Türk Mitolojisi

1 sayfadaki 2 sayfası 1, 2  Sonraki

Aşağa gitmek

Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:28 pm

Tukyu(Asena)

Tukyu' larin atalari Çinli' lerin (si-hayi) dedikleri bati denizi
sahillerinde otururdu. Komsu hukumdarlardan bir bunlarin yurdunu
basarak, kadin, erkek, cocuk ve onlerine gelenleri kilictan gecirdi.
Bunlardan ancak on yasinda bir erkek cocuk kalabildi. Bu da elleri,
ayaklari kesilmis olarak bir batakliga atildi. Cocuk orada acliktan,
yaralarindan akan fazla kandan olmek uzere iken, bir disi kurt gelerek,
ona bir parca et getirdi. Kurt her gun boyle yaparak cocugu besledi.
Çocugun yaralari iyilesti. Yasi ilerleyince kurt bundan gebe kaldi.

Atalarini olduren hukumdar bir sure sonra bu cocugun sag kaldigini
haber aldi. Cocugu oldurmek uzere aratti, buldular. Hukumdar cocugun
bulundugu yere birisni gonderdi. Bu adam batakliga geldigi zaman
cocugun yaninda bir kurt gordu, sasirdi. Adam ikisini de oldurmek
istedi. Fakat bir tanri onlari korudu. Kurt cocugu sirtlayarak bati
denizinin dogu tarafina gecirdi. (Kao-cang) yakinlarindaki daglardan
birinde bulunan magaraya goturdu. Magaranin arkasinda bereketli bir ova
vardi. Ovanin her tarafi yalcin kayalarla cevrilmisti. Kurt burada
sakat delikanlidan on cocuk dogurdu. Bunlardan biri aile adi olan
(Asena)' yi aldi. Bu cocuklar buyudukleri zaman magaradan cikarak
civardaki oymaklardan birer kiz kacirdilar. Bunlari magaralarina
goturduler. Bu kizlarla evlendiler.

Birkac nesil gecince bunlar cogaldi. Iclerinden (A-Hien-Se) adli birisi
baslarina gecerek magarada cikardi. (Kin-San) daglarina giderek
yerlestiler, (Cu-Cen) tatarlarina baglandilar. Bu daglarin tepelerinden
biri takya seklinde oldugundan kendilerine bu anlamda (Tu-Kyu) adini
verdiler. Asillarina delalet etmek uzere de bayraklarina bir kurt basi
yaptilar.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:28 pm

DokuzOguz-OnUygur
(Agactan Dogan cocuklar)

Dokuzoguzlar' in atalari olan bir hakanin iki guzel kizi vardi. Bunlar
ancak tanrilara layikti. Babalari insanlardan ayri bulundurmak icin bu
kizlari, yaptirdigi bir kulenin icine koydurdu ve yalvararak tanriyi
cagirdi.

Bunu uzerine tanri bir boz kurt olarak geldi, kizlarla evlendi.
Tanrinin bu kizlardan Dokuz Oguz ile On Uygur evladi oldu. Bunlar
zamanla cogaldilar.

Bu Dokuzoguzlar'dan tureyenler Kumlanco adi verilen ulkede oturdular.
Burada Hulin adinda bir dag vardi. Bu dagdan Tugla ve Selenka adinda
iki irmak akardi. Bu irmaklarin arasinda da iki agac vardi. Bu
agaclarin biri Kayin, oburu de Çam idi. Bir gece bu agaclarin uzerine
gokten nur indi. Gun gectikce agaclardan birinin karni sisti. Dokuz ay
on gun sonra agacin karninda bir kapi acildi. Iceride agizlarinda gumus
emzikler bulunan bes cocuk gorundu.

Daha cocuklar dogmadan bu agaclarin etrafinda gumusten bir daire
turemisti. Agaclardan muzik sesleri geliyordu. Oradaki Dokuzoguzdan
tureyen Türk'ler bu cocuklari buyuttuler; adlarini Sungur Tekin, Kutur
Tekin, Tukak Tekin, Or Tekin, Bugu Tekin koydular. Bunlar onbes yasina
gelince, baba ve analarini sordular. Halk onlari iki agacin yanina
goturdu: Iste bunlardan bir babaniz, biri de ananizdir) dediler.
Çocuklar bu agaclara saygi gosterdiler. (Sevgili anamiz ve babamiz)
diye onlara sarildilar. O zaman agaclar da dile gelerek evlatlari
hakkinda hayirli duada bulundular.

Nihayet bir gun halk toplanarak, Bugu Tekin' i hakan sectiler. Cunku
Bugu Tekin hem zeki hem de her boyun dilini, obalarinin sayisini
biliyordu. Bunun uc kargasi vardi ki her yerden olup biteni haber
verirdi.

Bugu Tekin bir gece ruyasinda; beyazlar giyinmis, elinde beyaz bir asa
tutan ak sakalli bir adam gordu. Bu adam fistik seklindeki (Yesim Tasi)
denilen tasi gosterdi: (Turkler bunu ellerinde tuttukca dort bucaga
hakim olacaklardir) dedi.

Bugu Tekin ve Gök Kizi:

Bugu Tekin bir gece otaginda uyumakta iken, birden bire pencerenin
acildigini, iceriye gokten gelen guzel bir kizin girdigini gordu. Bugu
Tekin neye ugradigini anlayamadigindan gozlerini kapayarak uyur gibi
yapti. Kiz, Bugu Tekin'i uyandirmak icin cok calisti, bir turlu
uyandiramadi. Umidini keserek pencereden cikti, gitti.

Ertesi gece kiz yine geldi. Bugu Tekin kendisini yine uykuda imis gibi gosterdi. Kiz bu defa da uyandiramadan gitti.

Sabah olunca, Bugu Tekin kizin tekrar gelecegini dusunerek, buna bir
care bulmak uzere vezirine acti. Vezir dedi ki: (Bunda korkacak bir sey
yok. Belki hepimizin sevinecegi hayrili bir is vardir. Her halde bunun
gelisi size kutlu bilgileri ogretmek icindir.Yarin gece gelirse artik
kendinizi uykuda gostermeyin. O zaman nicin geldigini anlarsiniz.

Ucuncu gece kiz yine geldi. Ama bu defa Bugu Tekin onu karsiladi, saygi
gosterdi. Bu kiz vezirin tahmin ettigi gibiydi. Gercekten bir tanrica
ve gokten gelen bir kizdi. Bugu Tekin' e yeni bir din gostermek icin
gelmisti.

Bugu Tekin'e: (Arkamdan gel) dedi. Bugu Tekin kizi takip etti.
Gittiler. Nihayet (Ak dag)'a ulastilar. Bugu Tekin'e yeni bir dinin
gizli taraflarini anlatmaya basladi. Bundan sonra kiz otaga gelir, Bugu
Tekin'i (Ak Dag)'a gotururdu. Bu durum cok gece devam etti. Bugu Tekin
yeni dinin esaslarini ve sirlarini ogrendi.

Bir gece artik bu gorusmelerin sonu idi. Kiz veda ederken (Gokte, yerde
ne varsa hepsini ogrendiniz. Ben artik gelmeyecegim. Yarindan itibaren
dunyanin dort bucagini fethe baslayin. Gosterdigim yolda adalet yapin.
Size ogrettigim gercekleri her tarafa yayin) dedi.

Sabah olunca Bugu Tekin kardeslerini cagirdi. Her birini bir orduya
tayin ederek bunlari dort bucagin fethine gonderdi. Kendisi de buyuk
bir ordu ile Çin uzerine yurudu. Heosi de seferlerini basardilar.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:29 pm

Göç

Bugu Tekin'den otuz nesil sonra, torunlarindan (Yulun Tekin) tahta cikti. O zaman Çin'de (Tang)sulalesi hakimdi.

Çinliler; Türk'lerden korktuklari icin hukumdarlari (kiyuliyen) adli
kizini hakanin oglu (Gali Tekin)'e gondermeye karar verdi. Bir elci
yolda Türkler'in kudret ve buyuklugunun Tanri dagi civarinda bulunan
(kutlu Kaya) adli byuk bir kayadan ileri geldigini ogrendi. Yulun
Tekin'e dedi ki: (Hukumdarim size en kiymetli hediye olarak kizin
gonderdi. Siz de ona bir hediye gondermek isterseniz, bizce makbule
gecen hediye de (Kutlu Kaya) adindaki kaya parcasidir. Bu kayanin sizce
bir kiymeti yoktur. Bunu hukumdarima hediye ederseniz makbule gecer.)

Yulun Tekin, Çinliler'e kiymet veren milli duygulari gevsek bir
hakandi. Kutlu Kaya'nin otuz nesilden beri Türklerce kutsal bir yer
oldugunu bilmiyordu. Bir kizin bedeli olarak bu kayayi Çin'e vermekte
hic tereddut etmedi. Yalniz bunu nasil gotureceklerini sordu. Elci de:
(Kolaydir) dedi. Çin elcisi kayanin etrafinapdunlar yigdirdi, uzerine
sirke dokturdu, odunlara ates verince kayalar parcalandi, dagildi. Elci
bu parcalari dikkatle toplatti. Arabalarla Çin'e gonderdi.

Orada sihirbazlar bu parcalari yagma ettiler. Her parcasi dunyanin bir
kosesine gitti. Parcalar nereye gitti ise orada bereket, bolluk oldu.
Bu tarafta ise, yedi gun sonra (Yulug Tekin) oldu, yerine Bugu Tekin'in
torunlarindan biri hakan oldu. Türk yurdu da butun bereketini kaybetti,
yesillikler sarardi, irmaklarin, derelerin suyu cekildi gogun rengi
degisti. Butun kuslar, ahyvanlar, memedeki cocuklarGöç! Göç! Göç!) diye
bagirismaya basladi. Bir taraftan da salgi nhastaliklar insanalri
kiriyordu.

(Göç!) sesleri devam ediyordu. Anladilar ki bu ulkenin (Yer-su)lari
artik kendilerinin orada kalmasini istemiyor. Çadirlarini yiktilar,
esyalarini, coluk cocuklarini hayvanlara yuklediler. Göç etmeye
basladilar. Aksam olunca (Göç!) sesleri duruyor, sabahla beraber
basliyordu. Türkler Turfan ulkesine gelinceye kadar (Göç) sesleri devam
etti. Orada artik ses kesildi. Göç'ler de Turfan'da yerlestiler. Orada
(Bes Balik) sehrini kurdular.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:30 pm

Ergenekon

Göktürkler, Tatrlarla yaptiklari savasta yenilmisler, hepsi kirilmis,
yalniz Ilhan'in ogullarindan Kiyan ve Nogüz sag kalabilmisti.

Savastan on gun sonra bir gece atlarin abindiler. Çoluk cocuklarini
alarak kactilar. Savastan once ordu kurduklari yere geldiler. BUada
deve, at, okuz ve koyunlari kalmisti, onlari aldilar. Biri oburune
dedi:

(Burada kalsak bir gun olur dusmanlarimiz bizi bulur. Baska bir boya
gitsek her yanimiz dusmanlarla dolu. En iyisi daglarin arasinda,
kimselerin yolu dusmeyecek yerlere gidip oturalim.) Buna karar
verdiler, surulerini onlerine kattilar, daglara yuruduler.

Bir disi geyik gorduler. Arkasindan gittiler. Geyik bunlari daglarin
uzerinden duz bir yere goturdu. Orada her yeri iyice yokladilar.
Geldikleri yoldan baska yol yok. Biraz ilerlediler. Genis, cimenlik bir
ulke gorduler. Burada akarsular, pinarlar, meyve agaclari, hayvanlar
vardi. Bunlari gorunce sevindiler. Tanriya sukur ettiler, buraya
yerlestiler. Kisin hayvanlarinin etini yer, derisini giyerler, yazin da
sutlerini icerlerdi.

Burada dort yuzyil kaldilar. Basbuglar'a danistilar: (Babalarimizdan
isitirdik ki, Ergenekon'un disinda genis, guzel yerler varmis.
Atalarimiz orada oturmus. Bundan sonra korkup ta daglaral kapanacak
degiliz. Bir yolunu bulup buradan cikalim). Hepsi bu sozleri uygun
buldu. Yol aradilar, bulamadilar. Iclerinden demirdi Burteçine: (Ben
bir yer gordum, orada demir madeni var. Eger onu eritirsek yol buluruz)
dedi. O yeri gidip gorduler, demircinin sozunu dogru buldular.

Baska bir anlatista: birgun bir disi kurt gormusler. Bu kurdun oraya
nereden geldigini aramislar, kurt kacmis, arkasindan gitmisler.
Bakmislar ki kurt bir delikten disari atladi. Deligin yanina gittikleri
zaman etrafin demir madeni oldugunu gormusler.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:30 pm

Manas

Manas, Kirgiz kahramanlarindandir. Manas'in babasi Yakip Han, anasi da
Çuriçi'dir. Yakip Han evlendikten on dört sene sonra Manas dogmustur.
Dogdugu zaman Manas' in avucu kanli idi. Bu isaret onun ileride
mesalsiz kahraman olacaginin gostergesi idi. Henuz memede iken
konusmaya basladi. Dogumu uzerine cviardan gelen elciler, onun bir
kahraman olacagini hemen anlamislardi. Az zaman icinde cok serpildi,
boyu bes metreye kadar uzadi.

On yasina gelince tam bir kahraman oldu. Dusmanlarin uzerine saldirarak
perisan etti. Atlarina at erisemiyor,zirhina ok islemiyordu.

Yakip Han, oglunun atilganliklarini, kahramanliklarini gorunce, onu
korumak, onunla arkadaslik etmek uzere, Bakay adinda birisini ona
katmisti.

Manas'in savastigi dusmanlari arasinda en kuvvetlisi Gökçe idi. Bununla
olan maceralari destanca epeyce yer tutar. Destan Radlof'a gore 12452
misra olup, savas hengameleri sirasinda ask maceralari, eglenceler,
dugunler, Samanizm'in etkisi altindaki inanclar, gelenekler, kahinlerin
rolleri goze carpar.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:31 pm

Öksüz Kiz

Kisin soguk bir gununde, öksüz bri Türk kizi, su almaya gider. Vucudu
yari ciplak, ayaklari soguktan siskin; karni ac, gozleri yasli bir
haldedir.

Elinde bir bakrac vardir. Birden bir kasirga kopar. Ay ise gokteki
sarayindan kasirgaya tutulmus olan, bu zavalli fakir kiza bakmaktadir.
Ay, kizin haline acir. Kendi kendine der ki: (Mutlaka üvey annesi bu
kiza zulum ediyor). Öksüz kiz o sirada bir caliliktan gecmektedir, ay
caliya isaret eder: (O kizi al, yanima gel). Ayin bu emri uzerine cali
hemen bir at olur. Bir yandan aya giden gok yolu acilir, bir yandan da
at haline gelen cali, uzerinde kiz oldugu halde yukselmeye devam eder.
Aya vardiklarinda kiz elinde bakraciyla ayin yaninda durur.

Ay, bu öksüz kizi sever, ici urpermeye baslar. Sekilden sekile girmeye
baslar. BUndan sonra ayin gokte sekilden sekile girisi de, bunun ve
sevgisinin sonucudur.

Ilk geceler ay bir gumus yay gibidir. Öksüz kiz buyudukce ay da
buyumektedir. Bazi zamanlarda bu kiz gokteki ayin sarayindan iceri
girer, hali dokur. O zaman ay sevgilisini gormedigi icin uzulur, hilale
doner. Bazen de kizin keyfi yerine gelir, cosar, neselenir. O zamn ayin
yuzu guler, dolun halini alir.

Ayin keyfini kaciran guclu bir rakibi vardir. O da gokte bulunan beyaz
ayidir. Bu ayi da Ösüz kizi sevmektedir. Bu sebeple ayi tutarak bogmak
ister. Ama ne de olsa gucu yetmez. Yirmi bes gun ay bu ayiya ustun
gelir, onu ezer. Ayi yalniz uc gun aya ustun gelir. Ay bundan korkar,
saklanir, kimselere gorunmez. Bu mucadele her ay boyle devam eder.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:31 pm

Cesteni Bey

Cesteni Bey (aslanlarin yuruyusu ile yuruyup) (Uçayan) sehriin
arkasinda durarak ileri geri dolasti. Ondan sonra dort yol agzina
gelerek bu yollarin arasidan sayisiz denecek kadar cok cinler gordu. Bu
cinler insan etini yiyip kanini iciyor, barsaklarini vucutlarina
dolandiriyorlardi. Yuzlerini korkunc hale getirip pek kuvvetli sesle
haykiriyorlardi. Ellerinde de bayraklar vardi. Ates gibi kizil ve
orgulu saclarini omuzlarina birakiyorlar, kapkara buyuk daglara
benzeyen vucutlarini kaldirip zehirli yilan govdeleriyle yuruyorlardi.

Cesteni Bey bunlari gorunce yuregini pek tuttu, bir kaplan gibi hic
korkup cekinmeden bu cinlerin arasina girdi. O zaman cinler Cesteni
Bey'i gorup etrafina toplanarak: ( Hey, kimsin sen? Nasil oldu da kendi
kendine bizim ustlu altli dag gibi dislerimize lokma olmaya geldin)
dediler.

Cesteni Bey bu sozu isittigi halde yuregini pek tutup hic korkmadan cinlere soyle dedi:

(Hey cinler, cabuk soyleyin bana, benim sehrimdeki insanlari nasil
olduruyorsunuz. SIzlere bu sehre girme iznini kim verdi? Benim su
keskin kilicima bakin, bununla govedelrinizi keserek parca parca edip
birakirim. Sehrimizde milletin basina gelen bunca felaket haberi
dururken hala dayanilacak degildir.) Cesteni Bey'in bu sozunu duduktan
sonra, cinler ofkelenip karma karisik oldular. Öd koparip kendilerince
bir turku soyleyerek yumruklarini siktilar. Kolkola girerek,
dirseklerini tutuyor, ates renkli kizil saclarini arkalarina saliverip
alev gibi bayraklariyla, gurz ve tokmaklari ellerinde, Cesteni Bey'i
mizraklayip, vurmaya calisiyorlardi.

Birbirleriyle soyle soylestiler: (Daha ne bekliyorsunuz? Cabuk bunu
mizraklayip keselim, vucudunu parcalayip oteki dunyaya gonderelim.)
Bunun uzerine Cesteni Bey var kuvvetiyle atlayarak (Urumki) adli cini
tepesindeki saclarindan yukari cekip tuttu. Kilicini yukari kaldirip ,
basini kesmek uzere vurdu. Boylece cinler Cesteni Bey'in gucunu,
kuvvetini ve sansini gorerek cok korkarak kactilar.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:32 pm

Ulu Toyun

Ulu Toyun, Ay Toyun'un kizi Günes'e asik olmus. Bir gun Ulu Toyun anasi
Secen'e der ki: (Ay Toyun'un gogune cik. Bana onun kizi Günes'i iste.
Ne kadar cok agirlik isterse hic esirgeme, kabul et.) Secen hemen goge
cikti. Ay Toyun'un otagina gitti ve: (Oglum, kizinizi sevmis, onu
ogluma verir misiniz) dedi. Ay Toyun: (Peki veririm, fakat iki nisan
isterim: biri dalga; Göl incisi, oburu Serap; Çöl incisi) dedi.


Secen bu haberi ogluna getirdi. Ulu Toyun istenilen iki nisanin
tedarikini kolay gordu. Yer ustunde, yeraltinda ne kadar cinler,
periler, ruhlar varsa hepsini davet etti. Cumlesi geldiler. Ulu Toyun
dedi ki: (Ey kahramanlar! Icinizde benim istedigim iki armagani bana
getirmeyi kim uzerine alacak? Bu iki armagani bulmak, getirmek cok
kolaydir. Bunun biri dalga; Göl incisi, oburu serap; Çöl incisi) dir.

Gelenlerden bu teklifi kabul edecek kimse cikmadi. Ulu Toyun teklifi
tekrar etti. Yine cevap veren olmadi. Ucuncu teklifinde kurt ile bir
karga bu isi uzerine aldilar. Fakat kurt dalgayi tutabilmek icin uzun
bacaklar istiyordu. Karga ise serabi gorebilmek icin keskin gozlere
ihtiyac gosterdi. Ulu Toyun istediklerini onlara verdi ve: (Haydi
kahramanlarim, gidin bana dalga ile serabi getirin) dedi. Bu iki
kahraman yola dustu. Aradilar, taradilar, cok calistilar, ne kurt
dalgayi, ne de karga serabi ele gecirdi. Yuz yillaar gecti. Bir turlu
bu iki armagan gelmedi. Ulu Toyun istenilen nisanlari veremedi, Günes
hanimi alamadi.)
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:32 pm

Geyik Avi

Hikaye bir ogretmenin, ogrencisine, canlilarin oldurulmesinin ne kadar gunah oldugunu anlatmasiyla baslar.

Ogrenci de ogretmeninden bu oldurme gunahi karsiliginda, tanri
tarafindan verilen cezalara bir ornek gosterilmesini ister. Ogretmeni,
Dantipala'nin hikayesini soyle anlatir: Kral Dantipala adamlari ile ava
cikarak bir cok geyikler avlar. Baska bir ormanda daha besyuz geyige
rastlar. Aralarinda oburlerinden cok guzel, altin renkli bir geyik
vardir ki, geyiklerin yol gosterici kralidir. Bu ise geyik suretinde
olan Buddha'nin kendisidir. Avcilar besyuz geyigi kovalamaya
koyulurlar. Onlari alti defa kusatirlar. Olum korkusu icinde cirpinan
geyikler bu guzel geyigin yanina gelerek canlarini kurtarmasini rica
ederler. Fedakar, iyiligi temsil eden fazilet sahibi, geyiklerin krali
(Buddha), onlara yardimda bulunmak, gerekirse kendini feda etmek ister.
Kral Dantipala'nin yanina giderek ondan besyuz maralin hayatini
bagislamasin irica eder. Nasihat ederek, iyilik etmege tesvik eder.
Canlilari oldurmenin ne kadar gunah oldugunu anlatmaya calisir. Fakat
Dantipala bunlarin hicbirini dinlemeyerek gozleri kanla dolu olup
hiddetlenerek keskin kilicini ceker. Kutsal geyigin boynunu kesip,
basini yere firlattigi sirada, sag eli bileginden koparak kiliciyla
beraber yere duser. Dantipala feryat etmeye baslayarak yaptigi kotuluge
pisman olur. Ama is isten gecmistir. Yer yarilir, Avici cehenneminden
alevler cikararak Dantipala'nin butun vucudunu sarar, onu cehenneme
goturur. Aviciden cikan korkunc alevler Dantipala'yi sardiktan sonra
yukselir, goge dayanir. Korkunc bir yanki duyulur. Yagiz yer deprenir.
Dort tarafi ates almistir. Buyuk daglar yikilarak birbirinin uzerine
gelir. Dantipala da bu alevler icinde kalir, umidi kesilir,
dayanamayarak kendisinden gecer. Vucudu yanip kavrulur. Avici
cehenneminin seytani agzini acip Dantipala'yi yutar.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:33 pm

Tepegöz ile Basat

Bir gun Oguz otururken, dusman baskisina ugradi, gece vakti oradan
goctu. Beraberindeki (Uruz Koca) nin kucuk oglu yolda dusmustu. Hic
farkinda olmadilar. Yollarina devam ettiler. Yolda kalan bu cocugu bir
arslan alarak goturdu, besledi.

Gunlerden sonra, Oguz gene gelip yurduna yerlesti. O sirada Oguz Han'in
atlarina bakan coban bir haber getirerek dedi ki: (Ormanda bir arslan
kukruyor. Uzaktan gordum, salinarak yuruyusu insan gibi. Atlari
yakalayip yatirarak kanlarini emiyor) dedi. Cobanin bu sozu uzerine
Uruz da Oguz Han'a: (Hanim belki goctugumuz vakit yolda dusen benim
oglumdur) dedi.

Beyler hemen atlarina bindiler. Aslanin yatak yerine geldiler. Uruz'un
dedigi gibi bu, kendi oglu idi. Oglani tuttular. Uruz, oglani alip
evine goturdu. Hep sevindiler. Ziyafetler oldu. Ama oglan yine durmadi.
Aslanin yatagina gitti. Bir daha tutup getirdiler.

Bunun uzerine (Dede Korkut) geldi ve: (Oglum sen insansin, hayvanlarla
dusup kalkma, gel iyi ata binmeyi ogren. Iyi yigitlerle beraber yasa.
Buyuk kardesinin adi (Kayan Selcuk)tur. Senin adin da (Basat) olsun
dedi. (Adini ben verdim. Yasini tanri versin) dedi.

Oguz bir gun yaylaya gitti. Uruz'un bir cobani vardi. Adina (Konur Koca
Sari Coban) derlerdi. (Uzun pinar) diye un alan bir pinar vardi. O
pinara periler konmustu. Ansizin koyunlar urktu. Coban da bunu
kecilerden bilerek onlara kizdi. Ilerleyince gordu ki, peri kizlari
kanat kanata vermisler, ucuyorlar. Coban kepenegini uzerlerine atti.
Peri kizlarindan birini tuttu.

Zaman gecti. Oguz yine yaylaya gitti. Coban da pinara geldi. Yine
koyunlar urktuler. Coban ilerledi, yerde bir yigin gordu. Bu yigin
gittikce buyudu. Coban Korktu, birakti, kacti. Urken koyunlarin pesine
dustu.

Meger o zaman Bayindir Han ile Beyleri gezmege cikmislardi. Bu pinarin
yanina geldikleri zaman garip birseyin yattigini gorduler. Etrafini
aldilar. Iclerinden bir yigit, ayagi ile bunu tekmeledi. Tekmeledikce
yigi nbuyudu. Uruz Koca da merak etti, atindan inerek tekmeledi. Fakat
mahmuzu dokununca bu yigin yirtildi, icinden bir oglan cikti. Bu
oglanin govedsi adam govdesi gibiydi. Ancak tepesinde bir gozu vardi.
Uruz bu oglani alarak etegine sardi veHan'im, bunu bana verin, Oglum
Basat ile beraber besleyelim) dedi. Bayindir Han daSenin olsun) dedi.

Uruz, Tepegoz'u aldi. Evine goturdu. Bir sut nine getirdiler. Kadin
memesini Tepegoz'un agzina verdi. Oglan bir emdi, sut ninenin olanca
sutunu aldi. Ikinci emisinde kanini aldi. Ucuncude de canini aldi.
Birkac sut nine getirdiler. Hepsini boylece oldurdu. Baktilar ki
olmayacak, sutle besleyelim) dediler. Gunde bir kazan sut yetmezdi.
Beslendiler, buyudu. Gezmeye, oglan cocuklariyla oynamaya, oynarken de
bunlardan birisinin burnunu, oburunun kulagini yemeye basladi.

Nihayet herkes onun yuzunden caresiz kaldi. Uruz'a sikayet ettiler,
aglastilar. Uruz her ne kadar Tepegoz'u dovdu ise de bu hareketlerini
onleyemedi. Nihayet evinden kovdu.

Bunun uzerine Tepegoz'un peri olan anasi gelerek oglunun parmagina bir
yuzuk takti veOglum sana ok batmasin, vucudunu kilic kesmesin) dedi.

Tepegoz, Oguz ilinden kacti. Bir yuce da vardi. Orada yol kesti. Adam
esir etti. Buyuk eskiya oldu. Uzerine bir kac adam gonderdiler. Onlar
Tepegoz'e ok attilar, batmadi. Kilic vurdular, kesmedi. Hepsini yedi
bitirdi. Oguz ilinden bile adam yemeye basladi. Oguz'lar toplandilar,
uzerine yuruduler. Bunu goren Tepegoz kizdi. Bir agaci yerinden koparip
atarak elli altmis kisiyi oldurdu.

Nihayet Basat bu Tepegoz'un uzerine gitti. Tepesindeki tek gozune sis saplayarak kor etti. Bundan sonra da kafasini kesti.

Butun Beyler sevinc icinde kaldilar.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:34 pm

Alpamis (Bamsi Beyrek)

Alpamis; Alpamsi, Alpmasa, Bamsi Beyrek ve Boyrek gibi Turk boylari
arasinda cesitli soylenislerle gecmekte, uzerine kurulan hikaye de
biraz degisik rivayetlerle anlatilmaktadir.

Bir anlatisa gore; Alpamis(Bay Boyrek) Oguz'un ogullarindan Ay Han'in ogludur.

Ay Han'in oglu olmazdi. Bunun icin de cok uzuntulu idi. Birgun yanina
veziri (Balcik Han) geliyor. Ay Han'a seyahat tavsiye ediyor. Ikisi
yola cikiyor. Bir yerde Hizir ile karsilasiyorlar. Hizir onlara iki
elma vererek kayboluyor. Elmanin birisini Ay Han, digerini de karisi
yiyor. Nihayet bir erkek cocuklari oluyor. Adina da Bay Boyrek
diyorlar.

Bir anlatisa gore de; Bay Börü ile Bay Sari adindaki iki urk Beyinin
cocuklari olmustu. Bunlar kirk gun Allah'a yalvariyorlar. Sonunda Bay
Boru' nun, Hakem(Alpamis) adinda bir oglu, Bay Sari'nin da (Ay Barcin)
adinda kizi oluyor. Ayni yasta olan bu cocuklari kucuk iken
nisanladilar, henuz ucer yasinda iken okula verdiler. Alpamis yedi
yasina gelince okuldan alindi. Ona beylik usulleri ile, beyler nasil
hareket etmelidir, gibi isler ogretildi. Ok talimleri yaptirildi.
Nihayet maceralar basladi:

Alpamis Kalmuk'larla savasa girdi. Bu sirada (Askara) adindaki dagin
tepesini bir ok atarak ucurdu. Ama yolda bir ak otagda guzel bir kizla
uyumakta iken Kalmuk'lar bastilar, Alpamis'i esir ettiler. Goturup bir
zindana attliar. Obur taraftan Kalmuk Han'in kizi Alpamis'a asik
olmustu. Onu kurtarmak yollarini aradi, bulundugu zindana uzun bir ip
sarkitarak onu zindandan cikartti. Alpamis'in Çobar yahut Benliboz
adinda bir ati vardi. O ati da hazir buldular. Alpamis atina bindi.
Tekrar Kalmuk'lara hucum ederek onlari perisan etti. Bundan sonra
memleketine donunce sevgilisi Aybarç'in'i kolelerinden birinin almak
uzere oldugunu ogrendi. Dugun hazirliklarinin yapildigi sirada ve
eglenceler devam ederken, Alpamis bir ozan kiyafetine girerek
Aybarçin'in bulundugu cadira yaklasti. Elindeki sazi calarak cadira
dogru siirler soylemeye basladi. Bu sirada cadirda Bademca adinda bir
kadin vardi. Biraz kekeme idi. O da Alpamis'e siirle cevap verdi.
Alpamis tekrar soyledi. Sonunda gelinin bulundugu cadira alindi. Orada
eglenceler, oyunlar devam ederken, bir kosede yaslar icinde bulunan
gelin Alpamis'i tanidi. Bundan sonra ikisi de birbirine atildi. Herkes
sasirdi. Alpamis da sevgilisni alarak babasinin yanina gitti, onu
nyerine gecti.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:34 pm

Oguz Kaan

Oguz dogdugu zaman yuzu mavi, agzi ates gibi kirmizi, gozu ve saci,
kaslari siyahti. Annesinin memesinden ilk sutu emdikten sonra bir daha
emmedi. Lakirdi etmeye basladi. Yiyecek istedi. Kirk gunde buyudu.
Dolasip oynuyordu. Oguz'un ayaklari okuze vucudu kurda, gogsu ayiya
benzerdi. Bogurleri killi idi. At surusu guder, beygire binerek
avlanirdi.

Gunler, geceler gecti. Delikanli oldu. O sirada bu memlekette buyuk bir
orman vardi. Icinden dereler, irmaklar akardi. Hayvanlar, kuslar coktu.
Bu ormanda (Kiyant) adinda bir buyuk canavar bulunuyordu. Beygirleri
parcalayarak yer, insanlari yutardi. Oguz bunu oldurmeye karar verdi.
Birgun mizrak, ok, yay, kilic ve kalkan ile beygire atlayarak gitti.
Bir geyik yakaladi. Bu geyigi bir av kirbaci ile agaca baglayarak
cekildi. Gitti, sabah oldu. Gun dogarken oraya geldi. Lakin canavar onu
yemisti. Bunun uzerine bir ayi yakaladi. Altin islemeli kemeriyle bir
agaca baglayarak gitti. Sabah oldu. Gun dogarken oraya geldi. Lakin
canavar onu da almisti. Bu defa Oguz agacin arkasina saklandi. Canvar
tekrar gelince basi ile Oguz'un kalkanina carpti. Oguz mizragi ile
canavarin kafasina vurarak oldurdu. Kilicla da kafasini kesti. Gitti.
Tekrar geldigi zaman bir akbabanin, onun barsaklarini yemek icin
geldigini gordu. Onu da oldurdu.

Bir gun Oguz tanriya ibadet ediyordu. Birde bire ortalik karardi:

Gokten mavi bir isik dustu. Bu isik gunesten , aydan dah parlakti. Bu
isigin ortasinda tek basina bir kiz oturuyordu. Cok guzeldi. Basinda
kutup yildizi gibi yanan parlak bir isaret vardi. O kadar guzeldi ki
gulunce mavi gok de guluyor, aglayinca mavi gok de agliyordu. Oguz onu
gorunce akli basindan gitti. Sevdi, aldi. Gunler, geceler gecti. Bundan
uc cocugu oldu. Bunlara; Gün, Ay, Yildiz adlarini verdiler.

Oguz yine birgun ava gitmisti. Uzaktan bir golun ortasinda bir agac ve
agacin dibinde yalniz bir kiz gordu. O kadar guzeldi ki, gorenler
bayilirdi. Oguz onugorunce akli basinda gitti. Sevdi, aldi. Gunler,
geceler gecti. Oguz'un bu kadindan da uc oglu oldu. Gök, Dag, Deniz
adini verdiler.

Oguz bir gun avda iken babasi Kara Han'a oglunun baska bir din
tuttugunu haber verdiler. Kara Han beyleri toplandi. Oglunun halini
anlatti. Oguz'u yola getirmek icin etrafa haberler saldi. Karisi
gizlice Oguz'a haber yollayarak babasinin kararini bildirdi. Oguz da
etrafa boylara: (Babam asker toplayarak beni oldurmeye geliyormus. Beni
isteyenler bana, babami isteyenler de ona gitsin) yolunda haber
gonderdi. Kara Han'in kardeslerinin ogullari, boylari ile beraber Oguz
tarafina gectiler. Baba ile evlat askerleri savasia tutustu. Oguz'un
tarafi ustun geldi. Bu ustunluk uzerine Oguz butun Tekinleri, boylari
davet ederek solen yapti. Solenden sonra tekinlere ve orada bulunanlara
emretti, dedi kiBana uyanlara hediyeler verip dost bilecegim,
uymayanlari dusman bilecegim) dedi. Bir kisim halk Oguz'un dinini kabul
etmeyerek, yurtlarini birakip doguya, tatarlarin ulkesine gitti. Oguz
bunlairn arkasindan giderek Tatar'in yurduna girdi. Tatar'lari yendi,
mallarini aldi. O vakitler sag tarafta (Altin Kaan) vardi. Oguz'a
hediyeler, altinlar, gumusler, akik ve zumrutler gonderdi. Solda (Urum
Kaan) vardi. Bu kaanin cok ordulari ve sehirleri vardi. Urum Kaan
Oguz'un emirlerini dinlemedi. O vakit Oguz ordusunu hazirladi.
Sancagini cekip atina bindi. Kirk gun sonra (Buz Dag) eteklerine geldi.


Bir sabah Oguz'un yurduna gun isigina benzer bir isik girdi: Icinden
boz tuylu, boz yeleli erkekr bir kurt gorundu, Oguz'a yol gostermek
istedigini soyledi. Ondan sonra kurdun arkasi sira gittiler. Kurt (Idil
Moran) kenarinda durdu. Oguz'un askeri de durdu. Orada savasa
giristiler. Nehrin suyu kan damari gibi kipkirmizi oldu. Urum Kaan
kacti. Memleketi, hazinesi ve halki Oguz'a kaldi. Urum Kaan'in, Uruz
Bey adli bir kardesi vardi. Uruz Bey ogluna dag tepesinde (Tarang
Moran) arasinda mustahkem bir sehir ismarlamisti. Oguz o sehre dogru
yurudu. Uruz Bey oglu, Oguz'a haber gonderdi.: (Bizim saadetimiz senin
saadetindir. Tanri bu topragi sana bagislamis, ben sana basimi verir,
saadetimi feda ederim) dedi.Bundan sonra adi (Saklap) oldu.

Oguz ordusu ile Idil'i gecti. Orada buyuk bir hakan yaiyordu. Oguz onun
da ardina dustu. (Idil suyundan akacagim) dedi. Orada (Ulu ordu
Usyuteng) isminde bir tekinin yeri vardi. Burasi cok agaclik bir
memleket oldugundan, onlardan kesti. Agaclarin uzerine binerek nehri
gecti. Oguz gulerek dedi kiSen de benim gibi bir hakan ol, sana kipçak
densin) dedi. Tekrar yoluna devam etti. Bu arada boz tuylu, boz yeleli
kurt tekrar gorundu: (Ordu ile yuruyerek Tekin'leri, halki buraya
getir. En onde size yol gosterecegim) dedi. Yuruduler, (It Barak) in
ordusuyla karsilastilar.

(It Barak) savasta olduruldu. Ordusu bozuldu. Yurdu, mali ve halki
Oguz'a gecti. Oguz Han bir aygira bindi. Onu pek seviyordu. Fakat at
colde gozden kayboldu. Burada yuksek bir dag vardi. Tepesi karli
oldugundan (Buz Dagi) derlerdi. Oguz atinin kacmasina cok kederlendi.
Orduda kahraman bir Tekin vardi. Bu yuksek daha tirmandi. Dokuz gun
sonra Oguz'a atini getirip verdi. Her tarafi karla bembeyaz oldugundan
Oguz ona bircok hediyelerle beraber (Karluk) adini verdi , bir cok
tekinlerin uzerine han yapti.

Tekrar yola duzulduler. Yolda bir buyuk ev gordu. Dami altindan,
pencereleri halis gumusten ve demirdendi. Kapinin anahtari yoktu.
Orduda (Tumur Dokagal) adinda akilli bir adam vardi. Oguz ona: (Burada
kal, ac, sonra orduya gel) dedi ve (Kalaç) adini verdi.

Tekrar yola dizildiler. Yine bir gun boz tuylu, boz yeleli kurt birden
gorundu. Ordu da ona uydu. Bulunduklari yer ekili bir ova idi. (Çuçit)
derlerdi. Burada insan coktu. Bunlarin cok da atlari, inekleri,
altinlari, gumusleri, elmaslari vardi. Bunlar Oguz'a karsi ciktilar. Ok
ve kilicla siddetli bir cenk oldu. Oguz ustun geldi. Curcit Han'in
basini kesti. Burada da cok mallar ele gecti. Fakat Oguz'un ordusunda
yuk hayvanlari pek azdi. Orduda(Parmakli çözüm Bilik) adinda akilli bir
adam vardi. Hemen bir kagni yapti. Mallariona doldurdu. Hayvanlari da
buna kostu. Herkes onu gibi arabalar yaparak esyasini yuklemeye
basladi. Oguz Han bunu da gorerek guldu. Ona (Kankli) adin iverdi.

Tekrar yuruduler. Boz tuylu, boz yelei kurt onde idi. (Tangut) ve
(Sakim) memlektine gittiler. Bircok cenklerden sonra Oguz orayi da
aldi. Gayet gizli bir kosede cok zengin ve cok sicak bir memleket
vardi. Adina (Baçak) derlerdi. Burada bir cok vahsi hayvanlar, av
kuslari yasardi. Ahalisinin yuzu siyahti. Hakani (Mazar) adli biri idi.
Oguz onu da yendi, kacirdi, memleketini aldi. Oradan atina binerek
yurduna dondu.

Oguz Han'in yaninda ak sakalli, pek akilli, ihtiyar bir (Irkil Ata)
vardi. Buna (Ulug Turk) de derlerdi. (Irkil Ata) bir gece ruyasinda
altin bir yay ve uc gumus ok gordu. Bu altin yay dogudan batiya
uzaniyor, bu uc gumus ok da gece tarafina ucuyordu.

Uyaninca bunlari Oguz'a bildirdi ve bir nasihat etti. Oguz onu
nnasihatini dinledi. Ertesi sabah ogullarini cagirdi. Dedi ki:
(Ihtiyarladi. Benim icin artik Hakan'lik kalmadi. Gun, Ay, Yildiz siz
gunesin dogdugu tarafa, Gok, Dag, Deniz siz de gece tarafina gidiniz.)
Ogullari bu emri yaptilar. Gun, Ay, Yildiz bir cok hayvanlar, kuslar
vurduktan sonra bir altin yay buldular, babalarina getirdiler.

Oguz yayi uce ayirdi. Parcalarini yine onlara vererek: (Yay sizi
nolsun. Yay gibi oku goge firlatiniz. Adiniz (Bozok) olsun) dedi. Kucuk
kardesleri de bir cok hayvanlar, kuslar vurduktan sonra, colde bir
gumus ok buldular, babalarina getirdiler. Oguz oku uce boldu. Yine
onlara vererek: (Ok sizinolsun. Yay oku atar, siz de ok gibisiniz.
Adiniz (Ücok)olsun) dedi.

Bunun uzerine buyuk kurultay toplandi. Herkesi cagirdi. 900 at, 9000
koyun kestirdi. 90 havuz kimiz hazirlatti. Solen verdi. Kendisi icin
direkleri altin kapli, uzerleri zumrut, yakut, firuze, inci ile altin
islemeli otagini kurdurdu. Halki yedirip, icirdi. Otagin sagina kirk
kulac uzunlugunda bir sirik diktirdi. Tepesine bir altin tavuk ,
tavugun ayagina beyaz bir koyun baglatti. Sol tarafina da kirk kulac
uzunlugunda bir sirik diktirdi. Tepesine bir gumus tavuk, tavugun
ayagina bir siyah koyun baglatti. Sag tarafta (Bozok)lar, sol tarafta
(Ücok)lat oturuyordu. Boylece kirk gun kirk gece gecerek eglendiler.
Bundan sonra Oguz yurdunu evlatlarina verdi. Onlara: (Evlatlarim! Çok
yasadim, cok cenk ettim. Çok ok attim, cok aygirlara bindim. Dusmanlari
aglattim, dostlari guldurdum. Tanriya her seyi feda ettim. Size de
yurdumu veriyorum..) dedi.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:35 pm

Alangova(Alan-hoa)

Bortecine soyundan Minekli'nin oglu Yildiz Han'in iki cocugu olmus,
bunlar kendisinden once olmus. Buyuk oglu(Dubun) adinda bir erkek,
ikincisi de (Alangova) adinda bir kiz birakmis. Yildiz Han bunlari
evlendirmis, (Bilgutay), (Bekcitay) adinda iki erkek cocuklari olmus.
Cok gecmeden Alangova'nin kocasi olmus, dul kalmis, kendisini Han'lar
istemis ise de varmamis.

Alangova'nin gebe kalisi:

Alangova bir gece sarayinda yatarken, seher vakti uyanip bacadan odaya
nurlu bir golgenin indigini, bu golgeden beyaz yuzlu, sehla gozlu bir
adamin ciktigini gordu. Yaninda yatan kadinlari uyandirmak ici
haykirmak istedi, fakat dili tutuldugundan bir turlu sesi cikmadi.
Kalkmaya calisti, elinin ayaginin kuvveti kesilmis oldugundan
kiprdanamadi. Akli yerinde oldugu icin herseyi goruyor, biliyordu.

Adam yavas yavas yataga girdi. Sonra yine bacadan cikti, gitti.
Alangova: (Bunu soylesem kimse inanmaz.) diye olani biteni gizli tuttu.
Adam bes alti gecede bir gelmeye basladi. Alangova ilk geceden gebe
kalmisti. Dort bes ay gecince is anlasildi. Kardesleri gebeliginin
nedenini sordular. O da ne olmussa anlatti ve: (Bana es lazim olsa bir
kocaya varirim. Her ne kadar kadin isem de, bir coklari beni padisah
edinmek icin istemisti. Kendimi bunca ilimi, iki oglumu halk icinde
rusva edecek bir hali asla caiz gormem. Birkac gece evimin etrafinda
saklanirsaniz tanri beni mahcup birakmaz) dedi.

Herkes Alangova'nin sozune inandi. Uc kisi evin etrafinda nobet
beklediler. Birkac gun sonra gokten seher vakti nurlu bir seyin
indigini, Alangova'nin bacasindan iceri girdigini, bir zaman sonra
ciktigini gorduler. Boylece Alangova'nin sozunun dogruluguna inandilar.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:35 pm

Illuankas

Eti ve Hitit efsanlerinden olan Illuankas M.Ö 1500 yilinda
tertiplenmistir: Gunes tanricasi Arinna ile firtina tanrisinin, Mezulla
ve Zintuhi adinda torunlari vardir. Guzellik ve hava tanricasi Inuras
bunlarin cocuklaridir.

Illuankas adindaki buyuk yilan ile firtina tanrisi arasinda Kiskilussa
sehrinde korkunc mucadeleler olmus, sonunda firtina tanrisi
kaybetmistir.

Inuras sevilen, sayilan bir tanrica idi. Gokte alti kir atin cektigi
arabasiyla gezerdi. Birgun Inuras; Hatusas sehrine geldi. Oradan
Zigoratta sehrine gecti. Orada Hupasiyas(Hupanisa) adinda bir genc
gordu, onunla aralarinda dostluk basladi.

Inuras Illuankas'i oldurerek firtina tanrisinin intikamini almak
istedi. Gence bu arzusunu anlatti, ondan yardim istedi. Genc de Inuras
kendisin sevdigi takdirde ona yardim edecegini soyledi. Nihayet iki
taraf karsilikli teklifleri kabul ettiler.

Hupasiyas'in tertibi ile tanri Inuras(Inar) bir ziyafet hazirladi.
Illuankas'i bu ziyafete cagirdilar. Buna sevinen Illuankas cocuklarini
da alarak ziyafete geldi. Illuankas ile cocuklari o kadar yediler ki
dondukleri zaman cok sistikleri icin yuvalarinin bulundugu delikten
sigmadilar. Yari icerde yari disarda kaldilar. Bunu goren Hupasiyas.
Illuankas ile cocuklarini kuyruklarindan birbirine bagladi.

Oraya Inuras ta gelmisti. Illuankas kurtarilmasi icin ona cok yalvardi.
Inuras aldirmadi. Gok tanrisi Yantanus'u da oraya cagirdi. Yantanus ta
geldi, elindeki kargi ile yilanlari oldurdu. Inuras ta buyukbabasinin
intikamini almis oldu
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:36 pm

Telepinu

Telepinu, buyuk firtina tanrisinin ogludur. Bolluk ve bitki tanrisidir.
Telepinu kayboldugu zaman ocakta atesler sondu. Tapinaklarda tanrilar
bunaldi. Agillarda koyunlar boguldu, Ahirlarda sigirlar oldu. Koyun
kuzusunu, inek danasini birakti.

Telepinu kayboldugu zaman, tarladan ekinleri beraber goturdu. Artik
arpa, bugday bitmez oldu. Koyunlar, sigirlar ve insanlar ciftlesmez,
gebeler dogrumaz oldular. Agaclar kurudu, filizler curudu, kaynaklar
kesildi.

Ulkeyi kitlik burudu. Insanlar, tanrilar acliktan kivrandilar. Buyuk
gunes tanrisi bir ziyafet hazirladi. Bin tanriyi cagirdi. Yedilerse de
doymadilar, ictilerse de kanmadilar.

Bunun uzerine firtina tanrisi oglu Telepinu'yu arastirdi. Telepinu ise
kizarak kacmis, butun iyi seyleri beraberinde goturmustu.

Buyuk tanrilar, kucuk tanrilar Telepinu'yu aramaya ciktilar. Gunes
tanri kartali oncu gonderdi ve (Git yuksek daglari, dereleri, yamaclari
arastir)dedi. Kartal gitti. Telepinu'yu bulamadi. geri dondu. Gunes
tanriya: (Kudretli tanri! Telepinu'yu bulamadim) dedi.

Firtina tanrisi, bas tanricaya: (Ne yapalim? Acliktan olecegiz) dedi.
Gunes tanricasi, firtina tanrisina: (Ne istersen yap, Telepinu'yu
aramaya kendin git) dedi.

Firtina tanrisi Telepinu'yu aramaya gitti. Onun sehrindeki evinin
kapisini caldi. Fakat o evde degildi. Kapi acilmadi. Kendi evine
donerek tahtina oturdu.

Tanrica kartali bir daha gonderdi. Ona: (Git Telepinu'yu ara!) dedi.
Firtina tanrisi, tanricaya: (Buyuk tanrilar, kucuk tanrilar onu
aradilar, fakat bulamadilar. Bu kartal mi onu bulacak? Bunu gozu
keskinse onlarin gozleri de keskindir) dedi.

Tanrica yine kartali gonderdi: (Git yuce daglari ara, tara!)dedi.
Kartal uctu, yuce daglari arastirdi, bulamadi. Su haberi getirdi: (Ben
onu bulamiyorum).

Tanrica bu defa Ari'yi gonderdi: (Git Telepinu'yu sen ara! Bulursan
onun ellerini, ayaklarini sok! Onu al getir. Mum al, onu yika, temizle
ve bana getir) dedi.

Firtina tanrisi tanricaya dedi ki: ( Buyuk tanrilar, kucuk tanrilar onu
aradilar, fakat bulamadilar. Bu ari mi onu bulacak?) Tanrica firtina
tanrisina dedi ki: (Sen ariyi birak. O gidip onu bulacak).

Ari oradan uctu. Aramaya basladi. Her tarafi dolasti. Irmaklari,
kaynaklari arastirdi. Sonunda Telepinu'yu uyurken buldu. Telepinu acele
evine geldi. O zaman ocaklara ates geldi, agillara koyun, ahirlara
sigir doldu. Ana cocugunu, koyun kuzusunu ve inek danasini dogurdu.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:36 pm

Hakan Su

Zulkarneyn Semerkant'i gecip de Turk ulkesine yoneldigi siralarda, Saka
Turkleri'nin Su adindaki Buyuk hakanina yaklasiyordu. Balasagun
yakinindaki Su kalesini bu yaptirmisti. Hergun Balasagun'daki sarayinin
onunde ucyuzaltmis nobet davulu vurulurdu. Hakan Su'ya Zulkarneyn'in
yaklastigi haberi verilmis ve: (Emriniz nedir, savas mi edelim, ne
buyurursunuz?) denilmisti. Halbuki Hakan Hocant irmaginin kenarina
karakol kurmak, Zulkarneyn'in gececegini haber vermek icin kirk
Tarhan'i gozcu gondermisti. Bunlar kimseye gorunmeden gitmisti. Su
endise etmiyordu. Onun gumusten bir havuzu vardi. Sefere cikildiginda
birlikte tasinir, icine su doldurulurdu. Sonra kazlar, ordekler
yuzdurulurdu. Kendisine: (Ne buyurursunuz, savasa girelim mi?
)denildigi zaman cevap olarak: (Su kazlara, ordeklere bakiniz, nasil
suya daliyorlar) dermis. Bunun uzerine orada bulunanlar Su'nun savas
icin hazir olmadigi zannina dusmusler. Zulkarneyn Hocant suyunu
gecince, oradaki gozculer hemen Su'ya haber ulastirdilar. Hakan Su
hemen davullari caldirarak doguya dogru yurudu. Halk gitmek icin
hazirlik gormeden hakanlarinin boyle savusup gitmesinden umitsizlige
dustu. Bir urkuntu, bir karisiklik oldu. Binek bulabilenler hayvanlarin
sirtina atlayarak Hakanin arkasindan kostular. Sabah olunca ordu yeri
duz bir ova halini aldi.

O siralarda Taraz, Ispicap, Balasagun ve bunun gibi yerler
yapilmamisti. Ora halki gocebeydi. Hakan ordusuyla gittikten sonra,
oradaki halk coluk cocuklariyla yirmi iki kisi kalmis, geceleyin
hayvanlarini bulamamisti. Bu yirmi iki kisi yaya olarak cekip gitmek,
yahut orada kalmak uzere konusurlarken iki kisi cika geldi. Bunlar
agirliklarini sirtlarina yuklemisler, yanlarina coluk cocuklarini
almislardi. Ordunun izine duserek gidiyorlardi. Yorulmuslar,
terlemislerdi. Bu yirmi iki kisi, yeni gelen iki kisi ile konustular,
ikiler dediler ki: (Zulkarneyn denilen adam bir yolcusur, bir yerde
durmaz. Buradan da gecer gider. Biz de kendi yerlerimizde kaliriz.)
Yirmiikiler onlara: (Kal ac) dediler.

Zulkarneyn gelip bunlari sacli, uzerlerinde Turk belgeleri bulundugunu
gorunce, onlara: (Türk Manend) demis (Türk'e benzer). Hakan Su, Cin'e
kadar gitmis. Zulkarneyn arkasina dusmus. Su Zulkarneyn'e bir boluk
asker Zulkarneyn de ona bir boluk asker gondererek (Altun Kan) denilen
bir dagda carpismislar. Ama Zulkarneyn Hakan ile barismis, Ugur
sehirleirni yapmislar. Bir sure orada oturduktan sonra Zulkarneyn
cekilip gitmis, Hakan Su da Balasagun'a kadar ilerlemis. Kendi adini
vererek Su sehrini yaptirmis. Oraya bir tilsim koymus. Bugun oraya
kadar leylekler gelir, oradan ileri gecemezler. Tilsim bu gune dek
bozulmamistir. (Divan-i Lugat it Turk/ Tercume cilt: III)
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:36 pm

METE EFSANESİ

"Eşimi, atımı verdim, çünkü benimdir!"
"Toprak verilemez, çünkü devletindir!"

METE

1. METE'NİN GENÇLİĞİ OĞUZ-HAN'INKİNE BENZİYORDU

"Büyük Hun İmparatoru Mete'nin bir efsane halinde anlatılan gençliği, Oğuz-Han'ın hayatına benzetilmişti" :

Mitoloji, tarih değildir. Zaten tarihte olmuş olaylar mitolojinin
konusu içine giremezler. Bunlar daha çok, destan sayılırlar. Bir
hadisenin mitoloji olabilmesi için, herşeyden önce kahramanının,
tarihteki yerinin silinmiş ve unutulmuş olması gerekir. Oğuz Kağan,
müslüman olan Türklere göre, babası Kara Han'ı öldürmüş ve onun yerine
geçmişti. Zamanımızdan 200 sene önce büyük bir Türk Tarihi yazmış olan
bir Fransız bilgini, Oğuz Han'ın Mete olabileceğini söylemiş ve ikisi
arasında da bir bağ görmüştü. Bu Fransız bilgininin görüşü, büsbütün de
yanlış değildi." Çünkü Mete de, Oğuz-Han gibi babasını öldürmüş ve onun
yerine, hükümdar olmuştu."Çin Tarihleri, Mete ile babası arasındaki
savaşlar, bir tarih olayı hadisesi gibi anlatıyorlardı. Ama önemli olan
nokta, Mete'nin hayatının gençlik çağlarının da, bir efsane olup
olmadığı idi. Mete'nin daha sonraki hayatı ve savaşları hakkında, epey
şeyler biliyoruz. Tarih kaynaklarından kronolojik olarak kesin bir
şekilde verilen bu bilgiler, tarihin ve gerçeğin ta kendileri idiler.
Ama bütün tarih boyunca, büyük hükümdarlarla olduğu gibi, Mete'nin
hayatının da gençlik çağları, karanlık kalmakta ve bir nevi mitolojiye
bürünmüş olarak anlatılmaktadır. Büyük hükümdarların, hemen hemen
hepsinin de gençlik çağları, bir mitoloji perdesi arkasında gizlenmiş
ve bu devreler, romantik bir şekilde anlatılmıştı. Çinliler, Mete'den
sonra Hun'ları ve Ortaasya halklarını, birçok savaş ve temaslar
sonunda, çok iyi bir şekilde tanıyabilmişlerdi. Fakat Mete'den önce,
Çin kaynaklarında Ortaasya hakkında anlatılan bilgiler, çok karanlıktı.
Çinliler bu çağda öyle ki, kendi sınırlarının dışındaki bölgelerden
bile haberleri yoktu. Zaten Mete'nin hayatını anlatmağa başlayan Çin
tarihleri, üslûp bakımından da mitolojik ve hikâyemsi bir dille
konuşuyorlardı. Çin tarihinin üslûbu çok kuru, fakat kronolojik ve
kesindi. Zaten bu bilgilerin çoğu, imparatora gelen raporlarla, Çin
sarayından çıkan fermanların, kopyalarından başka bir şey değil idiler.
Halbuki Mete'nin hayatından Çin tarihleri, âdeta bir Çin romanı gibi
söz açıyorlardı.

"Çin tarihlerinin verdikleri yarım mitolojik bilgilere göre Mete, Oğuz-Han gibi kendi babasını öldürmüştü":

Ortaasya'da Tuman adlı bir Hun reisi varmış. Bu reisin de Mete adlı
büyük bir oğlu bulunuyormuş. Gerek babasının ve gerekse oğlunun adları,
Çin tarihlerinde, zaten, Çin işaretleri ile yazılıyordu. İkiyüz sene
önce bu işaretler, Mete şeklinde okunmuş ve bizim tarihçilerimiz de bu
adı; Mete olarak yazmışlar ve Türkiye'ye yaymışlardı. Bugün
Türkiye'mizde, bu büyük Hun İmparatorunu, "Mete" adı ile tanıyoruz.
Birçok kimseler de bu adı, maalesef 200 sene önce okunan, böyle yanlış
bir okunuşla, kendi adları olarak tanımaktadırlar. Aslında ise bu Çince
işaretleri, "Mao-dun" şeklinde okumak gerekiyordu. Kendi hususî
metodlarımıza göre, Mete'nin Türkçe adının herhalde "Bahadır" dan başka
bir şey olmaması gerekiyordu. Ama ne yapalım ki, bugün Türkiye'miz de
bu büyük Hun hükümdarı, Mete adı ile tanınmış ve öyle yayılmıştır. Mete
hakkındaki Çin kaynaklarında okuduğumuz bu efsanemsi olaylar özet
olarak şöyledir:


METE'NIN GENÇLIK EFSANESI

Üçüncü yüzyildi tam, çok önceydi Isa'dan,
Bir firtina kopmustu, tasmisti Iç Asya'dan!
Sonsuz at sürüleri, yerleri inletmisti.
Kurdumsu türküleri, gökleri çinlatmisti!
Atlilar gelmislerdi, ordular biçmislerdi,
Volga, Sari nehirden, kanip, su içmislerdi!
Tarihten ugultular, bir millet var diyordu!
Yazili dogrultular, bir devlet var, diyordu!
Hunlarin ilindeydi, Iç Asya ilindeydi,
Hun reisi Tuman-Han, herkesin dilindeydi!
Bayragi direkteydi, büyük oglu Mete'ydi,
Diger bütün komsular, henüz birer çeteydi.
Tuman-Han da kanarmis, insanogluymuy bu ya!
Bir cariye hep dermis: "Bu Mete ölsün!" Diye.
Tuman fakat korkarmis, kadina da tapirmis,
Bir bahane ararmis, çünkü bir "Töre" varmis!
Soyuna bakarlarmis, tek kadin alirlarmis,
Sonraki hatunlarsa, mir'ssiz kalirlarmis.
Tuman oglunu vermis rehin Yüeçi'lere
Sonra da hücum etmis, sormamis elçileri.
Yüe-çi'ler varmislar, Mete'yi aramislar,
Mete çoktan kaçmismis, yollari taramislar.
Tuman oglunu görmüs, akli basina dönmüs,
Senlik dügün yaptirmis, güya çok mes'ut günmüs.
Mete'ye tümen vermis, eline ferman vermis,
Mete'nin disiplini, Dünyaya hep san vermis!
Asker Tanri sanirmis, hep Mete'ye taparmis,
Ondan ne buyruk gelse, düsünmeden yaparmis.
Orduyu toplamismis, atini oklamismis,
Tümen disiplinini, böylece yoklamismis.
Askerler ok atmismis, atlar yere yatmismis,
Atina kiymayanin, kani yere akmismis!
Bir defa senlik yapmis, aileler toplanmis,
Ok atmis karisina, bütün esler oklanmis!
Biraz nefes alanlar, azicik geç kalanlar,
Kiliçtan geçirilmis, görülmemis kaçanlar!
Avlara gidilirmis, senlikler düzülürmüs,
Gelen ordular ile, hayvanlar sürülürmüs.
Tuman-Han ava gitmis, Mete'ye de gel demis,
Kurdu Mete avlamis, Tuman'sa keklik yemis!
Avda bir ok uçmusmus, Tuman-Han'a gelmismis!
Gerçi derler ilk oku, Mete atmisti, çogu,
Mete'nin tümeni de, bu hedefi delmismis!
Oguz'un babasiysa, yemisti "Tanri oku"!
Bu bir efsane idi, ok bir bahane idi,
Töre'yi bozan Tuman, tam bir divane idi!


Çin tarihlerinde, Mete'nin babasını öldürüşü ile ilgili olay, böyle
anlatılıyordu. "Zaten olayların anlatılışından da, bunun bir mitoloji
olduğu, açık olarak görülüyordu." Öyle anlaşılıyor ki bu çağda, Hunlar
arasında da, buna benzer efsaneler yok değildi. Mete gibi büyük bir
hükümdarın ortaya çıkışı, bütün Ortaasya'yı hakimiyeti altına alışı ve
ayrıca komşularını da büyük bir dehşet saçısı sebebi ile, Ortaasya'nın
eski mitoloji kahramanlarının hususiyetleri, Mete'ye yakıştırılmış ve
onun faaliyetlerine uydurulmuştu.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:37 pm

2. "TÖRE"Yİ BABA BİLE BOZSA, ÖLMELİYDİ

"Dünya mitolojilerinde "Baba öldürme" olayı, erkek çocukların şuur
altlarında saklı hislerin, masallardaki birer görüntüleri halinde kabul
ediliyorlardı":
Aslında ise, "Babalarını öldüren çocuk efsaneleri", insanlığın
hayalinde yaşamış, çok eski şuuraltı 'kisleri idiler. Yunanistan'da da
"Kral Ödip", babasını öldürmüştü. Tabiî olarak, Türk efsanelerinden
haberleri olmayan, Sigmond Freud gibi büyük ruh doktorları, kral
Ödip'le ilgili efsaneyi de açıklamaktan geri kalmamışlar ve hatta
şuuraltı görüntülerine göre, birçok tedavi şekilleri bile bulmuşlardı.
Bizim eski "Rüya Tabirn'meleri" mizde de, bu gibi hislerin
açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara göre, erkek çocuğun
rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir işe şuuraltında girişmiş
olması anormal değildi. Tabiî olarak bu konuları Freud, birazda
mubal'ğa etmiş ve büyütmüştü. Ama kendisi, büyük bir ruh doktoru idi.
Bu teşhis yolu ile, birçok erkek çocuklarını da tedavi edip,
iyileştirmişti. İşte, böyle, cemiyetin yasak ettiği; fakat şuurlatında
toplanan istekler ile hisler, kendilerine masallarda gösteriyorlar ve
bir mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten, insaların
ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi
anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin, ne zaman
meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı yoktur. Ama öyle
anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki çağlarda, belki de
insanlığın, henüz daha insanlıklarını bilmediği devirlerde, hissedilmiş
ve duyulmuş hayallerden başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki
açıklamaları yapmakla,"Oğuz Kağan Destanı" nın, kesin olarak Freud'un
nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz. Ama Türk
Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de vardır. Bu motifler,
Avrupalı'lar tarafından yüzyıllar boyunca işlenmiş ve bir açıklanma
yoluna doğru gidilmiştir. Türk Mitolojisi ise, hiç el atılmamış,
üzerinde düşünülmemiş ve hatta birçoklarımızın, varlığına bile
inanmadığımız bir konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve
görülmüş gerçekleri de gözönünde tutarak, kendimize bir metod ve ışık
aramak zorundayız.", insanlığın hayalinde yaşamış, çok eski şuuraltı
'kisleri idiler. Yunanistan'da da "Kral Ödip", babasını öldürmüştü.
Tabiî olarak, Türk efsanelerinden haberleri olmayan, Sigmond Freud gibi
büyük ruh doktorları, kral Ödip'le ilgili efsaneyi de açıklamaktan geri
kalmamışlar ve hatta şuuraltı görüntülerine göre, birçok tedavi
şekilleri bile bulmuşlardı. Bizim eski "Rüya Tabirn'meleri" mizde de,
bu gibi hislerin açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara göre,
erkek çocuğun rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir işe
şuuraltında girişmiş olması anormal değildi. Tabiî olarak bu konuları
Freud, birazda mubal'ğa etmiş ve büyütmüştü. Ama kendisi, büyük bir ruh
doktoru idi. Bu teşhis yolu ile, birçok erkek çocuklarını da tedavi
edip, iyileştirmişti. İşte, böyle, cemiyetin yasak ettiği; fakat
şuurlatında toplanan istekler ile hisler, kendilerine masallarda
gösteriyorlar ve bir mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten,
insaların ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi
anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin, ne zaman
meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı yoktur. Ama öyle
anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki çağlarda, belki de
insanlığın, henüz daha insanlıklarını bilmediği devirlerde, hissedilmiş
ve duyulmuş hayallerden başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki
açıklamaları yapmakla,"Oğuz Kağan Destanı" nın, kesin olarak Freud'un
nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz. Ama Türk
Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de vardır. Bu motifler,
Avrupalı'lar tarafından yüzyıllar boyunca işlenmiş ve bir açıklanma
yoluna doğru gidilmiştir. Türk Mitolojisi ise, hiç el atılmamış,
üzerinde düşünülmemiş ve hatta birçoklarımızın, varlığına bile
inanmadığımız bir konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve
görülmüş gerçekleri de gözönünde tutarak, kendimize bir metod ve ışık
aramak zorundayız.

Türk mitolojisinde, "Türk töresi" ne uymadığı gerekçesi ile, baba öldürme olayları yer alıyorlardı":

Ortaasya'da söylene gelen efsanelerde büyük kahramanlara, insan üstü
hususiyetler verilmek istenmişti. Oğuz Kağan Destanında da, bunun
örneklerini pek çok görüyoruz. "Oğuz'un ayağı, ayı ayağı gibi; bileği
ise, kurt bileğine benziyordu. Vucûdu, baştan aşağıya tüylerle örtülü
idi. Annesinden doğar doğmaz, memeyi ağzına bir defa almış ve sütten
bir yudum içtikten sonra da, annesine bir daha yanaşmamıştı. "Çiğ et
yiyip, şarap istemeğe başlamıştı". Aşağıda da söyleyeceğimiz gibi,
"Türkler çiğ et yemezlerdi". Ama korkunç bir kahraman, onlara göre, çiğ
et de yiyebilirdi. Çünkü O, o kadar korkunç ve o kadar bahadır, bir
kimse idi:

"Korkunç bir hakan olsun, çok büyük bir han olsun, "Babasını öldürsün, Türk Töresi korunsun".

Ortaasya efsanelerinde, "Manas Han'ın oğlu Semetey doğmuş ve epeyde
büyümüştü. Ama ona hiç kimse bir ad bulamamıştı. Günün birinde yurtta,
ansızın "Gök sakallı " bir ihtiyar peyda olmuş ve Semetey-Han'ı
kucağına alarak, O'na Semetey adını vermişti. Bundan sonra da bir şiir
okumağa başlamıştı. Bu şiirin başında, "Semetey öyle büyük, öyle
korkunç bir bahadır olacak ki, babasını bile öldürecek" diye söze
başlanıyordu. Bu da, büyük bahadırlığın, bir hususiyeti idi. Çünkü,
büyük bir kahraman gerekirse, babasına bile acımazdı ve öyle olması
l'zımdı. Ama, Türk Mitolojisinde çok önemli bir nokta vardır. Bunu da,
hiçbir zaman unutmamamız l'zımdır: "Ne Oğuz Kağan ve nede Mete, kendi
öz ihtirasları için babalarını öldürmemişlerdi". Babalarının
öldürüşlerinin tek sebebi, onların "Türk töresine uymamış ve riayet
etmemiş olmaları" idi. Çünkü Türk töresine göre taht, Mete'nin hakkı
idi. Kendisi Baş-Hatun'dan, yani hükümdarın en asil hatunundan
doğmuştu. Eski Türk töresine göre hükümdarlık, ancak onun hakkı
olabilirdi. Halbuki, Mete'nin babasının yeni bir cariyesi araya
girmişti. Babası zayıftı. Kadının tesirinde kalıyordu, "Töreyi
unutuyor" ve asil olmayan bir çocuğu, onun yerine geçirmek istiyordu.
Göktürk tarihinde, bunun örnekleri çoktur: Üçüncü Göktürk Kağanı Mohan
Kağan'ın, çok değerli bir oğlu vardı. Savaşçılığı ve idaresi ile,
Türkler arasında büyük bir ün yapmıştı. Ama annesi, birinci hatun
değildi. Onun annesi de asil idi ama; asillik derecesi bir kağan
doğurmak için yeterli görülmüyordu. Bu sebeple, Mohan Kağan'ın vasiyeti
üzerine, kendi oğlu hükümdar olamamış ve yerine küçük kardeşi geçmişti.
Hatta Mohan Kağan: Bir evl'tla baba arasındaki bağ, hiçbir şeyle
mukayese edilemez. Ama ne yapayım ki aramızda bir de töre var",
şeklinde konuşmak zorunda kalmıştı.

"Oğul ile babanın, arasına girilmez,
"Mayasıdır Hakanın, Türk Töresi geçilmez!"

Oğuz-Han'da babasını öldürmüştü. Türk cemiyeti, Oğuz-Han'ın babasını
öldürmesini, doğru ve töreye uygun bir hareket olarak görüyordu. Çünkü
babası, Hak dinini kabul etmemiş ve Tanrı yoluna girmemişti. Hatta
Oğuz-Kağan destanları, Kara-Han'ın kendi oğlu Oğuz-Kağan tarafından
öldürüldüğünü de söylemiyorlardı. Kara-Han, bilinmeyen bir yerden
gelen, bir kılıç darbesi ile ölmüştü. Bazıları da, "Kimin attığı
bilinmeyen bir ok Kara-Han'ın hayatına son vermiştir", diyorlardı.
Bütün bu sözleri altında yatan, bir istek ve bir eğilim görülüyordu.
"Kara-Han'ı, oğlu Oğuz Kağan değil; yine Tanrı öldümüştü". Kimden
geldiği bilinmeyen bu kılıç darbesi veya ok, Tanrı tarafından atılmış
ve Kara-Han da, bu yolla cezalandırılmıştı. Türk destanlarının hiçbiri,
Oğuz Han'ın elini, baba kanına bulandırmıyorlardı. Mete'de öyle idi.
Mete'nin bizzat kendisi, babasını öldürmemişti. Türklerde ordu, bir
milletin sembolü ve gerçek varlığı idi. Mete'nin babasını öldüren
oklar, ordu tarafından atılmıştı. Tuman-Han, binlerce ve hatta
onbinlerce ok ile ölmüştü. Mete'nin babası, bütün bir milletin okları
ile cezalandırılmış ve bu yolla da töre, yerine getirilmişti.

"Mete ile Oğuz'un, babaları yanılmış,
"Tanrı vermiş cezayı, oğul yaptı sanılmış!"
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:37 pm

OĞUZ - KAĞAN DESTANI


TÜRK MİTOLOJİSİ

OĞUZ - KAĞAN DESTANI

1. OĞUZ DESTANININ ÖZELLİKLERİ

Eski Türk tarihinde hükümdarların doğuşu, efsanelere büründürülmüş ve
kutsal bir olay gibi anlatılmışlardı. Hükümdarlar böyle
kutsallaştırılıp, gökten indirilir iken; elbetteki Oğuz-Kağan gibi,
bütün Türk kaviminin atası olan kutsal bir kişinin menşeleri de,
Tanrıya ve göğe bağlanacaktı. Eski Türklere göre herşeyi yaratan ve her
varlığın sahibi olan tek kutsal şey, gökteki biricik Tanrı idi. Aslında
göğün kendisi olan Tanrı değildi. Çünkü gök de, yer gibi, maddî birer
varlık ve yüce Tanrı tarafından yaratılmış, dünyanın birer parçası
idiler. Gök, bir tane idi ve dünyamızın üstünü, bir kubbe şeklinde
kaplıyordu. Fakat bu kubbenin üstünde, daha bir çok gökler vardı. Ayın
güneşin ve türlü yıldızlar ile burçların dolaştıkları, ayrı ayrı
gökler, uzayın sonsuzluklarını kendi aralarında paylaşıyorlardı. Bütün
bunların üstünde, bir gök daha vardı ki, bu gökte yaratıcı, büyük ve
tek Tanrı oturuyordu. Eski Türkler, ğögün katlarını üst üste koyma yolu
ile saymamışlardı. Fakat sonradan, biraz da dış tesirler sebebi ile
gökleri, yedi veya dokuz kat olarak tarif etmeğe başladılar.

"Oğuz-Kağan destanına, Uygur çağından sonra, hafif dış tesirler girmeğe başladı":

Göktürk çağında, eski Türk dini ile inançları, bozulmadan devam etmekte
ve gittikçe de gelişmekte idi. Uygur devleti kurulup da, yeni bir çok
dinler Türkler arasına girmeğe başlayınca, durum biraz daha değişti.
Çünkü Uygurlar, çok daha önceleri Çin'in ortalarında gezmişler, ticaret
yapmışlar ve birçok insanlarla karşılaşarak, konuşmuşlardı. "Bu dış
ilişkiler, Uygurlara birçok yeni görüşler getirmiş ve onlarda, büyük
dinlere inanmak ihtiyacını doğurmuştur." Ticaret, eski Türk
savaşçılarının dini ile, pek bağdaşan bir meslek değildi. Eski Türk
dini, disiplin, otorite ve savaşçılığı, herşeyden üstün tutuyordu.
Halbuki tüccarlar, daha geniş ve rahat bir hayata sahip olmak zorunda
idiler. İşte bunun içindir ki, bu zamana kadar Türkler göğe ve gökten
gelen kutsallıklara inanırlar iken, Uygur çağında durum birdenbire
değişiyordu. Uygurlar, köklerini Suriye'den alıp, İran'da gelişen Mani
dinini aldıktan sonra, aya daha çok önem vermeye başladılar. Aslında
ise Türklerde, kutsal olan en önemli şey, gökten sonra dünyamızı ışıtan
güneş idi. "Uygurların, güneşten aya geçmiş olmaları, yeni bir
düşüncenin başlangıcı gibi sayılabilirdi". Bu sebeple, Uygurlar çağında
yazılmış Oğuz-Kağan destanlarında, eski Türklerin dedikleri gibi kutsal
kişiler, artık "Göğün oğlu" değil; "Ayın oğulları" oluyorlardı.
Oğuz-Kağan da "Ay Tanrı" nın bir oğlu idi. Destan, daha başlangıçta,
şöyle başlıyordu:

"Aydın oldu gözleri, renklendi ışık doldu,
"Ay-Kağan'ın o gündü, bir erkek oğlu oldu!"

Eski Türkler de iyi ve güzel olayları, aydınlık ve ışıkla anlatırlardı.
Biz, nasıl yeni bir oğlu olan dostumuza, "Gözlerin aydın olsun" diyor
isek, onlar da Oğuz-Kağan'ın doğuşu dolayısı ile, "Ay Kağan'ın gözleri
aydın oldu, renklendi", diyorlardı.

"Müslüman olmuş Oğuz Türklerinin destanları da, Türk mitolojisinin en eski motifleri ile dolu idiler":

Fakat Türkler, çoktan müslüman olmuş ve İsl'miyetin ana prensiplerine
gönülden bağlanmışlardı. Aslında ise, İsl'miyet ile eski Türk dini
arasında büyük ayrılıklar da yoktu. Buna rağmen, eski Oğuz-Kağan
destanları, elbetteki İsl'milyetin birçok inançları ile uygunluk
gösteremeyecekti. Bunun içindir ki, İsl'miyetten sonra yazılan
Oğuz-Kağan destanlarında, biraz daha değişiklik yapılmış ve İsl'miyete
uydurulmuştu. İsl'miyeti kabul eden Türkler bizce Uygurlara nazaran,
eski Türk an'anesini ve töresini daha çok korumuşlardı. Tabiî olarak
biz Oğuz Türkleri üzerine, daha büyük bir önem veriyoruz. "Çünkü
Oğuzlar, bütün Ortaasya ve Türk âleminin, en soylu ve en gelişmiş
zümreleri idiler". Şehir hayatına çoktan başlamış olmalarına rağmen,
eski Türk devlet teşkil'tı ile disiplini, onların ruhlarından henüz
daha silinmemişlerdi. Bu sebeple Oğuz Türklerinin destanlarında,
Uygurlarınkine nazaran, daha eski ve daha köklü motifler görüyoruz.
İsl'miyetten sonraki Türk destanlarına göre, "Oğuz-Han'ın babası
Kara-Han" idi. Oğuz Han'ın babasının, "Kara-Han" adını alması da boş
değildi. Eski Türklerde, "Ak ve kara soylular ile halkı birbirinden
ayıran, sembolik renkler" idi. "Ak-Kemik", Kağanlar ile, onların
oğulları idiler. "Kara-Kemik" ise, halk tabakasından başka bir şey
değildi. Diğer kitaplarımızda da her zaman söylediğimiz gibi, Türk
halklarının "ak" ve "kara" şeklinde ayrılmış olmalarına rağmen,
aralarında bir sınıf mücadelesi yoktu. Müslüman Türkler, Oğuz-Han'ın
babasına "Kara-Han" diyorlardı. Çünkü kendisi Müslüman değildi.
Müslüman olmak isteyen oğlu Oğuz-Han'a da engel olmak istemişti. Tabiî
olarak bu fikirlerimiz tam ve kesin değildir. Fakat Türk tarihi ve
an'aneleri hakkındaki bilgilerimiz, bizi bu sonuca doğru
sürüklemektedirler. Oğuz Han Müslüman Türklere göre, babasından çok,
an'anesine bağlıdır. Bu sebeple Oğuz destanını anlatmağa başlarlar
iken, hemen şöyle derler:

Üç gün üç gece geçti, annesine gelmedi,
Annenin memesinden, bir damla süt emmedi.
Bana gelmedi diye, annesi ağlıyordu,
Sütümü emmedi diye, kalbini dağlıyordu.
Ağlayıp sızlıyordu, beşiğe dolanarak,
Sütümü, az em diye, çocuğa yalvararak!








__________________
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:37 pm

2. TÜRK MİTOLOJİSİ VE KUTSAL ÇOCUKLAR

Oğuz Han diğer Türk destanlarında olduğu gibi doğar doğmaz, bir
olgunluk ve erginlik gösteriyordu. Annesi, henüz daha Müslüman
olmamıştı. Annesine karşı, bu kırgınlığın sebebi de, bundan başka
birşey olmamalıydı. Nitekim az sonra Oğuz Han annesi ile konuşmağa
başlar ve ona şöyle der:

Ey, benim güzel annem, öğüdümü alırsan!
Yüce Tanrı'ya tapıp, eğer hakkı tanırsan!
O zaman memen alır, ak sütünü emerim!
Bana lâyık olursan, adına anne derim!
Oğuz-Kağan'ın annesi, henüz daha üç günlük beşikte yatan çocuğunun,
böyle konuşup söyleşmeye başladığını görünce, ona kalpten bağlanır ve
Tanrıya inandığını oğluna söyler. Müslüman Türklerin söyledikleri bu
Tanrı, İsl'miyetin Allah'ından başka birşey değildi. Fakat aynı zamanda
destanlar, zaman zaman bir "Gök Tanrısı" ndan da söz açıyorlar ve eski
Türklerin, gerçek inançlarını açığa vurmaktan geri kalmıyorlardı. Eski
Türklerde de "üç sayısı" ve "üç yaşında" olma önemli idi. Fakat Türk
mitolojisinin en önemli sayısı "yedi" ile "dokuz" sayılarıdır. Müslüman
Türklerin Oğuz destanlarında: "Oğuz-Kağan, üç gün içinde
olgunlaşmıştı". Halbuki eski Altay destanlarında: "Çocuğun olgunlaşması
için, yedi günün geçmiş olması gerekiyordu". Hatta çok güzel, şöyle bir
Altay efsanesi de vardır:

Altay'da olmuş idi, bir çocuk doğmuş idi,
Dünyaya gelir iken, nurlara boğmuş idi.
Yedi kurtlar uçmuşlar, koku alıp koşmuşlar,
"Çocuğu ver", demişler, uluyarak coşmuşlar.
Annesi çok ağlamış, yüreğini dağlamış,
Çocuk da dile gelmiş, yarasını bağlamış.
Demiş: "Anne, sızlama! Oyala da, ağlama!
"Yedi gün mühlet iste, işi bağla sağlama!"
Yedi gün mühlet dolmuş, annenin benzi solmuş,
Oğlan beşiği kırmış, bir civan yiğit olmuş.

Bu Altay efsanesi mitolojinin ta kendisidir. Gerçi Oğuz-Kağan destanı
da, bir mitolojidir. Fakat büyük devletler kurup gelişen Türk
toplumları, onun içindeki akla uymayan motifleri ayıklamış ve gerçekçi
bir şekle sokmuşlardı. Oğuz-Kağan destanında, göklerde dolaşıp, ğögün
çeşitli katlarını zapteme ve türlü ruhlarla çarpışma, kutsal bir
Hakandı. Fakat O, daha çok, bir insandı. İnsanlık özelliklerini taşımış
ve insanların yaşadığı yeryüzünü zaptederek, Tanrı adına, idare etmeğe
memur edilmişti. Az önce özetini yaptığımız Altay efsanesi dikkatle
incelenince, daha birçok mitolojik motifler de ortaya çıkacaktır.
Meselâ "Yedi kurt"."Büyük ayı burcu" nun, yedi yıldızında başka bir şey
değildi. Çünkü Türklere göre: "(Büyükayı burcu'nun yedi yıldızı, kalın
ve demir zincirlerle Kutup yıldızı'na bağlanmış, yedi azgın kurt
idiler). Bir ara bu kurtlar, çocuğun atı ile tayını da alıp götürmek
isterler. Bu savaşlar sırasında çocuk sıkışınca, akıllı ve kutsal
buzağısı da ona yol gösterir ve başarı sağlamasına imkân verir.
(Türklere göre 'Küçükayı burcu', iki at tarafından çekilen, bir
arabadan başka birşey değildi.) Bu burcun etrafından dönen Büyükayı
burcunun yedi kurdu, bu iki atı yakalayıp yemek isterler ve bunun için
de gökyüzünde, durmadan onların etrafında dönerlerdi. (Altay efsanesi
göre). Küçükayı burcu, çocuğun dostu ve yakını idi. Boğa burcu da,
herhalde yine bu kahramanın buzağısından başka birşey olmamalıydı".

Görülüyor ki, Oğuz-Kağan destanı birdenbire uydurulmuş ve yazılmış bir
hikâye değildi. Onun kökleri, yüzyıllar önce inanılmış ve söylenmiş,
Türk efsaneleri ile inançlarına dayanıyordu. Süzüle, süzüle, akla
mantığa uymayan bölümlerin, gerçeğe uydurulması ile, bütün Türklerin
malı olan Oğuz-Kağan destanı meydana gelmişti.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:38 pm

3. OĞUZ - KAĞAN'IN DOĞUŞU

"Oğuz-Kağan, kutsal bir şekilde doğmuştu":

Az önce, büyük Türk kahramanlarının, genel olarak kutsal bir şekilde
doğduklarını söylemiştik. Elbette ki Oğuz-Kağan'ın da doğuşu da, kutsal
ve fevkal'de bir şekilde olmalıydı. Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan
destanı, O'nun doğuşunu şöyle anlatıyordu:

Gök mavisiydi sanki, benzi bu oğlancığın!
Ağzı kıpkızıl ateş, rengi bu oğlancığın!
Al, al idi gözleri, saçları da kapkara,
Perilerden de güzel, kaşları var ne kara!
Oğuz-Kağan doğarken, benzinin rengi tıpkı gök mavisi gibi idi. Yüz,
eski Türklere göre, insanın en önemli bir yeri idi. Utanç, kötülük ve
hatta kutsallık bile, insanın yüzüne akseden özellikleri idiler. Kötü
bir insanın yüzü, elbette kara idi. İyilerin de yüzleri, aktı. Ama
kutsal insanların yüz rengi, gök mavisinden başka birşey olamazdı.
Çünkü gök, Tanrı'nın oturduğu ve hatta bazan, Tanrı'nın kendisinden
başka birşey değildi. "Oğuz-Kağan doğarken, yüzünün gök renkten olması,
onun gökten geldiğini ve Tanrı'nın rengini taşıdığını gösteren bir
belirti idi." Biz yanlış olarak Türklerin, "Gök Börü", yani gök kurt
dedikleri kutsal kurda, bozkurt adını veregelmişiz. Aslında ise gök ile
boz arasında büyük ayrılıklar vardır. Türklerin kutsal kurtlarının
rengi de gök idi. Çünkü o Tanrı tarafından gönderilmiş bir elçiden
başka bir şey değildi. Belki de Tanrı'nın ta kendisi idi. Tanrı, kurt
şekline girerek Türklere görünüyor ve onlara başarı yolu açıyordu. Onun
için de, kurdun rengi gömgök idi. Daha sonraları Türkler, gök rengini
olgunluk, erginlik ve tecrübenin bir sembolü olarak görmüşlerdir.

Oğuz-Kağan'ın ağzı ateşe niçin benzetilmişti":

Bugün Anadolu'da söylenen, "Gözleri Kanlı" deyimi de, bize çok şeyler
ifade eder. O'nun gözlerinin al oluşu, daha doğrusu kan rengine
benzemesi, Oğuz-Kağan'ın büyük bahadarlığının, bir özelliğinden başka
bir şey değildi. Cengiz-Han da doğarken "avucunun içinde bir kan
pıhtısı" tutuyordu. Bunu gören annesi ile babası şaşırmış ve hemen
Şamanlara koşmuşlardı. Şamanlar ise, O'nun dünyayı zaptedeceğini ve
büyük bir bahadır olacağını söylemişlerdi. Fakat Cengiz-Han çağı ile
ilgili efsaneler, en eski Türk ve Ortaasya özelliklerini
göstermiyorlardı. Elbetteki onları kökleri de, Türk mitolojisine
dayanıyordu. Fakat Çin yolu ile, Moğollara birçok yabancı tesirler
girmişti. Türklerde yeni doğan kahramanlar, avuçlarında bir kan pıhtısı
tutmazlardı. Çünkü biraz da, eski Hint mitolojisinin motiflerinden biri
idi. "Türklerin kahramanlarının gözleri, kırmızı ve kızıldır." Çinde
de, bu vardır. Fakat çin kahramanlarının gözleri yalnız kırmızı olmakla
kalmazlar, aynı zamandan cam gibi de parlarlardı. Çinliler, "Büyük bir
Göktürk Kağanı Mohan Kağan'dan söz açarken, onun da yüzünün kıpkırmızı
ve gözlerinin cam gibi parladığını" söylüyorlardı. Herhalde
Mohan-Kağan, acayip bir fizyonomiye sahip değildi. Fakat 20 sene
müddetle, bütün Çin'i korkutmuş ve diz çöktürmüş bir hükümdardı. Eski
Türkler, kırmızı renk için genel olarak "al" sözünü kullanırlardı.
Fakat bu söz sonradan, biraz da manevi bir anlam almıştı. Nitekim
loğusaları basan ve kötülük yapan, "Albastı" da, yine bu rengi
taşıyordu. Altay Türkleri, büyük kurt sürülerini idare edip, köylere
korkunç zararlar veren kurtlara da, zaman, zaman, "al-börü" derlerdi.
Bu allık, kurdun veya albastı gibi ruhların renginden dolayı değil;
daha çok, onların korkunç zararlar vermesinden ileri geliyordu. Çünkü
onlar güçlü ve kudretli idiler. Tıpkı yeryüzünü zapteden ve kendi
egemenliği altında toplayan Oğuz-Kağan gibi.

"Oğuz-Kağan'ın yüzünün rengi gök mavisi, gözleri de al, yani kırmızı idi".

Bazıları al sözünü, "ela" şeklinde anlamak istemişlerdi. Fakat tabiî
olarak, bunun aslı yoktur. Çünkü, "Oğuz-Kağan'ın saçları da kara" idi.
Sarı değil. Bu sebeple gözlerinin el' olmasına da, hiçbir sebep yoktu.


4. OĞUZ - KAĞAN'IN ÇOCUKLUĞU

"Türk mitolojisinde kahramanlar, 'üç' veya 'yedi' günde konuşurlardı":

Az önce, Müslüman olmuş Türklerin Oğuz-Kağan destanlarından söz
açarken, Oğuz-Kağan'ın üç günde konuşmağa başladığını belirtmiştik.
İsl'miyetin tesirleri görülmeyen, Uygurca Oğuz Kağan destanında da,
aynı şeyleri görüyoruz. Ama, yukarıda da dediğimiz gibi, eski Türk
efsanelerinde büyük kahramanlar çoğu zaman "Yedi günde kendilerine
gelir ve kırk gün sonra da bir delikanlı gibi hayata başlarlardı".
Nitekim Uygurların Oğuz Destanı, Oğuz'un küçüklüğünü şöyle anlatıyordu:

Geldi ana göğsünü, aldı emdi sütünü,
İstemedi bir daha, içmek kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister, aş yemek ister oldu,
Etraftan şarap ister, eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi, şiirler düzer oldu,
Aradan kırk gün geçti, oynaşır, gezer oldu.

Geldi ana göğsünü, aldı emdi sütünü,
İstemedi bir daha, içmek kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister, aş yemek ister oldu,
Etraftan şarap ister, eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi, şiirler düzer oldu,
Aradan kırk gün geçti, oynaşır, gezer oldu.

"Türkler yemeklerini, ilk çağlardan beri pişirerek yerlerdi":

Türkler herhalde, tarihten çok önceki çağlarda bile, yemeklerini
pişirerek yemeğe başlamışlardı. Nitekim, Göktürklerin Çin kaynaklarında
bulunan ilk efsaneleri de, "İlk Türk Atasının, ateşi ic't ettiğini ve
yemekleri pişirmeği öğrettiğini," söylüyordu. Sibirya'nın tundralarında
yaşayan geri halklar, Türklere nazaran çok daha sonraki çağlarda
yemeklerini pişirip, yemeği öğrendiler. Nitekim, Fin'lerle Macar'ların
ataları olan Batı Sibiryalılar, kendi atalarının çiğ et yediklerini
söylerler ve bununla öğünürlerdi. Onlar, daha güneylerindeki Ortaasya
Türk halklarına, "yemeklerini pişirenler" derler ve kendilerini,
onlardan ayırırlardı. Gerçi bu Sibirya halkların da, sonradan
yemeklerini pişirmeğe başlamışlardı. Ama, zaman zaman bu eski
hatıraları yadetmek için "çiğ et yeme törenleri" yapmağı da, ihmal
etmezlerdi. Türk mitolojisinde, Türk çiğ et yediğine dair, elimizde
hiçbir delil yoktur. Ama büyük kahramanlar, o kadar korkunç idiler ki,
zaman zaman çiğ et bile yerlerdi. Onun için Oğuz-Kağan'ın, çiğ et
istemesinin sebebi de, bundan ileri geliyordu.

"Oğuz-Han'ın vücudu, güçlü ve korkunç hayvanlara benzetilirdi":

Dede Korkut masallarında da büyük kahramanların yürüyüşü, arslanlara
benzetilmiş ve vücut yapıları da, korkunç hayvanlar gibi
anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan destanında da, az da olsa bunları görmüyor
değiliz. Uygurların Oğuz destanı, Oğuz-Kağan'ın şeklini, şöyle
anlatıyordu:

Öküz ayağı gibi, idi sanki ayağı,
Kurdun bileği gibi, idi sanki bileği.
Benzer idi omuzu, ala samurunkine,
Göğsü de yakın idi, koca ayınınkine!
Destana göre, Oğuz'un elleri ve pençesi, ayının büyük ve güçlü
pençesini andırıyordu. Ama kurdun bileği başka idi. Kurt, yeryüzündeki
hayvanlar içinde, koşma bakımından, en dayanıklı hayvandı. Bir türlü
yorulma bilmezdi. Bileği ince idi. Fakat o ince bilekli kurdun pençesi
korkunçtu. Bir samur büyüklüğündeki, kıllı omuzlar ve ayının göğsü
gibi, gergin ve şişkin ğögüsler, Oğuz-Kağan'ın bir insan olarak ne
derece güçlü olduğunu anlatmağa yarayan sözlerdi.

"Oğuz-Kağan'ın vücudu niçin "tüylü" idi":

Eski Türkler, "ilk insanın, tüylü olduğuna inanırlardı." Altaylarda
yaşayan birçok efsanelerde, bu konu ile ilgili, sayısız örneklere
rastlıyoruz: "Tüylere kaplı olan ilk insan, Tanrı'ya karşı günah
işlemiş ve bundan dolayı da tüyleri dökülmüştü. Tüyleri dökülünce de
insanoğlu, bir türlü hastalıktan kurtulamamış ve ölümsüzlüğü elinden
kaçırmıştı. (Bir söylenişe göre) Tanrı, insanı yaratırken şeytan gelmiş
ve insanın üzerine tükürerek, her tarafına pislik içinde bırakmıştı.
Tanrı da, insanın dışını içine, içini de dışına çevirmek zorunda
kalmıştı. Bu suretle insanın içinde kalan şeytanın pisliği ve tüyler,
insanoğlunun ruhunu ve ahl'kını kötü yapmıştı. İnsanın gerçi dışı,
Tanrı yapısı idi ve güzeldi ama; içi şeytan tarafından kirletilmiş ve
şeytana benzer, bir özelliğe bürünmüştü". Bu sebeple Oğus destanında,
bu çok eski Türk inançlarının izlerini de buluyoruz. Çünkü Oğuz-Kağan,
bizim gibi tüysüz değil; her tarafı kıllarla dolu ve fevkal'de bir
yaratıktı:

Bir insan idi fakat, tüyleri dolu idi,
Vücudu kıllı idi, çok uzun boylu idi.
Güder at sürüleri, tutar, atlara biner,
Daha bu yaşta iken, çıkar, avlara gider.
Geceler günler geçti, nice seneler doldu.
Oğuz da büyüyerek, bir yahşi yiğit oldu!


5. OĞUZ - KAĞAN'IN GENÇLİĞİ

Türk mitolojisinde büyük kahramanların, çocukluk ile gençliğini
birbirinden ayıran, bazı önemli, çağlar vardı. Altay efsanelerinde bu
çağ, daha çok "Ad koyma" töreni ile başlardı. Adı olmayan bir çocuk,
henüz daha yetişkin bir genç ve kahraman sayılmazdı. Bir gencin ad
alabilmesi de, kolay bir iş değildi. Elbette adsız bir insan olamazdı.
Her çocuğa Türkler, doğuşundan itibaren bir ad verirlerdi. Fakat bu ad,
onun gerçek adı ve ünvanı sayılmazdı. Hatta Türkler kahramanlarına, her
yeni bir başarı üzerine, yeni bir ad daha verirlerdi. Daha yüksek bir
rütbeye terfi eden kimseler bile, yeni memuriyet unvanı ile beraber,
ayrıca bir ad da alırlardı. Bu sebeple Çin kaynakları, bu bakımdan bize
bir çok güçlükler çıkarmışlardır. Meselâ, büyük bir komutan veya
Kağan'ın, bir gençlik adı vardır. Geçliğinde büyük şöhret elde eden bu
komutanlar, Çin kaynaklarında çoğu zaman, gençlik adları ile
adlandırılırlardı. Zaman zaman bunlar, bazı savaşlar dolayısı ile yeni
ünvanlar alırlardı. Fakat Çin kaynaklarında bu Türkler, gençlik ve
olgunluk adları ile geçince, tarihçeler için, kimin kim olduğunu
anlamak, adet' çok güç bir hale girer. Bu sebeple Oğuz Han'ında, gerçek
bir ad ve unvan alabilmesi için, büyük bir kahramanlık ve başarı
göstermesi l'zımdı. Eski Türk tarihinde de, "Baş kesmeyen ve kan
dökmeyen" şehzadelere, gerçek adları verilmezdi.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:39 pm

6. OĞUZ'UN BİR GERGEDAN ÖLDÜRMESİ

"Oğuz korkunç bir gergedan öldürerek, erginliğini ispat etmişti":

Bunun içindir ki, Oğuz-Kağan, insanları ve sürüleri yiyen bir gergedanı
öldürür ve milletini, büyük bir bel'dan kurtarır. Eski Türkler,
karanlık ve sık ormanlara da saygı gösterir ve hatta onlara
tapılanırlardı. Türk tarihinde, yeni tahta çıkan hükümdarların, bir
orman dikerek, kendi adlarına yetiştirdikleri de görülmemiş değildir.
Nitekim Oğu-Kağan destanında da, Oğuz'un yurdunun yanında büyük bir
orman ve içinde de bir "gergedan" yaşardı. Destan bu olayı şöyle
anlatıyordu:

Bir büyük orman vardı, Oğuz yurdundan içre,
Ne nehir ırmaklar, akardı bu orman içre.
Ne çok av hayvanları, ormanda yaşar idi,
Ne çok av kuşları da, üstünde uçar idi.
Ormanda yaşar idi, çok büyük bir gergedan,
Yer idi yaşatmazdı, ne hayvan ne de insan!
Başardı sürüleri, yer idi hep atları,
Yokluk verir insana, alırdı hayatları!
Vermedi hiçbir zaman, insanoğluna aman!

Hepimiz biliyoruz ki, Ortaasya'da "gergedan" yoktu. Türklerin gergedan
görmüş olmaları da, pek ihtimal dahilinde değildi. Ama gergedanın, çok
korkunç bir hayvan olduğu kulaktan kulağa, Ortaasya'ya kadar gelmiş ve
Türk mitolojisinde de gerekli yerini almıştı. Gergedanın yaşadığı
bölgeler, Çin'e yakın olan bölgelerdi. Fakat Çinliler de gergedanın
esas şeklini bilmiyorlardı. Çinlilere göre, "Gergedan, burnunun ucunda
sivri boynuzu bulunan, bir geyikten başka birşey değildi". Ama
gergedan, Çin'de büyük bir öneme sahipti. Çünkü Çin İmparatorları ile
büyük komutanlar, zırhlarını gergedan derisinden yaparlardı. Bu
bakımdan onlar gergedanın derisini ve dolayısı ile, bu hayvanın
büyüklüğünü de tasavvur edebiliyorlardı. Gergedan motifi bakımından
Türk mitolojisine, Çin tesirleri de olabilirdi. Fakat gergedanla ilgili
bilgiler Türklere daha çok Batı Türkistan ve Hindistan yolu ile
gelmişti. Türkler gergedana "kıyant" derlerdi. Bu söz de, Hindistan ile
Batı Türkistan'da yayılmış bir deyimdi. Oğuz-Kağan, kendi milletine bu
kadar zarar veren gergedanı duyunca, onu avlamak ister ve yola çıkar.
Destan Oğuz'un yıla çıkışını şöyle anlatıyordu:

Oğuz-Kağan derlerdi, çok alp bir kişi vardı,
Avlarım gergedan: diye o yere vardı.
Kargı, kılıç aldı, kalkan ile ok ile,
Dedi: "Gergedan artık, kendisini yok bile!
Ormanda avlanarak bir geyiği avladı,
Bir söğüt dalı alıp, bir ağaca bağladı.
Döndü gitti evine, sabah olmadan önce,
Tam tan ağarıyordu, geyiğine dönünce,
Anladı ki gergedan, geyiği çoktan yuttu,
Geyiğin yerine de, büyük bir ayı tuttu.
Belinden çıkararak, altın bakma kuşağı,
Ayıyı astı yine, o ağaçtan aşağı,

Tabiî olarak efsaneye göre, gergedan ayıyı da yutmuştu. Çok iyi
biliyoruz ki gergedan, otla geçinen bir hayvandır. Halbuki gergedanı
yakından tanımayan Türkler, onun et yediğini zannediyorlardı. Çünkü
onlara göre, bütün korkunç hayvanlar et yerler ve etle beslenirlerdi.
Oğuz'un belindeki kuşağı altındı. "Kuşak, Türkler için çok önemli bir
hükümdar sembolüdür". Çünkü her hükümdarın belindeki kemerin altın
olması, onun hükümdarlığını gösteren bir sembol ve belirti idi.
Oğuz-Kağan, daha gençliğinde bu kuşağı kuşanmış ve hükümdarlığa
hazırlanmıştı. Öyle öyle anlaşılıyor ki Oğuz-Kağan gergedana büyük bir
tuzak kurmuş ve onu, bu yolla avlamak istemişti. Fakat gergedan, her
defasında bu tuzağa düşmeden, gelip, avını almasını bilmişti. Bunun
için Oğuz, başka yol görmemiş ve bizzat kendisi, gergedanın karşısına
çıkarak, onu öldürmek zorunda kalmıştı. Destan bu korkunç vuruşmayı da,
şöyle anlatıyordu:

Yine sabah olmuştu, ağarmıştı çoktan tan,
Oğuz baktı ki almış ayısını gergedan.
Artık bu durum onu, can evinden vurmuştu,
Ağaca kendi gidip, tam altında durmuştu!
Gergedan geldiğinde, Oğuz'u görüp durdu,
Oğuz'un kalkanına, gerilip bir baş vurdu!
Kargıyla gergedanın, başına vurdu Oğuz!
Öldürüp gergedanı, kurtardı yurdu Oğuz!
Keserek kılıcıyla, hemen başını aldı,
Döndü gitti evine, iline haber saldı!

"Altay Türk efsanelerindeki kahramanlar da, boynuzlu" canavarlar öldürürlerdi":

Oğuz-Kağan'ın korkunç bir canavar öldürerek, kendi yurdunu kurtarması,
Türk mitolojisinin ilk ve son motifi değildir. Bu motif, dışarıdan
gelmiş bir tesire de bağlanamaz. Gerçi Türkler gelişip yayıldıktan
sonra, "gergedan" gibi korkunç hayvanların bulunduğunu da duymuşlar ve
efsanelerini bu yeni bilgilere göre anlata gelmişlerdi. Fakat bu olayın
kökleri, çok eski Türk inançlarından ve efsanelerinden geliyordu.
Nitekim, Altay efsanelerinde de, buna benzer olaylar görüyoruz. Bu
efsanelerdeki kahramanların, öldürdükleri canavarlar da, "boynuzlu"
idiler. Bu efsanelerden birini, çok kısa olarak özetleyip, aşağıda
verelim:

Yedi gün geçmişti ki, oğlan başladı işe,
Demir beşiği kırdı, kendini attı dışa.
Yedi dağı dolaştı, yedi geyik avladı,
Boynuzlarını yonttu, birbirine bağladı.
Öyle bir yay yaptı ki, kirişsiz olmaz idi,
Böyle büyük yaya da, her kiriş uymaz idi.
Duydu bir hayvan varmış, çok büyük bir canavar!
"Bari gideyim", dedi, "Belki derisi uyar!"
Oğlan göklere gider, devlerle de savaşır,
Büyük bir dağa çıkar, canavara ulaşır,
Bu ne müthiş hayvandı, bir dağa yaslanmıştı,
Bir dağa da yatmıştı, upuzun uzanmıştı.
Oğlana bakaraktan, sanki göz kırpıyordu,
Uzun boynuzlarıyla, gökleri yırtıyordu!...

Bu Altay efsanesi, tam bir mitolojidir. Çünkü efsanenin kahramanı, atı
ile göklerde uçar ve göğün katlarını gezerek, canavarı aramağa koyulur.
Oğuz-Kağan destanındaki canavar, Oğuz yurdunun hemen yanındaki bir
ormanda yaşamaktadır. Altay efsanesindeki canavar ise, göklerin
derinliğindeki, efsanevî dağların ve göllerin içinde yaşar.

"Müslüman Türkler, Oğuz-Kağan'ın gençliğini mitolojiden kurtarmak istemişlerdi":
Müslüman Türkler, Oğuz-Han'ın ad alması için, böyle bir kahramanlık
yapmasını gerekli görmemişlerdi. Oğuz-Han, kendi adını kendi vermiş ve
bütün Oğuz milleti de, onun bu arzusuna uymuşlardı. Efsaneler, onun ad
alışını şöyle anlatıyorlardı:

Büyük toy yapılırdı, eski Türk âdetince,
Böyle ad seçilirdi, çocuğun kudretince,
Kara-Han atlar kesti, Oğuz ad bulsun diye,
Çağırdı hep Türkleri, yurdu şen olsun diye.
Oğuz-Han birden bire, adım Oğuz'dur dedi,
Beklemedi kimseyi kendi adını verdi,
Ne kadar Türk var ise, hepsi şaşa kaldılar,
Bu Tanrı sözü deyip, buyruğa katıldılar.

Bundan da anlaşılıyor ki Oğuz-Han'ın daha çok küçük yaşta iken kendi
adını koyması, milletince bir Tanrı buyruğu gibi kabul edilmişti. Daha
sonraki Türk efsanelerinde olduğu gibi burada, gök sakallı bir ihtiyar
görülmüyordu. Oğuz-Han, Tanrının gönderdiği gök sakallı elçilerin
yerine bizzat geçmiş ve kendi adını, kendisi vermişti. Daha sonraki
Oğuz destanının parçaları sayılan "Dede Korkut" hikâyelerinde,
çocukların adları, genel olarak "Dede Korkut" un kendisi tarafından
verilirdi. Anadolu Masallarında ise gök sakallı ihtiyarlar ile "Hızır"
ın ve hatta "Dede Korkut" yerine, ihtiyar dervişler geçmişlerdi.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:39 pm

7. OĞUZ KAĞAN'IN EVLENMESİ

Müslüman Türkler Oğuz Kağan'ı, normal bir insan gibi kabul etmişler ve
onu, öylece evlendirerek, bir yuva kurdurmuşlardı. Halbuki İsl'miyetin
tesirleri görülmeyen Oğuz destanlarında, durum daha başkadır.
Uygurların Oğuz destanına göre Oğuz Kağan, "Gökten inen göğün kızı ve
yerdeki bir ağaç koğuğundan çıkan, yerin kızları ile evlenmiş" ve bu
yolla soyunu meydana getirmişti. Burada artık Oğuz-Kağan destanı, bir
destan değil; daha çok, gerçek bir mitoloji halinde idi. Öyle bir
mitoloji ki, Türklerin dünya görüşlerini, uzay anlayışlarını ve
dolayısı ile, Cih'n hakimiyeti hakkındaki düşünce ve isteklerini, hep
kendisinde topluyordu. Oğuz-Kağan, mitolojik bir Türk hükümdarı idi.
Yeryüzünü zaptetmiş ve büyük bir devlet kurmuştu. Bu olay, tıpkı bir
tarih gibi anlatılıyordu. Aynı zamanda destanda, bir hikâye çeşnisi de
vardı. Ama Oğuz destanı, Binbir Gece Masalları gibi, hayal mahsülü ve
uydurulmuş, bir masal değildi. Oğuz-Kağan destanı, Türklerin düşünüş,
inanış ve binlerce seneden beri gelişerek, olgunluğa erişmiş
fikirlerinin, bir özeti gibi idi. Fikirler, düşünceler ve semboller,
tarih olayları ile anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan da, hatunları da,
çocukları ve akınları da, hepsi birer sembolden başka şeyler değil
idiler. Oğuz-Kağan'ın gökten inen kızla evlenişini, Uygurların destanı
şöyle anlatıyordu:

OĞUZ'UN, GÖĞÜN KIZI İLE EVLENMESİ

Oğuz-Kağan bir yerde, Tanrıya yalvarırken,
Karanlık bastı birden, bir ışık düştü gökten,
Öyle bir ışıktı ki, parlak aydan, güneşten.
Oğuz-Kağan yürüdü, yakınına ışığın,
Gördü, oturduğunu ortasında bir kızın.
Bir ben vardı başında, ateş gibi ışığı,
Çok güzel bir kızdı bu, sanki Kutup yıldızı!.
Öyle güzel bir kız ki, gülse, gök güle durur!
Kız ağlamak istese, gök de ağlaya durur!
Oğuz kızı görünce, gitti aklı beyninden,
Kıza vuruldu birden, sevdi kızı gönülden.
Kızla gerdeğe girdi, aldı dilediğinden!

Eski Türklere göre, hem gök ve hem de yer, kutsal idiler. İran'da ve
Avrupa mitolojisinde olduğu gibi, yer kötülüğün ve fenalığın bir
sembolü değildi. Ama gök, yerden daha önemli idi. Bu sebeple Oğuz-Kağan
ilk önce, gökten inen kutsal kızla evlenmişti. Daha sonraki Altay
efsanelerinde de, buna benzer motifler görüyoruz. "Altay dağlarının
vadilerine sıkışmış kalmış olan bu Türkler, büyük devlet
kuramamışlardı. Onların, ne Kağanları ve ne de hükümdarları vardı. Bu
Türkler arasında, kağanların yerlerini, Şamanlar alıyorlardı". Çünkü,
cemiyet içinde söz ve güç sahibi olanlar, Şamanlar idiler. Bu sebeple
Şamanların soyları da, eski Türk Kağanları gibi kutsal ve gökten
geliyorlardı. Bu efsaneye göre: "Şamanların atası olan büyük bir Şaman,
gökle yerin kızı ile evlenmiş ve onlardan, Altay Şamanları türemişti.
(Bazıları da), gökle suların kızları ile evlenmişlerdi". Bütün bunlar
bize gösteriyor ki, belirli mitoloji motifleri, her bölgeye ve çağa
göre değişiyorlar; fakat ana özelliklerini kaybetmiyorlardı. Bundan
sonra da Oğuz-Kağan, yerin kızı ile evlenir. Destanlar, Oğuz-Han'ın bu
ikinci hatunu buluşunu da, şöyle anlatırlar:

OĞUZ'UN, YERİN KIZI İLE EVLENMESİ

Ava gitmişti birgün, ormanda Oğuz-Kağan:
Gölün tam ortasında, bir ağaç gördü yalnız,
Ağacın koğuğunda, oturuyordu bir kız.
Gözü gökten daha gök, sanki Tanrı kızıydı,
Irmak dalgası gibi, saçları dalgalıydı.
Bir inci idi dişi, ağzında hep parlayan,
Kim olsa şöyle derdi, yeryüzünde yaşayan:
"Ah! Ah! Biz ölüyoruz! Eyvah, biz ölüyoruz!"
Der, bağırıp dururdu! Tıpkı tatlı süt gibi, acı kımız olurdu!
Oğuz kızı görünce, başından aklı gitti,
Nedense yüreğine, kordan bir ateş girdi.
Gönülden sevdi kızı, tuttu aldı elinden,
Kızla gerdeği girdi, aldı dilediğinden.

"Bir gölün ortasında bulunan adalar", Türk mitolojisinin en önemli
motiflerinden biridir. Uygurların Türeyiş efsanelerinde ise bu kutsal
adacık, iki nehrin kavuştuğu bir yerde bulunuyordu. Oğuz-Han
destanındaki Kıpçak Bey'de, "Göl ortasında bulunan bir adacıkta ağaç
kovuğunda doğmuştu". Ağaç, köklerini yerden alıyor ve kimbilir yerin ne
kadar derinliklerine kadar inebiliyordu. Bu sebeple bereketin sembolü
olan ağaç, yerin soylarını da temsil edeyordu. Destan, "Ğögün kızını
Kutup yıldızına benzetirken, yerden gelen kızın saçlarını ise, ırmak
dalgaları gibi" gösteriyordu. Göğün kızı göğe, yerin kızı da yere
benziyordu.

"Müslüman Türkler, Oğuz-Kağan'ı normal bir insanmış gibi evlendiriyorlardı":

İsl'miyeti kabul etmiş olan Türkler ise, daha başka türlü
düşünüyorlardı. Onlar Oğuz-Han'ı, normal bir insan olarak kubul
ediyorlar ve kendi fikrine uygun, bir kız alıyor gibi gösteriyorlardı.
Oğuz-Han, iki amcasının da kızını almış; fakat onları yola getirip,
müslüman edememişti. Bunun üzerine, her iki karısının da yüzüne
bakmamış ve onlara elini bile değdirmemişti. Üçüncü amcasının kızı,
diğerlerine nazaran daha çirkindi. Fakat küçüklüğünden beri, Oğuz-Han'ı
bütün kalbi ile seviyordu. Oğuz, en sonunda bu kıza getmiş, içini açmış
ve müslüman olduğu takdirde, kendisi ile evleneceğini söylemişti. Bu
teklifi çoktan beri bekleyen kız, ağlayarak Oğuz'a bakmış ve şöyle
demişti:

Ben ne Allah tanırım, ne de Tanrı bilirim!
Senin sözün buyruktur, hep peşinden gelirim!
Sen ne dersen o olur, fermanından çıkamam!
Sen var iken başımda, başkasına bakamam!

Oğuz bunu duyunca, çok sevinmiş ve artık kaygısı dinmişti. Bunun üzerine kıza, Tanrıya inanmasını söyleyerek, şöyle demişti:

Ey, sevgili hatunum! Benim ey eşsiz eşim!
Gönlümde ebediyen, yanacak ey ateşim!
Tanrının birliğinde, bir defa iman getir,
Sev onu! Varlığıma, seninle bir can getir.

Kız Oğuz Han'ın bu sözü üzerine Tanrıya inandığını söyleyerek artık müslüman olmuştu:

Sözünü kabul ettim, senin yoluna geldim!
Tanrının birliğiyle, canımı sana verdim!

Müslüman olan Türklerin, eski Oğuz-Kağanlarından ve onun destanlarından
vazgeçemeyerek, yeni olarak düzdükleri bu hikâyeler, aslında en eski
Türk mitolojisinin ana çizgileriyle bir benzerlik göstermiyorlardı.
Fakat ne yapsınlar ki, onlar da müslüman olmuşlardı ve müslümanlığı,
yalnızca X. yüzyılda değil; ta Oğuz Han zamanından beri tanıdıklarını
ve bildiklerini göstermek istiyorlardı. Müslüman tarihçiler,
Oğuz-Han'ın yaşadığı çağlar hakkında da, bize bazı bilgiler verirler.
Meselâ Hiveli meşhur Ebul Gazi Bahadır Han'a göre Oğuz-Han,
zamanımızdan 5000 sene önce yaşamıştı. "En önemli nokta da şu idi ki,
Ebul Gazi Bahadır Han Oğuz-Han'ı, İran'ın en eski atalarından daha
önceye koyuyor ve Türkleri, bir millet olarak İran'lılardan daha eski
tutuyordu. Bu efsaneler Türklerin, İsl'miyeti ve Allah'ı, 5000 sene
önceleri ve hatta insanlığın ilk yaratılış sıralarında tanıdıklarını,
söylemek istiyorlardı". Henüz daha müslümanlığın ne demek olduğunu
bilmeyen Türkler "Allah" sözünden habersiz idi. Eski Türk tarihçilerine
göre, "Allah" sözünün manasını anlamayan Türkler, Oğuz-Han'ın şiir
okuduğunu veyahut da şarkı söylediğini zannederlermiş. Bunlar da,
Müslüman Türkler tarafından, bir Türk olarak uydurulmuş, düzenlenmiş ve
geniş halk kitleleri arasında yayılmış hikâyelerdi.

Öyle anlaşılıyor ki Türkler, İsl'miyetin öncülüğünü, Araplara ve hatta
Peygambere bile vermek istemiyorlardı. Bu duruma göre, "Oğuz-Han
Türklerin ilk ve en eski peygamberleri oluyordu. Gerçi bu da,
İsl'miyetin esaslarına aykırı idi. Fakat Türk kitlelerinin, milliyet ve
üstünlük hislerini göstermesi bakımından bizler için bir önem
taşıyordu".
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:39 pm

8. YER VE GÖK VARLIKLARININ OĞUZ'UN OĞLU OLMALARI

"Gök ve yerin türlü varlıkları, Oğuz-Han'ın oğulları oluyorlardı":

Oğuz-Han, "gökten bir ateş gibi, ışık h'lesi içinde inen göğün kızı"
ile evlendikten sonra, üç oğlu olmuştu. Bu oğullarının adları,
"Gün-Han", "Ay-Han" ve "Yıldız-Han" koyması, bize çok şey ifade eder.
Zaten göğün belli başlı varlıkları, güneş, ay ile yıldızlar idiler.
Ağaç koğuğunda bulduğu yerin kızından da, yine üç oğlu oluyordu.
Bunların adını da "Gök-Han", "Dağ-Han" ve "Deniz-Han" koyuyordu. Burada
Türk mitolojisi ile Türk düşünce düzeninin, çok önemli bir meselesi ile
karşılaşıyoruz. Yerin kızından doğan çocuklardan birinin adı "Gök-Han"
idi. Ayrıca "Gök-Han" yerin kızının çocuklarının, en büyüğü idi. Yerin
kızından, "Gök-Han" ın doğmuş olması, ilk bakışta bizi şaşırtıyordu.
Halbuki bu kitapta sık sık söylediğimiz gibi gök kubbesi, aslında
Türklerce, maddî bir varlık gibi düşünülüyordu. Türkler gök kubbesini
uzaydan ayrı düşünüyorlardı. Asıl gök, güneş ve ay ile yıldızların
dolaştıkları, uzay idi. Eski Göktürk kitabelerinde de söylendiği gibi:
Tanrı, gök ile yeri yarattıktan sonra, ikisi arasında da, insanoğlunu
yaratmıştı. Yer ile göğü yaratan Tanrı, gök kubbesinin üstünde ve
sonsuz feza içinde bulunuyordu. Eski Türkler göğe, "Tengri" derlerdi.
"Tengri", hem "gök" ve hem de "Yüce-Tanrı" anlamına geliyordu. Ama
onlar, gök kubbesini anlatmak isterlerken, "Kök Tengri" derler ve
böylece, gök kubbesini, esas büyük Tanrıdan ayırırlardı. Bu çok eski
Türk düşüncesinin izlerini, Oğuz destanında da, bulmamız bizi
sevindirmektedir. "Çünkü, Türk düşünce düzeni, yüzyıllar boyunca
değişmemiş ve ana çizgileriyle üç kıt'a üzerinde yaşamıştı".

Burada önümüze çok önemli bir mesele de çıkmaktadır: bazılarına göre,
"Gün-Han", güneşin hanı; "AY-Han" ise, ayın hanı şeklinde
açıklanmıştır. Onlara göre Türkler, güneşte de bir dünyanın olduğunu
düşünmüş olmalı idiler. Oğuz-Han, en büyük oğlunu da güneşe bir Han
olarak tayin etmiş olmalıydı. Bu düşünce tarzı, oldukça sakat ve
yanlıştır. "Oğuz-Han'ın oğulları güneşin, ayın ve yıldızların hanları
değil; bilâkis güneş, ay ve yıldızların ta kendileri idiler. Gerçi
Oğuz-Han, yine insanoğlu sayılan Türk milletinin, bir atası idi. Fakat
Oğuz destanında Oğuz-Han, yanlnızca Türk milletini temsil etmiyor; aynı
zamanda göğün ve yerin bütün varlıklarını da, kendi adı ve soyları
altında topluyordu. Görülüyor ki, bir efsane gibi ve Türk milletinin
türeyişi şeklinde karşımıza çıkan Oğuz-Kağan destanı, bütün k'inatın
kendileri idiler. Gerçi Oğuz-Han, yine insanoğlu sayılan Türk
milletinin, bir atası idi. Fakat Oğuz destanında Oğuz-Han, yanlnızca
Türk milletini temsil etmiyor; aynı zamanda göğün ve yerin bütün
varlıklarını da, kendi adı ve soyları altında topluyordu. Görülüyor ki,
bir efsane gibi ve Türk milletinin türeyişi şeklinde karşımıza çıkan
Oğuz-Kağan destanı, bütün k'inatın oluş ve türeyiş mitolojisi halinde
görünüyordu. İşte Oğuz-Han destanının, bizce en önemli olan özelliği bu
idi. Sonradan bu altı oğullar dörder oğul daha türeyerek, 24 Oğuz
boylarını meydana getireceklerdi".
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:40 pm

9. OĞUZ DESTANINDA "AİLE DÜZENİ"

"Oğuz efsanesinde görülen aile düzeni, daha çok 'Baba ailesi' ile ilgili idi":

Şimdiye kadar sosyologlar aileleri, başlıca iki bölüm içinde
incelemişlerdir. İlkel kavimlerde daha çok "Ana ailesi" görülüyordu.
Fakat cemiyet ilerledikçe ve içtimaî seviye yükseldikçe "Baba ailesi"
ne doğru bir gidiş vardı. Daha doğrusu Ana ailesi geriliği, Baba ailesi
ise, bir toplumun olgunluğunu gösteriyordu. Bazı Moğol efsanelerinde,
ana ailesinin izlerini görmüyor değiliz. Meselâ Cengiz-Han'ın atası
kocasız bir kadın idi. Gökten inen sarı bir köpek şeklindeki hayvandan
h'mile kalmış ve Moğol ulusunu meydana getirmişti. Türklerde ve Türk
mitolojisinde, böyle bir "Ana-Ata" ya rastlamıyoruz. Türk mitolojisinin
bütün ataları, - hatta istisnasız olarak - hep erkek ve büyük bahadır
idiler. Burada da, Oğuz-Han'ın çocuklarının hepsi, erkek olarak
doğmuşlar ve Türk milletine birer baba olarak meydana getirmişlerdi.
Şunu da söylemekte fayda vardır: Eski Roma'da "Baba ailesi", kayıtsız
ve şartsız olarak, babanın hakimiyeti altında idi. Baba oğlunu
satabilir ve öldürebilirdi. Ama Türklerde, böyle bir baba ailesi
görmüyoruz. Oğuz-Han babasını bile, müslüman olmadı diye öldürmüş ve
ona karşı gelebilmişti.



10. OĞUZ'UN TOPLUM DÜZENİ "ZAMAN BİRİMLERİNE" GÖRE

"Oğuz-Han'ın oğulları ile boylarının sayıları birer takvim rakamları idiler":

Oğuz destanı, eski Türk düşünce ve toplumunun, mantık üzerine kurulmuş
düzenlerini göstermesi bakımından, büyük bir öneme sahiptir. Eski
Türkler, İranlılar veya Hintliler gibi, hesapsız ve düzensiz
düşünmüyorlardı. "Türk düşüncesinin her yönü, matematik bir mantık
üzerine kurulmuş ve bu, topluma da sıkı bir disiplin ile
benimsetilmişti". Oğuz Han'ın altı oğlu vardı. Göğün kızından doğan
çocuklar Boz-Ok bölümünü; yerin kızından doğanlar da, Üç-Ok bölümlerini
meydana getiriyorlardı. Bu yolla altı çocuk, ikiye bölünmüş ve üçlü bir
düzen meydana getirilmişti. Yani 12 saatin, 12 ayın ve hatta 12 burcun
yarısı olan çocuklar, yine bölümlere ayrılıyorlar ve takvim biriminin
bir çeyreğini meydana getiriyorlardı. Bütün rakamlar 12 ile 24
sayılarını bölen, birimler idiler. Aslında eski Türklerde çoğu zaman
bir sene 12 ay değil; 24 ay idi. Bu da ayın, onbeş günlük devrelerine
göre hesaplanıyordu. Nitekim Oğuz Han'ın da 24 torunu vardı. Eski Çin
takviminde üç, altı, on iki ve yirmi dört rakamları yalnız bir zaman
birimi olarak değil; aynı zamanda kutsal sayılar olarak da, büyük bir
öneme sahip idiler. Eski Çin'de, "zaman ve mek'n birimleri", birbirine
uyduruluyor ve zamanla mek'n arasında, bir birlik meydana
getiriliyordu. 12 ay ve 24 saat, Çin imparatorluğu içinde de, 12 ey'let
ile 24 vil'yetin meydana gelmesini gerektiriyordu. Bunları söylemekle
Türkler, Oğuz Kağan destanını, Çin düşüncesine göre düzenlemişlerdir,
demek istemiyoruz. Türklerin de kendilerine göre bir takvimi vardı;
Çinlilerin de. Aslında Türk takvimi, zaman zaman Çin'e tesir etmiş ve
Çin kültüründe de büyük bir önem kazanmıştı. Fakat mitoloji
tetkiklerinde, başlıca problemlerin daha iyi anlaşılabilmesi için,
mukayeseli araştırmalar yapmak ve örnekler vermek, çok faydaladır.

"Oğuz Han destanındaki 'takvim rakamları', Türk devlet teşkil'tı ile ordu düzeninde de görülüyordu":

Oğuz destanı, yüzyıllar ve hatta binyıllar boyunca, Türk halkları
tarafından söylenmiş ve anlatılmış, uydurma bir masal değildi: "Onu
meydana getiren düşünce düzeni, yalnızca Türklerin gönüllerinde ve
kalplerinde yaşamamış; aynı zamanda, topluma düzen ve disiplin veren
bir ilham kaynağı halinde devam etmişti". Meselâ Büyük Hun imparatoru
Mete'nin ordusu, 24 tümenden meydana geliyordu. Bu 24 tümen, 6 köşeye
bağlı idi. Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu gibi. Bu 6 köşe de, ikiye
ayrılıyorlardı. "Sağ" ve "Sol" adlar ile, imparatorluğun "Doğu" ile
"Batı" yönlerini, aralarında bölmüş bulunuyorlardı. Atilla'nın
Macaristanda büyük bir imparatorluk kurması, düzenli ve disiplinli
orduları ile dehşet vermesi, Avrupalıların toplum düzenlerinde de, yeni
yeni değişiklikler meydana getirmişti. Birçok Cermenler, Atilla'nın
emrinde çalışmışlar ve Atilla Hunlarından, pek çok şey öğrenmişlerdi.
Atilla, M.S. 450 de ölüp gitmişti. Fakat O'nun adı, Cermen ve
İskandinav efsanelerinden, yüzyıllar boyunca silinmemişti. Hep,
Atilla'nın harplerinden ve ordu düzeninden, bahsedilir olmuştu. Bu
zaman kadar "yüzlük", "binlik" ve "Onbinlik", ordu birimlerini bilmeyen
Cermen'ler, Atilla'nın ölümünden sonra, yalnız kendi ordularını değil;
köy ve şehirlerini bile, bu prensiplere göre düzenlediler. Atilla'nın
ordularından bahseden İskandinav efsaneleri, O'nun 24 tümeninden ve 6
ordusundan söz açıyorlardı. Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu ve 24 torunu gibi,
bütün bunlar bize gösteriyor ki, "Oğuz Kağan destanı zihinlerde ve
hayallerde yaratılmış bir hikâye değil; Türk toplumunu anlatan ve
yansıtan bilgiler idiler".
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

1 sayfadaki 2 sayfası 1, 2  Sonraki

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz