kayihaniler birçok oba ve
oymaklardan oluşan büyük bir Oğuz aşiretiydi. Bunlar göçebe değil,
göçer-evliydiler. Yani bu aşiret tam teşkilatlı bir seyyar site halinde
bulunmaktaydı.

Oğuzların sosyal bünyeleri üçe ayrılmaktadır. Bir kısım Oğuzlar toprağa
bağlı çiftçiler, ikinci büyük kısım ise sürü sahibi yörükler, bir kısmı
da muhtelif sanat kollarıyla meşgul olan sanatkar Türklerdi.
Sanatkarlar ve esnaf kısmı ahîlik teşkilatına bağlıydılar. Bu aşirette
ayrıca “Horasan Erenleri” denilen alimler ve “Başbuğ” denilen
kumandanlar da bulunmaktaydı.

Oğuzların başında Han dedikleri devlet reislikleri bulunmaktaydı. Han
olabilmek için ana ve babanın Türkmen olması lazımdı. Türk babadan
gelen şehzadelere “Tekin”, Türk anadan gelen han kızlarına da “İnal”
denilirdi. İşte ancak bu töreye uygun olanlar han veya hakan
olabilirlerdi. Bu gelenek Osmanlı Türklerinde Kanuni Sultan Süleyman’a
kadar devam etti. Bu Oğuz aşiretinde birçok da saz şairleri vardı.
Bunlara ozan adı verilirdi. Ellerindeki sazlarına da Kopuz denilirdi.
Ozanlar milli günlerde Oğuzname’den parçalar okurlardı. Milli
bayramlarına da Şölen adı verilirdi; o gün yemek yenir ve kımız
içilerek eğlenilirdi.

Horasan ilinde Selçuklulardan sonra Harzemşahlar saltanat sürmüşlerdi.
İşte, o zamanlar Kayıhan aşiretinin başbuğu Kayaalp oğlu Süleyman Şah
idi

Kayihaniler, Mahan ovasında mesut yaşıyorlardı. Fakat Orta Asya’da
devlet kuran Moğol Han’ı Cengiz; büyük bir ordu ile bütün batı
Türkeli’ni istila etti. Harzemşahlarla kanlı savaşlara girişti. Türk
Ellerinin zengin şehirlerini yağma edip halkı işkencelerle katle
başladı.

Şerefname adlı tarihte şunlar yazılıdır:

“Osmanlılar; Selçuklular gibi Oğuzlara mensuptur. Bunlar Horasan’dan
Anadolu’ya gelmişlerdir. Bunların bu tarafa gelişlerindeki sebep,
Cengiz Han’ın zulümleri yüzünden bu havalinin darmadağın olmasıdır.
Bütün musibetler her tarafı sardı. Bu felaketi her taraf duydu...”

Habibü’s-Siyer adlı eserde de şunlar yazılıdır:

“Cengiz Han, Merv şehrinde bir katliam yaptırdı. Seyit İzzeddin adında
birisi Merv şehrindeki ölülerin sayılmasına memur edildi. Yanına birkaç
katip de verildi. Ölülerin sayılması on altı gün devam etti; 300.000
ölü sayıldı. Bu, korkunç bir manzaraydı. Güzel kızlar ve çocuklar esir
edildi. Diğer şehirlerde her askerine 25 kişi düşmek suretiyle taksim
ederek halkı katlettirdi...”

1220 tarihinde Horasan Elleri, Cengiz Han’ın vahşetiyle kana boyanırken
Süleyman Şah, 50.000 hane Türkmeni yanına alarak konak konak ilerlemek
suretiyle Van Gölü civarındaki Ahlat şehrine geldi. Beraberinde 80.000
yiğit asker vardı. O zamanlar Ahlat’ta Türkler oturmaktaydı.
Hükümdarları “Balaban Bey” di. Bu durum Horasan’dan Anadolu’ya umumi
bir göç idi.

Süleyman Şah, aşiretiyle beraber 25 Şubat 1221 tarihinde Ahlat’tan
kalkarak Erzincan taraflarına doğru yola çıktı. Amasya’da birkaç gün
kalarak bu bölgede bulunan Gürcüler ve diğer kavimlerle savaştı. Fakat
bu ülkede büyük bir mera bulamadı.

O sıralarda Halep’te bulunan Eyyubî Devleti şubelerinden bir hükümdar,
Haçlılarla çarpışmak üzere Süleyman Şah’ı Halep’e davet etti. Kayaalp
oğlu Süleyman Şah, bütün ağırlıklarıyla ve oymaklarıyla beraber
Amasya’dan yola çıktı. Elbistan taraflarından ilerliyordu. Nihayet
önlerine Fırat Nehri çıktı. Bu nehrin geçitlerini bilmiyorlardı.
Süleyman Şah atını Fırat Nehrinin akarsularına sürdü. Fakat atı bu
coşkun suyun akıntısına mukavemet edemedi.

Süleyman Şah da ayağını üzengiden kurtaramadı. Sular Türk’ün atası
Süleyman Şah’ı alıp gitti. Birkaç defa atıyla batıp çıktıysa da onu
kurtaramadılar. Aşiret halkı feryada başladılar.

Süleyman Şah boğulmuştu. Askerler onun cesedini sudan çıkardılar. Onu,
otağına koyarak, etrafında dokuz defa dönmek suretiyle gözyaşları
içinde yas tutular. Bütün aşiret halkı, babasız kalan çocuklar gibi
gurbet ellerinde mahzun kaldılar. Süleyman Şah’ın cesedini Raka
kasabası civarında bulanan Caber Kalesi’nin önüne bir türbe yaparak
oraya defnettiler.

Bu suretle Süleyman Şah, 10 Kasım 1228 tarihinde bu türbeye gömüldü. O
zamanlar bu mezara “Türk Mezarı” adını verdiler. Öldüğü zaman altmış
yaşındaydı. Asıl adının Türkçe Sülemiş olması ihtimali çok kuvvetlidir.
Süleyman Şah’ın mezarı, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti topraklarına
verilmiştir.

Süleyman Şah’ın beklenilmeyen bu ölümü karşısında Kayı’lar şaşırıp
kaldılar. Kubur adlı bir su başında konakladılar. Oğulları arasında bir
anlaşmazlık çıktı. Dört oğlundan Sungur tekin, Gündoğdu; Horasan iline
gitmeye karar verip o tarafa gittiler. Diğer oğullarından Dündar ve
Ertuğrul ise dört yüz kırk dört hane halkını alarak Erzurum civarındaki
Pasinler ovasındaki Sürmeliçukur’a giderek yaylak kurdular. Bir müddet
sonra da Ankara’ya gelerek Karacadağ’a yerleştiler. Arkasından Ertuğrul
Gazi, Anadolu Selçuklu Sultanı tarafından Söğüt’e Uçbeyi tayin olundu.
Onun oğlu Osman Bey de Osmanlı Devletini kurdu.

Oğuzların, atalarımız olan Kayihanîler aşiretini Anadolu’ya getirip yerleştiren Süleyman Şahtır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:19 pm

ŞAH İSMAİL

İran Safevi Devleti'nin kurucusu olan Şah İsmail, 1487 yılında doğdu.
Babası Şeyh Haydar, Şirvan hükümdarı Ferruh Yesar ve ona yardım eden
Akkoyunlu hükümdarı Yakup Bey'e karşı yaptığı savaşta öldü.

Üç yıl hapis hayatı yaşayan Şah İsmail, esaretten kurtulduktan sonra
mücadelelere girişti. 1500 yılına kadar süren bu mücadelelerden sonra
Şah İsmail, babasının katili Ferruh Yesar'ın üstüne yürüdü. Bakü'yü ele
geçirdi ve 1502'de Akkoyunlu hükümdarı Elvend'i Nahçivan yakınlarında
yenerek, ülkesinin bir kısmını ele geçirdi. Buradan Tebriz'e giderek
taç giydi ve "Şah" unvanını kazandı. 1502 kışını Tebriz'de geçiren Şah
İsmail, ilkbaharda Fars ve Irak'ı daha sonra da Acem hükümdarı Murad
Bey'i yenerek Şiraz'ı aldı. 1507'de Erçiş, Ahlat ve Bitlis'i de alarak
Elbistan'a kadar ilerledi.

Kısa zamanda devletinin sınırlarını genişleten Şah İsmail, iki güçlü
rakiple karşı karşıya geldi. Bunlar doğuda Özbekler, batıda
Osmanlılardı. Şah İsmail, Osmanlı Devletini yıkmak için Anadolu'yu
karıştırmayı düşünüyordu. Osmanlı şehzadeleri arasındaki saltanat
mücadelesinin yoğun olduğu bir dönemde, Şah İsmail'in Anadolu'ya
gönderdiği Nur Ali Halife, kendisine katılan Türkmen süvarileri ile
Tokat'a girdi. Burada Şah İsmail adına hutbe okuttu. Ayrıca Şahkulu'da
Antalya'da bir isyan başlattı.

Yavuz Sultan Selim tahta geçince, taht mücadeleleri bitti. Yavuz Sultan
Selim ilk olarak Anadolu'daki Şah taraftarlarına karşı harekete geçti.
Anadolu'daki Şah İsmail taraftarlarını ortadan kaldıran Yavuz Sultan
Selim, savaş hazırlığı yapmaya başladı. Hazırlıklarını tamamlayan Yavuz
Sultan Selim, 23 Ağustos 1515'de Çaldıran Ovası'nda yapılan savaşta Şah
İsmail'i yendi. Bu yenilgiden sonra eski cesaretini kaybeden Şah
İsmail, günlerini ayrı ayrı şehirlerde geçirdi.

1524'de ölen Şah İsmail, Erdebil'de Şeyh Safiyüddin'in yanına gömüldü.

Şair de olan Şah İsmail, Hatâyî mahlasıyla Türkçe tasavvuf şiirleri yazdı.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:19 pm

SULTAN VELED
Anadolu Selçukluları devrinde, bugünkü Karaman,
Lârende adıyla tanınıyordu. Bir gün Lârende'ye sevinçli bir haber
ulaşmıştı. Ailesi ile birlikte Horasan'ın Belh şehrinden göçen ve
birçok yerleri dolaştıktan sonra Anadolu'ya yönelen Sultan'ül-Ulema
Bahaeddin Veled, oğlu Mevlâna Celâleddin'le birlikte, Lârende'ye
geliyorlardı. Haber kısa sürede bütün şehre yayıldı. Lârende Valisi
Emir Musa, şehrin ileri gelenleri ile birlikte, Bahaeddin Veled'i
karşılayarak sarayına davet etti.

Hiç bir şehirde, hiç kimseye yük olmak istemeyen ve medreseden başka
bir yere inmeyen Bahaeddin Veled, burada da Emir Musa'nın davetini
reddetti. Kendisine uygun bir medrese gösterilmesini rica etti. Emir
Musa, yıllardır adını duyduğu bu şöhretli konuğa, hemen bir medrese
yapılmasını emretti. Kısa sürede medreseyi tamamladılar. Bahaeddin
Veled, ailesiyle birlikte medreseye yerleşti.

Bu sırada Mevlâna genç bir bilgin olarak babasının derslerine devam
ediyor, gece gündüz okuyor, araştırıyordu. Bahaeddin Veled ile birlikte
Belh şehrinden göçen ve Karaman'a yerleşen has müritlerinden Şerafeddin
Lala'nın Gevher Hatun adında güzellikte eşsiz, melek huylu bir kızı
vardı. Bahaeddin Veled, bu kızı, oğlu Mevlâna Celâleddin için istemiş,
ihtiyar Lala, bunu bir mutluluk sayarak hemen kabul etmişti. Mütevazi
bir düğünle, her ikisinin nikâhları kıyıldı. Bu mutlu evlenmeden bir
süre sonra, 24 Nisan 1226 da Mevlâna Celâleddin'in bir oğlu dünyaya
geldi, adını Sultan Veled koydular.

Mevlâna'dan sonra Mevlevîliğin kurucusu, tanınmış bilgin ve şair, büyük
mutasavvıf Sultan Veled'in yaşantısı, Karaman'da böyle başlamış, iki
yıl sonra da, Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad'ın daveti üzerine,
tüm aile, başkent Konya'ya gelip yerleşmişti.

Sultan Veled, Konya'da büyümüş, öğrenimini Konya'da tamamlamıştı. Onun
fikir ve eserlerinde Mevlâna'nın etkisi büyüktür. Babasının yakın
dostları olan Şems-i Tebrizî, Selâhaddin-i Zerkubî, Çelebi Hüsameddin
gibi tasavvuf bilginlerinin sevgisini kazanan Sultan Veled, bu ulu
kişilere içtenlikle bağlanmış, onlara sonsuz bir saygı beslemiştir.

Öyle ki, Mevlâna'nın ölümünden sonra, babasının yerine kendisi
oturmamış, bu makama, babasının can dostu Çelebi Hüsameddin'i uygun
görmüştü. Çelebi Hüsameddin, 1284 yılında ölmüş, bu kez Mevlevî
topluluğunun ısrarı üzerine Mevlevîlik postuna ancak o zaman oturmuş,
Mevlevîliğin kurucusu olmuştur.

Sultan Veled, ölüm tarihi olan 1312 yılına kadar, oğlu Ulu Ârif
Çelebi'yle birlikte, Mevlâna'nın fikirlerini yayan, eserlerini tanıtan
bir mürşid olarak Mevlâna’yı temsil etmiştir. Devrin sultanları ve
devlet ileri gelenlerince de sayılmış ve sevilmiş, Anadolu'da başlayan
“Türkçecilik” akımına da uyarak birçok şiirlerini Türkçe yazmıştır.
Onun kaside ve gazellerinin bulunduğu, Divân'ından ayrı olarak,
İbtidânâme, Rebabnâme, İntihânâme ve Maârif adlı dört büyük eseri
vardır. Bu eserlerinde Mevlâna'nın üslûbunu, fikir ve düşüncelerini
bulmak mümkündür.

Sultan Veled'in Türkçe şiirlerinde, çağdaşı ve fikirdaşı Yunus Emre'nin
akıcılığı, coşkunluğu ve berraklığı bulunmamakla birlikte, XIII. yüzyıl
sonlarında başlayan, Anadolu'daki Türkçecilik akımına oldukça önemli
katkıları vardır. Türkçe, bir şiirinde şöyle seslenir:

Senin yüzün güneşdür yoksa aydır
Canım aldı gözün dahi ne aydır
Benim iki gözüm bil ki canımsın
Beni cansız koyasın sen bu keydür

Gözümden çıkma kim bu yer senindir
Benim gözüm sana yahşi saraydır
Ne oktur bu ne ok kim değdi senden
Benim boynum süngüydü şimdi yaydır.

Sultan Veled'in İbtidâname adlı eserine Sultan Veled Mesnevisi de
denir. Veled bu eserinde, Mevlâna'yı ve onun dostlarını anlatmakta ve
eserinin önsözünde şöyle demektedir:

(Babam, yaratılış ve huy bakımından bana en fazla benzeyen sensin
sözüyle beni kardeşlerinin, müritlerin ve bilginlerin arasından
seçmişti. Ona benzemeye çalıştım. Kendisi şiirler söylemiş, divânlar
meydana getirmişti. Ben de onun gibi bir divan meydana getirdim. Sonra
dostlar, Mevlâna'ya uyup bir divân tertip ettin, Mesnevi yolunda da ona
uyman gerektir dediler. Ona benzemek için bu işe başladım.)

Görüldüğü gibi, Sultan Veled, ömrü boyunca babası Mevlâna Celâleddin-i
Rûmî'nin izini izlemiş, onun yolundan gitmiş, ona benzemek istemiştir.

11 Kasım 1312 Cumartesi gecesi, 86 yaşındayken hayata gözlerini
kapadığı zaman, dostları onu babasının sağ tarafına gömmüşlerdi. Bugün
Konya'da Mevlâna'nın Türbesindeki altın işlemeli sanduka, hem
Mevlâna'yı hem de Sultan Veledi örtmektedir.

Sultan Veled, Anadolu'da doğan fikir güneşleri arasında seçkin yerini
her çağda korumuş, özellikle Mevlâna'nın eserlerini çoğaltan,
fikirlerini yayan ve Mevlâna hayranlarını Anadolu'da küme küme bir
araya getiren bir teşkilâtçı olarak Mevlevî tarihinde büyük önem
kazanmıştır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından NarkoZ Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:20 pm

hacker gerçekten ama gerçekten harika bir paylaşım yapmışsın ağzım resmen açık kaldı çok yararlı olmuş eline sağlık dostum..

_________________


avatar
NarkoZ
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 320
Nerden : υηкησωη
Kayıt tarihi : 28/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından sezeer Bir Ptsi Mart 03, 2008 2:20 pm

saol
avatar
sezeer
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 1289
Yaş : 107
Nerden : Catland
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://www.narko.zforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Büyükleri...

Mesaj tarafından Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

2 sayfadaki 2 sayfası Önceki  1, 2

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz