Türk Mitolojisi

2 sayfadaki 2 sayfası Önceki  1, 2

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:40 pm

11. TÜRK DEVLETİ DÜNYA DEVLETİ İDİ

"Eski Türkler yeryüzünü bir Türk devleti, Oğuz Kağanı da bütün insanlığın bir hükümdarı olarak düşünüyorlardı":

Oğuz Han, 6 oğlunu toplamış ve onlara, birçok öğütler vermişti. Bundan
sonra beyleri ile, milletini de biraraya getirerek, büyük şölenler ile
ziyaretler verdiğini de görüyoruz. Eski Türk Kağanları, savaşlardan
önce ve sonra bütün milleti toplar ve onlara, büyük ziyaretler
verirlerdi. Bu toplantılar aynı zamanda, birer "kurultay" ve "danışma"
toplantıları idiler. Uygurların Oğuz destanına göre, Oğuz-Han konuşmağa
başlamış ve kendi devletini tarif etmişti. O'na göre:

"Yukarıda gök, kendi devletinin bir çadırı gibi idi. Güneş de
Oğuz-Kağan devletinin bir bayrağı olacaktı". Zaten eski Göktürk
yazıtları da öyle diyorlardı: "Yukarıdaki mavi gök, aşağıdaki yağız yer
yaratıldığında ikisi arasında da insanoğlu yaratılmış insanoğlunun
üzerine de, atalarımız Bumın-Kağan ile İstemi-Kağan, Han olarak
oturmuşlar". Göktürk devletini kuran Bumın ve İstemi-Kağan, yalnızca
Türk milletinin değil; gök ile yer arasında yaşayan, bütün insanlığın
hükümdarları idiler. Onlar, bu tahta Tanrı tarafından oturtulmuş ve
bütün yeryüzünü idare etme yarlığı da, yine Tanrı tarafından onlara
verilmişti. Bu fikir, Türklerin yalnızca devlet idare etme
düşüncelerinde değil; Türk dininin çok eski prensipleri içinde de
bulunuyordu. Büyük Hun Devleti ile, daha sonraki Türk devletlerinde, bu
düşüncenin türlü ve sayısız örneklerini bulabiliyoruz.

"Oğuz-Kağan'ın akınları, sonraki Türkler tarafından, kendi bilgilerine göre, il've edilmiş bölümlerdi":

Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz konular, Oğuz-Kağan destanının esasını
meydana getiren bölümlerdi. Artık bundan sonra, Oğuz Han'ın
akınlarından söz açılır ve nereleri zaptettiği, geniş olarak
anlatılmağa çalışılır. Uygurlar, Oğuz-Kağan'a, kendi bildikleri
memleketleri akınlar yaptırırlar ve oraları aldırırlardı. Uygurlar,
İran ve Hindistan bölgelerini çok iyi tanımıyorlardı. Güney Rusya
Türkleri hakkında da pek fazla bilgileri yoktu. Cengiz-Han
imparatorluğu kurulunca, âdeta bütün imparatorluk içinde, Oğuz-Kağan
destanını yazmak ve söylemek bir moda haline gelmişti. Bu sebeple, çok
daha geniş ve büyük Oğuz-Kağan destanlarının yazılmaya başlandıklarını
görüyoruz. Cengiz-Han İmparatorluğu, Anadolu dahil, Macaristan
ovalarından Japonya'ya ve daha güneyde de, Endenozya'ya kadar
uzanıyordu. Bu sebeple, aynı çağda yaşayan Türkler ve İranlı yazarlar,
bu bölgeler hakkında, gayet geniş bilgilere sahip idiler. Bu çağda
Oğuz-Han, artık Cengiz-Han'ın yerine konmuştu. Cengiz-Han nerelere
gidip, zaptetmiş ise, Oğuz-Han'a da, O'nun gibi akınlar yaptırılmıştı.
Cengiz-Han gençliğinde akıllı bir eşkiyadan başka bir kimse değildi.
Yol kesmek, haraç almak ve para toplamak, O'nun en ileri gelen
özelliklerinden biri idi. Bu sebeple geniş bölgeler elde edip, büyük
bir devlet kurduktan sonra, gençliğindeki haraç sistemini, yeni
imparatorluğuna da uygulamış ve buna göre, bir idare düzeni meydana
getirmişti. Cengiz-Han herşeyden önce, bir memleketin vergilerinin
toplanmasına önem verir ve memurlarını, bu amaca uygun olarak tayin
ederdi. Cengiz-Han çağındaki Oğuz-Kağan destanlarında artık Oğuz Kağan
değişmişti. Zaptettiği yerlere vergi memurları gönderiyor ve alınan
vergileri de, tıpkı Cengiz-Han gibi, gözden geçiriyordu. Aslında ise,
eski Türk devletlerinin teşkil'tı ile, Cengiz-Han'ın kurduğu bu yeni
düzen arasında, büyük ayrılıklar vardı. Hiç şüphe yok ki, eski Türk
Kağanları da, zaptettikleri yeni memleketlerden gelecek vergilere,
büyük önem veriyorlardı. Fakat devletin idaresinde, hakim olan tek ve
en önemli prensip, vergi toplamak değildi. Nitekim Uygurların
Oğuz-Kağan destanı daha çok eski Türk devlet teşkil'tını andıran bir
şekilde konuşuyor ve eski Türk kağanlarının, gerçek düşüncelerini
yansıtıyordu.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:40 pm

12. OĞUZ KAĞAN DESTANININ EN ESKİ BÖLÜMLERİ

"Arabanın ic'dı":

Göktürklerin türeyişleri ile ilgili efsanelerde, ateş gibi insanlığa
faydalı olan şeyleri ic'd eden atalardan, söz açılıyor ve bunlara büyük
bir önem veriliyordu. Zaten ateş, tuz, araba v.s. gibi, insanlığın
gelişmesine yardım etmiş unsurlarla aletlerin icadları, bütün dünya
mitolojilerinde, en eski ve öz kalıntılar olarak kabul edilmişlerdir.
Türklerin Kanglı boyu, tarih boyunca büyük bir şöhret yapmış ve Türk
kavimleri arasında, önemli bir yer tutmuştu. İlk bakışta Kanglı sözü,
bir nevi bizim kağnı, yani "kağnı arabası" deyimini andırıyordu. Bütün
mitolojilerde olduğu gibi, Türk Mitolojisinde de, sözlerin dış
görünüşlerine göre, bazı benzeştirmeler yapılmıştır. Bu sebeple Oğuz
Kağan destanında, kağnı arabasının ic'dından söz açılırken, Kanglı boyu
ile bir ilgi kurulmuştu. Uygur Türkçesi ile yazılan Oğuz destanında,
Kağnı'nın ic'd edilişi, şöyle anlatılıyordu:

Çürced Kağan'ı aldı, halkıyla ulusunu,
Yoketmek için geldi, Oğuz-Han ulusunu.
Başgeldi Oğuz-Kağan, basdı Çürced Hanı'nı,
Ok ile kılıç ile, döktü düşman kanını.
Oğuz öldürdü onu, kesti hemen başını,
Böldü ganimetleri, t'bi kıldı halkını.
Oğuz'un askerleri, beyleri bütün halkı,
Düşmanda ne bulursa, toplayıp hep tüm aldı.
Atlar ile öküzler, katırlar az gelmişti.
Yığılmış yükler ise, ta dağları geçmişti.
Oğuz'un bir eri vardı, akıllı tecrübeli,
Barmaklığı-Çosun-Billig, yatkındı işe eli.
Bir kağnı arabası, yapıp koydu içine,
Oğuz'un bu ustası, devam etti işine.
Kağnıyı çekmek için, canlı öne koşuldu,
Cansız alıntılar da, üzerine konuldu.
Oğuz'un beyleriyle, halkı şaştılar buna,
Onlar da kağnı yaptı, özenmişlerdi ona.
Kağnılar yürür iken, derlerdi: "Kanğa! Kanğa!"
Bunun için de dendi, artık bu halka "Kanğa".
Oğuz bunu görünce, güldü kahkaha ile,
Dedi: "- Cansızı çeksin, canlılar Kanğa ile!"
"Adınız Kanğaluğ olsun, belğeniz de araba!"
Bıraktı onları da, gitti başka tarafa.

Oğuz-Kağan, Mançurya Bölgesindeki kavimlere akın yaptığında, çok mal
elde etmiş; fakat bunları, atlarla taşıyamamıştı. Bunun üzerine,
Oğuz-Kağan'ın akıllı beylerinden birisi, bir araba yaparak, malların
hepsini arabalara doldurmuş ve Oğuz-Kağan'ın yurduna kadar taşımıştı.
Oğuz-Kağan, böyle yeni bir ic'dı görünce, çok sevinmiş ve bu beyinin
soyundan gelen boylara da "Kangalı" yani "Kağnılı" adını vermişti.
Tabiî olarak bu, nihayet bir efsane ile sözlerin benzeştirilmesinden
başka bir şey değildi. Türkler çok eski çağlarda, tekerlek ile arabayı
ic'd ederek kullanmışlardı. Çok eski çağlarda herhalde, "Kanglı" kavim
adı da vardı. Fakat kendileri, henüz daha ortada yok idiler. Çünkü Türk
boyları, zaman zaman çoğaldıkça bölünüyorlar ve eski adlar alarak,
yeniden ortaya çıkıyorlardı. M.S.V. yüzyılda, Ortaasya tarihinde önemli
bir rol oynayan bazı Türk kavimlerine Çinliler, "Yüksek arabalı
kavimler" adını veriyorlardı. Çinlilerin bunlara, Yüksek arabalı"
demelerinin sebebi, herhalde onların arabalarının yüksek, yani
tekerleklerinin büyük olmasından ileri geliyordu. Çin tarihleri,
kendilerine benzeyen kavimlerden ve eşyalardan söz açmazlardı. Öyle
anlaşılıyor ki, Türklerin bu arabaları, Çin'de kullanılan arabalara
nazaran, çok daha büyük ve yüksek idiler. "Büyük tekerlekli arabalar
birçok bakımlardan faydalı ve elverişli idiler". Çamurlu bölgelerde ve
engebeli arazilerde, büyük tekerlekli arabaları kullanmak, daha kolay
oluyordu. Eski Türkler çadırlarını yalnızca yere kurmaz, aynı zamanda
arabalar üzerine de oturturlardı. Bu arabalar, akınlarda da orduların
peşinden ayrılmazlardı. Oğuz-Kağan destanında da görüldüğü gibi, harbe
giden Türk ordularının arkasından, aileleri taşıyan arabalar ve
kervanlar da yürürlerdi. Oğuz-Kağan destanına göre böyle ordu
düzenleri, yalnızca çok eski çağlarda görülüyordu. Bununla beraber,
daha sonraki çağlarda, meselâ Göktürk ve hatta Cengiz-Han akınlarında
bile hatunlar, Hakanlar ile beylerin arkalarından gelirlerdi.

"Türkler ilk geminin yapılışı":

Oğuz-Han'ın bir beyi, İtil, yani Volga nehrini geçerken kendisine bir
kayık yapmıştı. Bu kayık veya gemi sayesinde, Oğuz-Han'ın orduları
nehrin karşı kıyısına geçerek, düşmanı mağlûp etmişlerdi. Kayığı ic'd
etme motifi de, her halde Türk mitolojisinin, en eski kalınıtılarından
biri olsa gerektir. Eski Türkler, denizci bir millet değillerdi.
Bununla beraber kendi ülkelerinde de, birçok geniş nehirler ile göller
bulunuyordu. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz Kağan destanı, Türklerin
gemi veya salı ic'd etmelerini şöyle anlatıyordu:

İdil adlı bu ırmak, çok çok büyük bir suydu,
Oğuz baktı bir suya, bir de beylere sordu: "-
Bu İdil sularını, nasıl geçeceğiz, biz?"
Orduda bir bey vardı, Oğuz Han'a çöktü diz.
Uluğ-Ordu-Beğ derler, çok akıllı bir erdi,
Bu yönde Oğuz Han'a yerince akıl verdi.
Baktı ki yerde bu beğ, çok ağaç var çok da dal,
Kesti biçti dalları, kendine yaptı bir Sal.
Ağaç sala yatarak, geçti İdil nehrini,
Çok sevindi Oğuz-Han, buyurdu şu emrini:
"- Kalıver sen burada, halkına oluver bey!
"Ben dedim öyle olsun, densin sana Kıpçak-Beğ!"

Tabiî olarak diğer Oğuz destanlarında, Kıpçak-Beğ'in doğuşu ve bey oluşu daha başka türlü anlatılmaktadır.

"Dünyamıza soğuk rüzgârlar gönderen 'Buz-Dağı' motifi, Oğuz destanında da görülüyordu":

Karluk Türklerinin meydana gelişleri ile ilgili bölüm de, bazı önemli
meselelerle karşılaşıyoruz. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz
destanında, Karluk Türklerinin ortaya çıkışları şöyle anlatılıyordu:

Oğuz-Kağan baktı ki, erkek kurt önler gider,
Ordunun öncüleri, Gökkurt'u gözler gider,
Görünce Oğuz bunu, ne çok sevinmiş idi,
Alaca aygırını, çabucak binmiş idi.
Apalaca aygırı, Oğuz severdi özden,
Ama at dağa kaçtı, kaybolup gitti gözden,
Bu dağ buzlarla kaplı, çok büyük bir dağ idi,
Soğuğun şiddetinden, başı da ap ağ idi.
Çok cesur çok alp bir bey, ordu içinde vardı,
Ne Tanrı ne Şeytandan, korku içinde vardı.
Ne yorgunluk ne soğuk, erişmez idi ona,
Bu bey dağlara girdi, dokuz gün erdi sona.
Aygırı yakaladı, memnun etti Oğuz'u,
Atamadı üstünden, dağlardaki soğuğu.
Olmuştu kardan adam, kar ile sarılmıştı,
Oğuz onu görünce, gülerek katılmıştı.
Dedi: "Baş ol beylere, artık sende burda kal!
"Sana Karluk diyeyim, ölümsüz adını al!
Çok mücevher, çok altın, hediye etti ona,
Bir bey yaptı Karluk'u, devam etti yoluna.

Eski Türk Kağanlarının atları, büyük bir önem taşırlardı. Türk
tarihinde, 60 veya 100 kilometre koşan, Mete'nin atı gibi efsanelemiş
birçok atlara da rastlıyoruz. Elbette ki Oğuz-Kağan, kaçak atını orada
bırakıp gidemezdi. Ama, o nasıl bir attı ki, buzlarla örtülü büyük bir
dağ içine kaçmış ve peşindekileri de günlerce uğraştırmıştı. Onu
yakalayıp getiren insanlar bile, baştan aşağıya kadar kardan bir adama
dönmüşlerdi. Oğuz-Kağan destanlarında bu dağa, "Muz-Tak", yani
"Buz-Dağı" adı veriliyordu. Atı dağda bulup getiren bey de, kardan bir
adam şekline girdiği için, Oğuz Kağan tarafından "Karluk yani Karlık"
adı ile adlandırılmıştı. Sonraki güçlü ve şöhretli Karluk kabileleri,
bu adamın soyundan geleceklerdi. Eski Altay efsanelerine bir göz
attığımız zaman da, böyle Buz dağlarını Türk Mitolojisi içinde
görebiliyoruz. Altay Türklerine göre, Kuzeyden esen soğuk ve buzlu
rüzgârlarının geldikleri bir dağ vardı. Altay Türkleri, soğuk kuzey
rüzgârlarının, "Muz-Tak"adlı buzlarla kaplı bir "Buz-Dağı" ndan
geldiğine inanıyorlardı. Bu Buz Dağı dünyanın kuzeyini baştan başa
kaplamıştı. Buz dağının üzerinde de, yine "Buz" adı ile adlandırılan,
büyük devler yaşıyorlardı. İlk bakışta, Altay efsanelerindeki Buz Dağı
motifleri, Himalaya dağları ile kar adamları efsaneleri hatırlatır gibi
idiler. Ama Türk Mitolojisindeki Buz Dağları herhalde yerli olarak,
Türklerin zihinlerinden doğmuş ve nihayet insan düşüncesinin, bir
gereği gibi oluşmuş ve gelişmiş olmalıydılar. Bunları söylemekle,
Oğuz-Kağan destanındaki, "Buz-Dağ" ın Altay efsanelerindeki Buz-Dağı
ile aynı olduğunu ifade etmek istemiyoruz. Gerçi daha sonraki "Boz-Ok"
Oğuzlarının yurtlarında da, "Buz-Dağ" adını taşıyan bazı dağlar vardı.
Ama mitoloji incelemeleri yapan bir kimsenin, diğer efsaneleri de
gözönünde tutarak, karşılaştırmalar yapması, zorunlu görünmelidir. Eski
Oğuz yurdunda da Buz-Dağları olabilirdi. Fakat bu dağlar, ne de olsa
insanların zihinlerinde, efsaneleşmiş ve gerçek mahiyetlerini
kaybetmişlerdi.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:41 pm

13. OĞUZ DESTANINDA "KÖPEK BAŞLI" İNSANLAR

Oğuz Kağan destanlarının önemli bir bölümü de, "Köpek başlı insanlar"ın
ülkelerine yapılan akınlardı. Türkler bu kavimlere, "İt-Barak" adı
veriyorlardı. "İt" sözü, eski Türklerde de, köpek anlamına geliyordu.
"Barak da, bir nevi köpekdi". Bazılarına göre, "Siyah ve tüylü bir
köpek cinsi" idi. Fakat bu köpek de, herhalde başlangıçlarda, efsanevi
bir köpek olmalı idi. Oğuz Kağan destanlarına göre, "İt Barak'ların
memleketi, kuzey-batıya doğru uzanan, karanlık ülkeleri içindeydi.
Oğuz-Han, 'İt-Barak' lara karşı bir akın yapmış; fakat mağlûp olarak,
dağlar arasındaki bir nehrin ortasında bulunan, küçük bir adacığa
sığınmak zorunda kalmıştı. Bu adacıkta, savaşta ölen askerlerinden
birinin karısı da, bir çocuk doğurmak zorunda kalmıştı. Fakat buraya
sığınan Oğuz Han'ın, ne bir çadırı ve ne de bir evi vardı. Kadın, ağaç
koğuğuna girmiş ve orada çocuğunu doğurmak zorunda kalmıştı.
Oğuz-Kağan, kadının esenlikle doğum yapmasına sevinmiş ve çocuğa da,
Kıpçak adını vermişti". Eski Türk efsanelerine göre "Kıpçak" sözü,
"ağaç koğuğu" anlamına geliyordu. Bildiğimiz üzere "Kıpçak" lar, Altay
dağlarının batısından, ta Güney Rusya içlerine kadar uzanan, büyük Türk
kitleleri idiler. Herhalde Kıpçak sözü de, çok eski çağlardan beri
meydana gelmiş, bir kavim adı olmalıydı. Fakat Türk destanlarını
yazanlar, Kıpçak'la "ağaç koğuğu" arasında bir benzerlik bulmuşlar ve
bu yolla, Kıpçak Türklerinin türeyişlerini anlatmak istemişlerdi. Az
önce de söylediğimiz gibi, "Oğuz-Kağan, ikinci karısını bir göl
ortasında bulunan küçük bir adacıktaki ağaç koğuğunda bulmuştu".
Uygurların türeyiş efsanesinde de, "Eski Uygur ataları, iki nehir
ortasında bulunan bir odacıktaki, kayın ağacından" doğmuşlardı. Bu
örneklerden de kolayca anlaşılıyor ki, bir tarih olayı gibi gösterilen
bu akınlarda, Türk mitolojisinin çok eski ve müşterek motifleri, sık
sık görülebiliyorlardı:

Türkler "Barak" derlerdi, Kara tüylü köpeğe,
Böyle ad verirlerdi, büyük soylu köpeğe.
,Aslında efsaneler, bir köpek anarlardı.
Onu da köpeklerin, atası sayarlardı.
Bu köpek soylu idi, çok büyük boylu idi,
Av çoban köpekleri, hep onun oğlu idi.
Kuzey-batı Asya'da güya "İt-Barak" vardı,
Türklerse İç Asya'da, onlara uzaklardı.
Başları köpek imiş, vücutları insanmış,
Renkleriyse karaymış, sanki Kara Şeytanmış.
Kadınları güzelmiş, Türklerden kaçmaz imiş,
İl'ç sürünürlermiş, ok mızrak batmaz imiş.
Destanda denilmiş ki, Oğuz-Han yenilmişti,
Bir adaya sığınıp toplanıp derilmişti.
On yedi sene sonra, Oğuz onları yendi.
Kadınlar yardım etti, orada savaş dindi.
Oğuz bu bölgeleri, "Kıpçak-Beğ" e il verdi,
Bunun için Türkler de, oraya "Kıpçak" derdi.

Gerçi, bu efsane idi. Fakat içinde tarih olayları da yatmaktaydı. Öyle
anlaşılıyor ki, bu bölgedeki güzel kadınları Türkler almışlar ve
onlardan da, yeni bir nesil meydana getirmişlerdi. Belik Kıpçağın
annesi de, güzel bir İt-Barak kadınından başka bir kimse değildi.
Sonradan Kıpçak, Oğuz-Kağan tarafından bu bölgelere tayin edilmiş ve
kuzey ülkeleri, hep onun soyları tarafında idare edilmişti. "Kıpçak'lar
da türkçe konuşuyorlar ve Türk kültürüne sahip idiler". Fakat Oğuz
destanı, Kıpçağı Oğuz-Han'ın soyundan değil, nihayet askerlerinden
birisinin neslinden getiriyordu. Kıpçak kuzeylere gitmiş, orada soyları
türemiş ve yerlilerle karışarak, yeni akraba. Bir Türk kavmi meydana
getirmişti.

"Köpekbaşlı insanlara Avrupa ve Hint mitoloilerinde de rastlanıyordu".
Eski Yunan mitolojisinde de, köpek başlı insanlarla ilgili, birçok
efsanelere rastlıyoruz. Daha sonraki Avrupa mitoloji de, köpek başlı
insanlara, zaman zaman yer vermişti. Avrupalılar, bu köpek başlı kavme,
"Borus" adını veriyor ve onların, bugünkü Finlandiya ile Rusya'nın
kuzey kısımlarında yaşadıklarını söylüyorlardı. Oğuz-Kağan destanındaki
"İt-Barak" lar da aşağı yukarı, aynı bölgelerde idiler. Bu bakımdan,
Avrupa ve Yunan Mitolojisi ile Türk Mitolojisi arasında, bir benzerlik
ve bir bağ meydana gelmektedir. Köpek başlı insanlar motifi, herhalde
Türkler arasına, dışarıdan gelmiş bir efsane olmalı idi. Fakat Türkler,
köpeğe önem vermezlerdi. Köpek, Türklere göre, aşağı bir hayvandı,
bunun için de Türk Mitolojisi, köpek başlı insanları daima küçük
görmüştü. Köpek başlı insanlarla ilgili efsaneleri, Hindistan'da ve
güney bölgelerinde de görüyoruz. Hint Mitolojisi zaman zaman, köpeğe
daha fazla önem vermişti. Bu sebeple Hindistan'daki köpek başlı
insanlar, aşağı bir sınıfı değil; soylu Hintlileri temsil ediyorlardı.
Motifin, eski Yunan'da ve Avrupa'da görülmüş olmasına rağmen, Türklerde
de bunların benzer şekillerini görmüyor değiliz. Meselâ Doğu Göktürk
devletinin önemli bir bölümünü meydana getiren. Tarduş Türklerinin
ataları da, "Başı kurt ve vücudu insan olan" bir kimse idi. " Köpek
başlı insanlara, Çin efsanelerinde de büyük bir yer verilmişti. Çin'in
kuzeyinde ve Mançurya'da oturan bazı kavimler Çinlilere göre köpek
başlı idiler. Bu efsaneler Çin'de, çok daha eski çağlarda başlamıştı.
Hatta diyebiliriz ki, Çin'in köpek bağlı efsaneleri, Yunanistan'daki
efsanelere nazaran daha eski idiler". Mançurya'nın kuzeyinde oturan
iptidaî Moğollar, köpeğe büyük bir önem verirlerdi. Onlarca köpek, hem
kutsal ve hem de kendi milletlerinin atası idi. Bu sebeple Oğuz-Kağan
destanına köpek başlı insanlar motifinin, Çin'den mi, yoksa Avrupa'dan
mı geldiğini, kolayca kestirmek mümkün olamamaktadır. Cengiz-Han
devrinde yazılmış olan Oğuz destanları, daha çok Batı ile ilgileri olan
yazarlar tarafından kaleme alınmışlardı. Bu sebeple Oğuz destanlarında
köpek başlı insanlar, Kuzey Rusya ile Finlandiya'da gösteriliyorlardı.
Elimizde bu konu ile ilgili, daha eski kaynaklarımız maalesef yoktur.
Buna rağmen, eski Türk destanlarında, güya Kuzey Mançurya'da yaşayan
"Köpek başlı" insanlardan da söz açılıyordu.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:41 pm

14. "ALTIN YAY" VE "ÜÇ GÜMÜŞ OK"

"Oğuz-Kağan'ın altı oğlu hükümdarlık sembolü olan, 'altın bir yay" ile ""üç gümüş ok"u, avda bulup getirmişlerdi":

Altından yapılmış bir yay ile üç gümüş okun, Oğuz'un oğulları
tarafından bulunuşu, hemen hemen bütün Oğuz destanlarında yer
almaktadır. Tabiî olarak, ayrı yer ve zamanlarda yazılmış olan Oğuz
destanlarında, bu konuda da ufak değişiklikler görmüyor değiliz. Uygur
türkçesi ile yazılmış Oğuz destanı, yayla okların daha önce, rüyada
görüldüklerini yazıyordu. Bu çok güzel olay, şöyle olmuştu:

Söz dışında kalmasın, bilsin herkes bu işi,
Oğuz-Kağan yanında, vardı bir koca kişi,
Sakalı ak, saçı boz, çok uzun tecrübeli.
Soylu bir insan idi, akıllı düşünceli.
Ünvanı Tüşimeldi, yani Kağan veziri,
"Uluğ Türük" dü adı, Oğuz'un seçme eri.
Altından bir yay gördü, uyur iken uykuda,
Yayın bulunuyordu, üç gümüşten oku da.
Ta doğudan batıya, altın yay uzanmıştı,
Üç gümüş ok kuzeye, sanki kanatlanmıştı.
Anlattı Oğuz-Han'a, uyanınca uykudan,
Rüyayı tabir etti, içindeki duygudan,
Dedi: "Bu düşüm sana, dirlik düzenlik versin!
"Hakanıma inşallah, birlik güvenlik versin!
"Rüyada ne gördüysem, Gök Tanrı'nın sözüyle,
"Seni de öyle yapsın, Tanrı kutsal özüyle!
"Yeryüzü hep insanla, dolup taşar boyuna,
"Tanrım! Bağışlayıver! Oğuz-Kağan soyuna!"

Eski tarih kaynaklarına göre ise olay şöyle olmuştu: "Oğuz-Han'ın altı
oğlu bozkırlarda avlanırlarken, tesadüfen bir altın yay ile üç gümüş ok
bulmuşlar ve bunları babalarına getirmişlerdi".

Oğuz destanlarının en son metinlerinden biri sayılan, Hive'nin meşhur
Türk hanı Ebülgazi Bahadır Han'ın eserinde ise durum şöyle
anlatılıyordu:

"Oğuz-Kağan bir vezirine, altın bir yay ile üç gümüş ok vermiş ve
bunların ayrı ayrı yerlerde, bozkırlar içine, yarıya kadar gömülmesini
emretmişti. Bey, Oğuz-Kağan'ın emrini yerine getirerek yayı, batıdaki
bir bölgeye ve üç gümüş oku da doğuda yarı yerlerine kadar gömerek,
gelmişti. Bundan sonra Oğuz-Kağan göğün kızından doğan üç oğlunu, yani
Gün-Han, Ay-Han ve Yıldız-Han'ı batıya göndermişti. Yerin kızından
doğan üç oğlunu, yani Gök Dağ ve Deniz Hanları da, avlanmak için,
doğuya göndermişti. Batıda ve doğuda avlanan çocuklar, yay ile okları
bularak sevinmişler ve hemen onları babalarına götürmüşlerdi. Oğuz-Han,
altın yayı bulan çocuklarını, Batı ülkelerine tayin etmiş ve gümüş
okları bulanları da Doğu bölgelerine vermişti". Oğuz-Han'ın beyini
göndererek, yay ile okları yarı yerlerine kadar toprağa gömdermesi,
başka hiçbir kaynakta görülmemektedir. Bu bakımdan böyle bir olayın,
sonradan uydurulmuş olması, ilk bakışta akla çok uygun gelmektedir.
Fakat Türk mitolojisinin diğer motiflerini de hatırlayınca, bu olay
üzerine önem vermeden geçmek, mümkün olmamaktadır. Çok eski bir
efsanedir: "Atilla'nın çobanlarından birisi, günün birinde bir sığırın,
ayağının kanadığını hayretle görmüş. Acaba sığırın ayağını böyle ne
kesti diye araştırırken, yere saplanmış bir kılıç bulmuş. Sapından yere
saplanmış olan bu kılıcı topraktan çıkararak, Atilla'ya getirmiş.
Atilla'nın etrafındakiler bunu görünce çok sevinmişler ve bu kılıcın,
Tanrının kılıcı olduğunu söylemişler. Ayrıca, bu kılıcı elde eden
hükümdarın da, yaryüzüne hâkim olacağını ifade etmişler". Gerçi bu
hikâye, İskitler çağında da görülen bir efsane motifidir. Fakat Batı
bölgelerini ellerinde tutacak olan Oğuz-Han'ın oğullarının, yere gömülü
altın bir yay bulmaları, da, herhalde Ebül Gazi Bahadır Han tarafından
uydurulmuş bir efsane motifi olmasa gerekti.

"Atilla'nın kılıcı" gibi, Oğuz-Kağan'ın oğullarının buldukları "Altın
Yay" ile "Üç gümüş ok" da, Tanrı tarafından gönderilmiş bir hakanlık
sembolü gibi düşünülüyordu. Oğuz-Kağan'ın vezirinin, az önce bu konu
ile ilgili olarak nasıl bir rüya gördüğünü okumuştuk. Şimdi yine Uygur
türkçesi ile yazılmış Oğuz destanından, bu yay ile okların nasıl
bulunduklarını okuyalım:

Sabah olunca gördü, kendinden büyükleri, Çağırtarak getirtti, kendinden
küçükleri, Dedi: "- Hey! Gönlüm benim" Avlansana haydı der! "İhtiyarlık
başa geldi, cesaretin hani der! "Gün, Ay, ve Yıldız sizler, gidin
gündoğusuna, "Gök, Dağ ve Deniz siz de, gidin günbatısına!" "Oğuz-Han
oğulları, bunu hemen duyunca, Gitti üçü doğuya, üçü batı boyunca. Av
avlayıp, kuş kuşlayan, Gün ile Yıldız ve Ay, Buldular yolda birden, som
altından tam bir yay. Sundular Oğuz-Han'a, Han sevindi hem güldü, Aldı
bu altın yayı, kırarak üçe böldü. Dedi: "-Ey, oğullarım! Kullanın bir
yay gibi! "Oklarımız erişsin, göğe değ bu yay gibi!" Av avlayıp kuş
kuşlayan, Dağ ile Deniz ve Gök, Buldular yolda birden, som gümüşten tam
üç ok, Sundular Oğuz-Han'a, Han sevindi hem güldü. Aldı üç gümüş oku,
oğullarına böldü. Dedi: "- Ey, oğullarım! Sizlerin olsun bu ok, "Yay
atmıştı onları, olun siz de birer ok!"

Yay Türklerde bir hakimiyet sembolü idi. Hatta Büyük Selçuklu
devletinin sembolü de, bir yaydan başka bir şey değildi. Fakat Oğuz
Kağan destanındaki altın yay, gökyüzünü baştan başa kaplıyordu. Burada
yay, bir devletin değil; daha çok gökyüzünün bir sembolü halinde idi.
Gerçekten de Türkler, zaman zaman yayı gökyüzünün bir sembolü olarak
görmüşlerdi. Onlara göre "ebe kuşağı" da, Tanrının bir yayı gibi idi.
Türlü renklerle bezenmiş olan "ebe kuşağı", gerçekten de altın bir yayı
andırıyordu. Daha sonraki motifleri de, kesin olmamakla beraber bir
açıklama dönemesine tabî tutmak, henüz daha hiçbir şey bilmediğimiz bu
konular için faydalı olacaktır. Daha gerçekçi Oğuz destanlarına göre:
"Oğuz Kağan altın yayı, üç büyük oğluna vermiş ve onlara, yayın bir
hükümdarlık sembolü olduğunu hatırlatmıştı. Bu sebeple hükümdarlık,
devamlı olarak batıda oturan ve Oğuzların Boz-Ok Türklerini meydana
getiren, üç büyük çocuğun hakkı olacaktı". Gerçekten de Türklerde yay,
bir hükümdarlık sembolü idi. Efsane yazarı, buna kendinden fazla bir
şey il've etmemişti: "Oğuz-Han doğuda oturan üç küçük oğluna, yani
Üç-Ok'ların atalarına ise, üç gümüş ok vermişti. Bu okları verirken de
oğullarına, okun bir elçilik sembolü olduğunu hatırlatmadan geri
kalmamıştı". Gerçi Türklerde ok, bir elçilik sembolü idi. Bir yere
giden elçiler sembol olarak ellerinde, kendi hükümdarlarının oklarını
taşırlardı. Fakat Oğuz-Kağan'ın küçük oğullarının, elçi mertebesinde
oldukları düşünülemezdi. Göktürk devletinde Bumın-Kağan, doğuda oturur
ve Büyük Kağan ünvanını taşırdı. Batıdaki küçük kardeşi ise, onun
emrinde olarak Yabgu idi. Kendisi gerçi Büyük Kağan değildi ama; devlet
içinde Bumın-Kağan'dan sonra geliyor ve bölgesinin idaresini de, tam
sel'hiyetle elinde tutuyordu. Üç-Ok'ların devlet içindeki vazife ve
sel'hiyetleri de, İstemi-Kağan'ınkine benzetilebilirdi.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:41 pm

15. OĞUZ DESTANINDA "VERASET DÜZENİ"

"Oğuz Kağan destanlarında, Hükümdarlık büyük oğullara geçiyordu":

Az önce Türk mitolojisinde, yalnızca "Baba ailesi" nin görüldüğünü
söylemiştik. İptidaî kavimlerde görülen "Ana ailesi" nin izleri, Türk
mitolojisinde tamamen kalkmış ve silinmişti. Ana ailesinin izlerinin
bulunduğu kavimlerde ver'set daha çok küçük oğullara düşerdi. Meselâ
Cengiz İmparatorluğunda bile, bunun çeşitli kavgalarını görebiliyoruz.
Türk mitolojisinde ise hükümdarlık hakkı, doğrudan doğruya büyük
çocuğun hakkı idi. Bu sebeple Oğuz-Han'ın büyük oğlu "Gün-Han",
münakaşasız olarak, babasının yerine geçmişti. Ayrıca ana ailelerinde,
dayı tarafının adları ve nüfusları çok geçerdi. Türk mitolojisinin
hemen hemen tümünde ise, dayı ailesinin en ufak bir izine bile
rastlamıyoruz: "Türkler, eski ve geri çağları çoktan geride bırakmış ve
yüksek içtimaî bir seviyeye erişmişlerdi".


16. OĞUZ - KAĞAN DESTANININ ORTA ASYADAKİ KALINTILARI

Selçuklu ve Osmanlı devletlerini meydana getiren "Oğuz Türkleri",
Türklüğün en gelişmiş ve soylu bölümleri idiler". Birçok defalar büyük
devletler kurmuşlar ve tecrübe ile görgülerini, iyice geliştirmişlerdi.
Oğuz TÜrklerinden başka, Ortaasya'da yaşayan, daha pek çok Türk vardı.
Bunların pekçokları, ne büyük bir devlet kurabilmiş ve ne de toplum
hayatlarını geliştirebilme ortamını bulabilmişlerdi. Ama bunlar da,
yine Türk idiler. Onların kültürleri de, Oğuz Türkleri ile birçok
bağlar taşıyorlar ve menşe birliği gösteriyorlardı. Meselâ, Tanrı
dağları ile Doğu Türkistan'ın batısında yaşayan Kırgız'lar, tarih
boyunca büyük devlet hayatı yaşayamamışlardı. Tanrı dağlarının derin
vadilerinde, hayvanlarını otlatmakla geçinen bu Türkler, zaman zaman
kurulan büyük Türk devletlerine tabî olmuş ve öylece yaşayıp,
gitmişlerdi. Bununla beraber, onların da elbette ki, Oğuz-Kağan'dan
veya onunla ilgili Türk efsanelerinden haberleri vardı. "Oğuz-Kağan
destanı, Oğuz Türklerinin bir devlet mitolojisi halini almıştı. Kurulan
bütün devletler, kendilerini Oğuz-Han'a bağlıyorlar ve O'nun düzeni ile
yetiniyor ve öğünüyorlardı" Kırgız'ların ise, böyle bir iddiaları
yoktu. Ama onlar arasında da, Oğuz Kağan babasını öldüren kahramanların
bulunduğunu, sık sık görebiliyoruz. Kırgız'lar, aslen Moğol olan
Oyrat'lardan çok korkarlardı. Oyrat'lar henüz daha müslüman değil
idiler. Kırgız'lar ise, Müslüman olmuşlardı. Fakat İsl'miyete henüz
daha, iyi olarak ısınmamışlardı. Kırgızlar efsanelerine göre: "Oyrat
Hanı'nın, Alman-Bet adlı bir oğlu olur ve büyüyerek müslüman olma
ihtiyacını, belki de Tanrının ilhamı ile, hissetmeğe başlar. Bunun için
Kırgızlar'ın yurduna kaçıp, İsl'miyeti öğrenmek ve nasıl ibadet
edildiğini görmek ister". Öyle anlaşılıyor ki Kırgız'lar, bu sırada
İsl'miyetin en önemli şartı olarak, sakal bırakma ile sarık giymeği
biliyorlardı. Bu sebeple kendilerine kaçan Oyrat Han'nının oğluna şöyle
diyorlardı:

Bıyığını tıraş et, sakalını koyuver,
Saçların olmaz böyle, k'külünü kırkıver;
Başındaki şapkanın, düğmelerini kesiver,
Her Cumadan Cumaya, mescitlere geliver!

Eski Türkler "sakal" bırakmazlardı. Fakat bıyığa, büyük önem
verirlerdi. "Uzun saç" bırakma da, Türklerin çok sevdikleri, bir
an'aneleri idi. Bu sebeple Oyrat Han'nın oğlunun bıyıkları, "şapkası"
ile "saçları" , Kırgız Hocalarının gariplerine gitmiş ve kendilerine
uyması istenmişti. Türk mitolojisi adlı büyük eserimizde, bu konu ile
ilgili efsanenin, hemen hemen tümünü bulabilirsiniz.

"Müslüman olan Alman-Bet, babasına gider ve onun da müslüman olmasını
ister. Babası, oğlunun bu isteğini duyunca, kızar ve Alman-Bet'i
yanından kovar, (Önemli olan nokta, Alman-Bet'in babasının da
Oğuz-Han'ın babası gibi, Kara-Han adı taşımasıdır). Alman-Bet babasını
razı edemeyince, yeniden Kırgız'lara kaçar ve Kırgız'larla beraber
olup, babasına hücum eder. Büyük bir savaştan sonra Alamn-Bet, babası
Kara Han'ı öldürür ve bu suretle intikamını almış olur".

"Kırgız'ların bu efsanesi, gerek din ve gerekse konu bakımından, Oğuz destanı ile karşılaştırılamayacak kadar geridir":

Alman-Bet, Oğuz-Han gibi büyük bir kahraman olarak gösterilmiştir.
Fakat Alma-Bet'in kendisi, bir kağan değil; nihayet Kırgız Hanlarının
emrinde bulunan, bir komutan gibidir. Savaşır, yaralanır, mağlûp olur,
basit insanlar tarafından zehirlenir ve her türlü şeyler başına gelir.
Kara Han'ı öldürmekle, babası onun yurdunu da, eline geçirmiş değildir.
Öğündüğü şeyler de, birkaç sığır sürüsü elde etmek, bol miktarda yağ ve
süt yağmalamak ve nihayet, şapka ile elbiseleri, ölülerin üzerinden
çıkararak toplamak gibi, basit şeylerdi. Gerçi Kırgız'ların efsaneleri
de çok güzeldir. Bir cemiyetin isteklerini, ızdıraplarını anlatır.
Kendileri müslüman olmuşlardır. Fakat etraflarındaki halklar ise,
müslüman değillerdir. Onlar da, eski büyük Türk devletleri gibi, bu
bölgeleri alıp, düşmanlarını müslüman etmek isterler. Bu sebeple
kahramanlarına, türlü savaşlar yaptırırlar. Fakat savaşlar küçüktür.
Akınlar uzun sürer ama; elde edilen yeni bir toprak parçasından, hiç
söz açılmaz. Kahramanlar, döner, dolaşır, savaşırlar ve yine, kendi
küçük yaylalarına gelirler.

Buradaki bilgiler, Bahaeddin ÖGEL tarafından hazırlanan Mili Eğitim
Bakanlığı - Eğitim Dizisi, "Türk Mitolojisi - I" adlı kitaptan
alınmıştır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:42 pm

UYGURLARIN TÜREYİŞ DESTANI

1. GÖKTEN İNEN IŞIKLA KAYIN AĞACININ BEŞ ÇOCUK DOĞURMASI

Uygurlar, 300 senelik bir süre içinde, Göktürklerin hakimiyeti altında
kaldıktan sonra. M.S. 744 de büyük bir imparatorluk kurmağı
başarmışlardı. Uygur boylarının birçokları daha önceleri, Çin
sınırlarında gezmişler ve ticaret hayatı ile meşgul olmuşlardı. Bu
sebeple, büyük dinleri öğrenmişler ve yabancı kültürlere, oldukça
ısınmışlardı. M.S. 763 senesinden sonra Uygurların, Mani dinini, resmi
din olarak aldıklarını görüyoruz. Mani adlı bir Hıristiyan papazının
temsil ettiği bu din, kök itibarı ile, Suriye'den geliyordu.
Hıristiyanlık ile Museviliğin bir nevi karışımından doğmuştu.
Suriye'den kovulan Mani, İran'a gelmiş ve orada birçok mürit edinerek,
ölmüştü. Bu mezhep, Mani'nin ölümünden sonra, İran'da epey süre yaşamış
ve eski İran dinlerinden de, birçok unsurlar almıştı. Ortaasya'da ve
Çin'de gezen Mani rahipleri, Uygurların Büyük Kağanı Böğü-Kağan'ı
ziyerat etmişler ve bu yolla, Türkler arasına Mani dinini sokmağı da
başarmışlardı: "Bu sebeple Uygur çağındaki mitolojilerde, özellikle
Önasya tesirlerini görmek mümkündür". Uygurların da kendilerine göre,
bir türeyiş efsaneleri vardır. Fakat Uygur türeyiş efsanesi, dış
tesirler ne kadar kuvvetli olursa olsunlar, yine de eski Türk
özelliklerini muhafaza edebiliyorlardı. Bu efsanenin metin ve
açıklamaları "Türk mitolojisi" adlı eserimizde geniş olarak
belirtilmiştir.




UYGURLARIN TÜREYİŞLERİ

Tola ile Selenga, birlesir dökülürmüs,
Sularin kavsaginda, bir ada görülürmüs.
Adanin ortasinda, bir tepe göge ermis,
Tepenin tam üstünde, bir de kayin gögermis.
Gün olmus zaman olmus, bir isik peyda olmus,
Isik gökten inince, kayin da nurla dolmus,
Ne zaman ki, gün batar, isik gökten inermis,
Kayindan sesler çikar, herkes müzik dinlermis.
Bunu duyan Uygurlar, hep birden sasirmislar,
Bu durumu görenler, aklini kaçirmislar.
On ay on gece kayin, isik ile sarilmis,
Bir gün tam safakleyin, kayin birden yarilmis.
Bes güzel çocuk çikmis, kayinin ortasindan,
Gözleri kamastirmis, bakmislar arkasindan.
Gün olmus zaman olmus, hepsi kocaman olmus,
Küçükleri "Bögü-Han", Uygurlara Han olmus.

Türklere göre cennette, "Kutsal ağaç" ile bu ağacın kökünde bir
"Ana-Tanrı" vardı. Efsanede bazı dış tesirler vardır. Fakat ana
motifler, en eski Türk mitolojisinin özelliklerini taşırlar. Türklerde
nehirlerin kavuştukları yerler, kutsal idiler. Tıpkı Oğuz destanında
olduğu gibi burada da, "nehirlerin arasında kutsal bir adacık"
görülmektedir. "Kayın ağacı", Türklerin kutsal ağaçlarından biri idi.
Tanrı, kendi haberlerini, kayın ağacı yolu ile gönderirdi. Bu ağaç aynı
zamanda, bütün insanlığın atası olan, bir "Kadın-Ana" yı da içinde
saklardı. Dede Korkut kitabında da, şöyle deniyordu: "Başun ala bakar
olsam, başsuz ağaç! Dibün ala bakar olsam, dipsüz ağaç!"


2. KUTSAL AGAÇLAR VE "ANA-TANRI"

Eski Türklere göre, agacin yalniz gövdesi ve yapraklar degil; kökleri
de önemli idi. Çünkü "Dede Korkut" kitabinda da dendigi gibi, onun
kökleri dipsiz, yani, yer alti âleminin en derin noktalarina kadar
gidiyor ve oralardan da haber getiriyordu. Gerçi Türklerin bu kutsal
agaci ile, Önasya mitolojisindeki "Tuba agaci" arasinda, bir ilgi de
yok degildi. Ama, aralarindaki fark, çok büyüktü. Sibirya'da yasayan
Yakut Türklerinin efsanelerinde, böyle bir agaç için, söyle deniyordu:

Gitmis sormus agaca, benim anam, kim diye!
Elbet bir atam vardir, benim babam, kim diye!
Agaç da dile gelmis, soyunu sayip dökmüs,
Er-Sogotoh adli er, saygi ile diz çökmüs.
Gök tanrisi Er-Toyon, onun babasi imis,
Karisi Kübey Hatun, onun anasi imis.


Türk mitolojisindeki bu ağaç da, tıpkı İsl'miyetteki "Tuba ağacı" gibi,
gökyüzünde ve cennette bulunuyordu. Fakat Türklerin bu ağacının, bir de
sahibi vardı. Yakut efsanesi, ağacın bu sahibini de şöyle anlatıyordu:

Bu kutsal agacin da, var idi bir sahibi,
Bir disi Tanri idi saçlari da kar gibi!
Kendisi ihtiyardi, gögsü de ap alaca!
Görenler sanir idi, bir keklik gibi kirca!
Memeleri büyüktü, asagiya sarkardi!
Uzaktan bakan kimse, iki tulum sanardi!
Aslinda ise agaç, normal boydan küçüktü!
Ana Tanri gelince, ona göre büyürdü!
Büyürken sesler çikar, gürültüyle esnerdi,
Bu sesler yavas yavas, gittikçe genislerdi.


Sibirya'nın en kuzeylerinde yaşayan ve yüzyıllar boyunca, hiçbir
yabancı görmeyen Yakut Türklerinin bu efsanesinde de, ağacın sesler
çıkardığı ve içinde de, bir "Ana-Tanrı" nını bulunduğu, açık olarak
görülmektedir. Bazı Türk efsanelerine göre ise, bu "Ana-Tanrı" zaman
zaman ağaçtan çıkıyor ve göklerde geziniyordu. Bazı efsanelerde ise, bu
Ana-Tanrı, denizin diplerinde yaşardı. Altay Türkleri bu Ana-Tanrı'ya
"Ak-Ana" adını veriyorlardı. O'da bir yaratıcı idi. Yeri, göğü ve
insanları yaratan Tanrı Ülgen'e, yaratma gücüne de o vermişti.

"Türk mitolojisindeki Ana-Tanrı, kutsal kayınlar" ve buna benzer daha
birçok motifler, çok geniş olarak üzerinde durulması gereken konulardı.
Bu meselelerin hepsi, Türk mitolojisi adlı eserimizde ele alınmış ve
incelenmiştir.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:43 pm

ALTAY YARATILIŞ DESTANLARI


X. yüzyıldan sonra Altay dağları bölgelerinde, artık büyük Türk
devletleri kurulmaz olmuştu. Ama bu bölgelerdeki halk, bir Türk olarak
binlerce yıl yaşamış, gelişmiş ve nihayet, soylu Türkler batıya
gittikten sonra da dağlar ve vadiler arasında kaybolup, kalmış kimseler
idiler. Bu sebeple eski Türk mitolojisinin, en ilksel izlerini, Altay
dağları bölgesinde bulmak mümkündür. Fakat zamanla, onlara da dışarıdan
birçok tesirler gelmiş ve yeni, yeni efsaneler meydana çıkmıştı. Biz
Altay dağlarındaki efsaneleri incelerken, bu tarihi gelişimi, hiçbir
zaman gözden uzak tutmadık. Etnoğraflar, tarih ve tarih olaylarını
bilmedikleri için, Altay dağlarındaki Türklerin efsanelerini sanki
birden bire ortaya çıkmış gibi görürler. Bazıları da bunları, binlerce
yıldan beri hiç değişmeden zamanımıza kadar gelmiş, eserler olarak
kabul ederler. Biz ise, "Altay dağlarındaki efsaneleri incelerken bütün
çabamızı, eski Türklerden kalan motifler ile, bu bölgelere sonradan
girmiş yabancı tesirleri, birbirinden ayırmağa verdik".


1. DÜNYAYI KAPLAYAN İLK "OKYANUS"

Altay dağlarında söylenen yaratılış ve türeyiş destanları, değil yalnız
Türklerin; bütün Ortaasya ile Sibirya'nın bile, en gelişmiş ve üzerinde
ilgi ile durulan mitoloji verileridir. En eski Türklerin ne
düşündüklerini bilmiyoruz. Fakat sonradan, Ortaasya'dan toplanan bütün
yaratılış destanlarına göre, yeryüzü başlangıçta, büyük bir okyanus ile
kaplı idi. Bir Altay efsanesi, bunun için şöyle diyordu:

Yerin yer oldugunda, sular yeri sarardi,
Ne gök, ne ay, ne günes, ne de bir dünya vardi.
Tanri uçar dururdu, insan ogluysa tekti,
O'da uçar, uçardi, sanki Tanriyla esti.
Uçar, hep uçarlardi, yer yoktu konmazlardi,
Tanri idiler çünkü, ondan yorulmazlardi.
Yoktu Tanrinin hiçbir, basinda düsüncesi,
Insan oglunun ise, durmadi hiç hilesi.

Altay Türklerinin bu efsanede adı geçen Tanrıları "Bay-Ülgen" ,
yaratıcı bir Tanrı idi. Kendisi yerle gök arasında, yüce Tanrının bir
elçisi olarak bulunuyordu. Bu sebeple dünyayı yaratmadan önce, Büyük
Tanrının kutsal bir ilhamı, "Bay-Ülgen" in bütün varlığını sarmıştı.
Çünkü o, dünyayı yaratmak için, Tanrı tarafından yeryüzüne
gönderilmişti. Bu durumu, başka bir Altay yaratılış efsanesi, daha
güzel anlatıyordu:

Dünya bir deniz idi, ne gök vardi, ne bir yer,
Uçsuz bucaksiz, sonsuz, sular içreydi her yer.
Tanri Ülgen uçuyor, yoktu bir yer konacak,
Uçuyor, ariyordu, bir kati yer, bir bucak.
Kutsal bir ilham ile nasilsa gönlü doldu,
Kayiptan gelen bir ses, ona bir çare buldu.


Bu iki efsane, birbirlerini tamamlıyorlardı. Bu sırada dünya, büyük bir
okyanusla kaplı idi. Öyle anlaşılıyor ki bu okyanusun üzeri de, ruhlar
âlemi ile doluydu. Tıpkı tasavvuftaki "Vücûd-u mutlak" gibi. Altay
efsanesindeki bu hali, bir Bektaşi şairi şu nefesinde, ne kadar güzel
anlatmıştır:

"Ârif sundu, aldi Cih'ni biçti,
"Cebrail çok vakit deryada uçtu,
"Hak bir avuç toprak deryaya saçti,
"Derya süzülüp de, yer olmadi mi?"

Bu Bektaşî nefeslerinin çoğu, konularını peygamberlerin tarihlerinden
almışlardır. Bununla beraber, İslamiyetle uyuşmayan pekçok Bektaşi
şiirlerine de, rastlamıyor değiliz. Tasavvuf edebiyatında "Vahdet", bir
okyanusa benzetilmişti. Seyyit Nesimi ise, bu vahdet okyanusuna,
"Mûhit" adını veriyordu. Zaten muhit de tasavvuf da, okyanus anlamına
geliyordu. Seyyit Nesimi'ye göre önceleri bu okyanus çok durgun ve
sakin idi. Fakat yaratılış, yani "tecelli" sırasında okyanus coşmuş,
kendi deyimi ile, "cûş' ve hurûşa" gelmişti. Varlık âleminin meydana
gelişi de, yine bu coşkunluk ve dalgalanma sırasında oluyordu.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:43 pm

2. İNSAN "BALÇIK"TAN YARATILMIŞTI

Eski Altay efsanelerinde, büyük bir okyanusun ve suyun esas olmasına
rağmen, onlara göre insanoğlu, sudan yaratılmamıştı: "İnsanoğlu aslı
yine topraktı". Altay efsanelerinde bu olay, şöyle anlatılıyordu:

Yine günlerden birgün, Tanri Ülgen denize,
Bakarak duruyordu, sasirdi birdenbire.
Bir toprak parçacigi, sularda yüzüyordu,
Topragin üzerinde, bir kil görünüyordu
Toprak üzerinde, bir kil görünüyordu.
Insaoglu bu olsun, insana olsun baba".
Görünmeye basladi, insan gibi bir sekil,
Birden insan olmustu, toprak üstündeki kil.
"Insanoglu bu olsun, insana olsun baba".
Bu iki insanin ise, adi olmustu Erlik.


Bu Altay yaratılış efsanesinde de açık olarak görülüyor ki insanoğlunun
aslı, su değil; toprak idi. Bununla beraber tasavvuf edebiyatında,
kendilerini sudan getiren şairler de yok değildi. Özellikle İsl'miyetin
henüz daha çok iyi anlaşılmadığı çağlarda şairler, kendilerinin sudan
geldiklerini ileri sürüyorlardı.

"Kim bilür bizi, nice soydaniz,
"Ne zerrece oddan, ne de sudanuz,
"Bize meftun olan marifet söyler,
"Biz Horasan ellerinde, baydanuz!
"Bizim zahmumuza merhem bulunmaz!
"Biz kudret okindan, gizlü yaydanuz!.."


En eski Bektaşi şairlerinden birisi sayılan Abdal Musa'nın söylediği bu
nefesi, Altay yaratılış destanları ile bir ilgisi vardır diye, buraya
almadık. Böyle bir iddiada bulunmak, elbette ki büyük bir ihtiyatsızlık
olur. Ama ne yapalım ki, her iki inanışın temellerinde yatan düşünce
düzenleri arasında, büyük benzerlikler bulunuyordu. İran mitolojisinde
de ilk insan, "kil" dediğimiz yapışkan topraktan yapılmıştı. Onun için
İran'lılar ilk insana "Kil Şah" adını veriyorlardı. Türkler ise daha
çok, "balçık" üzerinde durmuşlardı. Bektaşi şairi Dehlûl Dan' şöyle
diyordu:

"Âdemi balçiktan yogurdun yaptin!
"Yapip da neylersin, bundan sana ne?
"Halkettin insani, saldin Cihana!
"Salip da neylersin, bundan sana ne?.."


Şüphesiz ki, Bektaşi şairinin söylediği bu şiirde, İran mitolojisinin
de tesirleri vardı. Artık Şah İsmail devrinde, balçıktan çok, toprağa
önem veriliyor ve topraktan geldiğimiz söyleniyordu:

"Hataî ümidüm kesmezem Hak'tan,
"Bizi var eyledi, o demde yoktan,
"Balçigimiz yugurmustu topraktan,
"Tür'biyem, yerden bittüm ezelden!.."


Öyle anlaşılıyor ki, "toprak ve balçıktan türeme" inancı, Türkler
arasında çok yayılmıştı. Mısırdaki Türklerin yazdıkları eski Türk
efsanelerinde de, bu anlayış ve düşünce, zaman zaman kendi kendini
gösteriyordu. Mısırdaki Türkler, İran ve eski Samî mitolojilerinden de
bir çok şeyler almışlar ve kendilerine göre, yeni bir efsane
yaratmışlardı:

Yillari sayilmaz, çok çok eski bir çagmis,
Gökler delinmis gibi pekçok yagmur yagmis.
Dünya sele bogulmus, bu siddetli yagmurla.
Yeryüzü hep kaplanmis, sürüklenen çamurla.
Sellerin önündeki, çamurlar bir yol bulmus,
Kara-Dagci daginda, bir magaraya dolmus.
Magaranin içinde, kayalar yarilmismis,
Yariklarin bazisi, insani andirirmis.
Kayalarin yarigi, insan kalibi olmus,
Kaliplarin içine, killer, çamurlar dolmus.
Aradan zaman geçmis, yillar asirlar dolmus,
Bu yariklarda toprak, sular ile h'lolmus.


Bütün bu efsanelerin tam metinleri, "Türk mitolojisi" adlı büyük
eserimizde toplanmıştır. Bu eserde, metinler en orijinal kaynaklardan
tercüme edildikten sonra birer birer açıklanmış ve bir aydınlığa
kavuşturulmak istenmiştir. Biz burada yalnızca kısa örnekler ile,
okuyucularımıza bir fikir vermek istiyoruz.

İran ve S'mî mitolojilerindeki, "Dört unsur" nazariyesi de Türkler
arasına girmiş ve benimsenmişti. Ama zamanla İrandaki eski dört unsur
nazariyesi, Türkler arasında orijinal şeklini kaybetmiş ve âdeta
Türkleşmişti. Karahanlılar çağında yazılan ünlü "Kutadgu-Bilig" adlı
eserde bu dört unsur şöyle sayılıyordu:

"Üçü ates, üçü su, üçü oldu yel,
"Üçü oldu toprak, dünya oldu il".


Türklerde dört unsur, üçerden 12 bölüm meydana getiriyordu. Bu 12 bölüm
de, "bir takvim ve zaman birimi" nden başka bir şey değildi.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:43 pm

TÜRKLERE GÖRE İNSAN

1. "KİŞİOĞLU", ÜÇ KUTSAL VARLIKTAN BİRİ

Eski Türkler, "İnsanoğlu" na, "Kişioğlu" derlerdi. Türk mitolojisinde,
"Kişioğlu, k'inatın üç önemli varlığından biri idi". Göktürk yazıtları
şöyle diyordu: "Yukarıda gök, aşağıda yer yaratıldığında, ikisi
arasında da kişi oğlu yaratılmış". Bundan da anlaşılıyor ki,
"İnsanoğlu", gök ile yer gibi, Tanrının yarattığı büyük varlıklardan
biri idi. İsl'miyette de şüphesiz ki, "Âdem Tanrının yarattığı en
değerli varlıktı". Kur'an'a göre, "Tanrı insanı, kendi sûretinde
yaratmıştı". İnsanoğlu en sonra yaratıldığı için de, bütün varlıkların
en olgunu ve aynı zamanda, k'inatın da bir hül'sası gibi idi. En iyisi
yine bunu, büyük Türk şairi Seyyid Nesimî'nin şiirlerinden dinleyelim:

"Hak ta'la varligi Âdemdedir,
"Ev anindir, ol bu evde demdedir,
"Bilmedi Seytan bu sirri gamdedir,
"Ol sebepten, ta ebed m'temdir!..."

Altay Türklerinin bu efsanede adı geçen Tanrıları "Bay-Ülgen" ,
yaratıcı bir Tanrı idi. Kendisi yerle gök arasında, yüce Tanrının bir
elçisi olarak bulunuyordu. Bu sebeple dünyayı yaratmadan önce, Büyük
Tanrının kutsal bir ilhamı, "Bay-Ülgen" in bütün varlığını sarmıştı.
Çünkü o, dünyayı yaratmak için, Tanrı tarafından yeryüzüne
gönderilmişti. Bu durumu, başka bir Altay yaratılış efsanesi, daha
güzel anlatıyordu:
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:44 pm

2. ALTAY DESTANLARINDA "İNSAN"

Altay ve Sibirya destanlarında da şeytan, ile insanoğlu, rekabet
halinde idiler. Türk mitolojisi adlı eserimizde, bu efsanelerin hepsi
bir araya getirilmiştir. Bu destanları şöyle özetleyelim:

İNSANIN YARATILIŞI

Bir insan sekli yapmis Tanri bir gün çamurdan.
Demis ki: "Insanoglu, türesin bu hamurdan!
Düsünmüs ki ne duyar, ne hisseder bu çamur,
Insanogluna çok var, yetismez yalniz hamur.
Demis: "Uçup çikayim göklere bir ruh bulayim,
"Çamura ruh katayim, tam bir Tanri olayim".
Tanri ne yaratsaymis, Seytan da kiskanirmis,
Hele firsat bulsaymis, ne korkar utanirmis.
Tanrinin çiplak tüysüz, bir de köpegi varmis,
Yabanciya vermez yüz, tepinerek havlarmis,
Tanir demis köpege: "Eger Seytan gelirse,
"Sakin aldanmayasin, sana bir sey verirse".
Bir ruh bulayim diye, Tanri uzaya çikmis;
Tanri ne yapmis diye, Seytan ortaya çikmis.
Köpek Seytani görmüs, korkutarak havlamis,
Bakip köpegi süzmüs, güzel sözle tavlamis.
Demis: "Ey köpek niçin tüysüzsün sen dogustan.
"Titriyor bak hep için, rahatin yok soguktan;
"Tanri'nin Insan'ina, gel yol ver bir bakayim;
"Senin tüysüz sirtina, altin tüyler takayim!"
Köpek bu söze kanmis, havlamamis Seytana,
Seytan çamuru almis, tükürmüs ilk insana.
Seytanin tükrügüyle, köpek de hep boyanmis,
Altin tüy buldum sanmis, pis tüylerle donanmis.
Tanri dönünce bakmis, insani tükrüklerle,
Köpek de dolasiyor, gururla pis tüylerle.
Köpege demis: "Doyma insandan rahat bulma.
"Nefret etsinler senden, dayaktan eksik olma!"
Tanridan killi imis, atasi ilk insanin,
(Vücudu da killiydi, aslinda Oguz-Han'in).
Seytanin tükrügünü, çevirmis Tanri içe,
" Insanin iç yüzünü, getirmis Tanri disa.
Insan ölümlü olmus, içi hastalik dolmus,
Fesat kalbini yolmus, insan gökten kovulmus.
Güzelmis distan insan, sakin bakip aldanma!
Güdermis içten Seytan, sakin aldanip kanma!

Şeytanın tükrükleri içinde kalan insanoğlu, hilek'r, yalancı ve kötü
olmuş. Gerçi bu yüzden, insanın dışı temiz görünürmüş ama; Şeytanın
tükrükleri ile dolu olan içi, fesatla sıvanmış imiş. Tanrı göklerde
yaşasın diye yarattığı insanoğlunu, Şeytanın bu hareketi yüzünden
beğenmemiş ve yeryüzüne indirmiş demiş ki: "- Git seni gözüm görmesin,
git de yeryüzünde yaşa, gerektiği zaman öl ve gerektiği zaman da doğ!
Sen gökyüzünde ölümsüz olarak yaşamağa lâyık bir mahlûk değilsin!"
insanın içinde kalan şeytanın tükrükleri yüzünden hastalık doğmuş.
Bunun için de insanoğlu hastalanır, iyileşir ve ölür olmuş. Anadolu'da
şöyle atasözlerine çok rastlanır: "İnsanın alacası içinde, hayvanın
alacası ise dışında!" Bizim Anadolu Türkleri böyle derler. Altay
efsanelerine göre de, "Köpeğin pislikleri, tüylerinde; insanın ki ise,
içinde kalmıştır".
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:44 pm

3. "İNSAN", TANRI İLE BERABER

"İnsan ta başlangıçtan beri Tanrı ile beraber yaşıyordu": Altay
efsaneleri, birçok bölümlerden meydana gelmişlerdi. Bunların, özellikle
baş kısımları, genel olarak orijinal idiler. Sonradan bu efsanelere,
birçok yeni bölümler eklenmiş ve yeni kompozisyonlar meydana
getirilmişti. Bazılarına göre, "İnsanın kendisi bizzat şeytandan başka
birşey değildi". Bu sebeple şeytan insanın, insanda şeytanın zaman
zaman yerlerine geçiyorlar ve birbirlerini tamamlıyorlardı. Buna rağmen
Altay yaratılış destanlarında, "İnsanla yaratıcı Tanrı, hemen hemen,
aynı zamanda yaşıyorlardı". İnsanoğlu Altay destanlarına göre Tanrı ile
beraber idiler. Bu fikir biraz değişik de olsa, "İsl'm tasavvufunda" da
vardır. Hacı Bektaş'ı Velî'nin kendisi olduğu söylenen Şirî'nin şu
nefesinde, bu fikir çok güzel bir şekilde ifade edilmektedir:

"Cihan varolmadan ketmi ademde,
"Hak ile birlikte yektas idim ben".

Gerçi bu şiir, tasavvuf edebiyatının güzel bir örneğidir. Fakat ne
yapalım ki, insanlığın fikirlerinde de benzeşen ve yakınlaşan birçok
noktalar vardı.

"İnsan, Tanrı'yı kıskanıyor ve onunla rekabete girişiyordu":

İnsanoğlu, yalnız Tanrı ile beraber yaşamıyor, aynı zamanda onunla
rekabete girişiyordu. Ama Tanrı, ona güzel bir ders vermişti. Bu
düşünce, Altay yaratılış destanlarının birinde, çok güzel bir şekilde
anlatılıyordu:

Yoktu Tanrinin artik basinda düsüncesi,
Insanoglunun ise durmadi hiç hilesi.
Bir rüzgâr çikarmisti sulari kaynatarak,
Tanriyi kizdirmisti yüzüne siçratarak.
Sandiki insanoglu bununla bütün oldum.
Ben çok güçlendim artik Tanridan üstün oldum.
Ama nasil olduysa sulara düstü birden,
Gömüldükçe gömüldü denize daldi hepten.
Tanriya yalvarmisti sularda bogulurken,
"Kurtar beri,ey Tanri", diye bagirir iken.
Tanri insafa geldi gitmedi üzerine,
Dedi: "Ey insanoglu çik sularin yüzüne!"
Tanrinin buyrugu ile insanoglu kurtuldu.
Gitti Tanri yanina orada uslu durdu.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:44 pm

TÜRK MİTOLOJİSİNDE KIRGIZLAR

(AY VE GÜNEŞ MOTİFLERİNİN KIRGIZ KÜLTÜRÜNDEKİ YERİ)


Saadettin KOÇ

Hacettepe Üniversitesi

Edebiyat Fakültesi Öğretim Elemanı

Kırgızistan Millî Devlet Üniversitesi
Doktora Öğrencisi

ÖZET

Türk mitolojisinde “Ay” ve “Güneş” motiflerinin çok özel bir yeri
vardır. İslâmiyet’ten önce “Gök-Tanrı” inancına sahip olan Türklerin
efsanelerinde gök cisimlerine verilen önem büyüktür. Türkler, Tanrının
göklerde olduğuna ve gök cisimlerinin de İlâhi bir güce sahip
olduklarına inanırlardı. Asya’da, en eski tarihi geçmişe sahip olan
halklardan birisi de Kırgız Türkleridir. Kırgız Türklerinde, Ay ve
Güneş motifleri ile ilgili çok eski efsanelerin yanında çok yeni
efsaneler de mevcuttur. Özellikle güneş motifi Kırgızların sosyal
hayatını temsil eden çadırlarında ve siyasî hayatının sembolü
bayrağında da yerini almıştır.


Giriş:

Orta Asya’nın en eski halklarından birisi hiç şüphesiz ki Kırgız
Türkleridir. Yine Orta Asya halkları arasında tarihe ilk adlarını
yazdıranlar da Kırgızlardır. Türkistan’da geçmişin acı hatıralarını
yaşayan Türk topluluklarından biri Kırgızlardır. Kırgızlar, tarih
itibariyle kökü çok eskilere dayanan bir Türk topluluğudur. Yaşadıkları
coğrafyalarının küçüklüğü ve nüfusunun azlığı şaşırtıcı olmamalıdır.
Bunlar tarih, kültür ve din itibariyle Türk toplumunun genel
özelliklerini günümüze taşımıştır. Kırgızlar tarihte, çeşitli
problemlerle karşılaşmış, başka bazı Türk topluluklarının idaresi
altında yaşamıştır. Onlar çok kısa sayılabilecek bir dönemde müstakil
devlet kurabilmiştir. (Erdem, 2000:XI).

Diğer Türk kavimlerinde olduğu gibi Kırgızlar hakkında da gerekli
bilgilere ancak Çin kaynaklarından ulaşabiliyoruz. Moğolların bölgeye
hakimiyeti zamanına kadar, Orta Asya’nın doğusu ile ilgili bütün
bilgiler resmî Çin yıllıklarından alınmıştır. Bu yıllıklarda anılan
halkların adı, diğer özel adlar, genel adlar ve coğrafî adlar da tabiî
ki Çin harflerinin okunuş özelliklerine göre verilmiştir. Rus bilim
adamları Çin yıllıklarını Rusça’ya tercüme ederken, modern Çince’nin
Pekin lehçesindeki ses özelliklerini dikkate almışlardır. Avrupalılar
ise çevirilerinde Çince’nin “Mandarin” lehçesini tercih etmişlerdir. Bu
çalışmalara ilâveten kimi sinologlar da dilbilim bilgileri ışığında,
kelimeler yüklenmiş tarihî bilgileri diğer yazı türlerini de
inceleyerek kelimenin nasıl telaffuz edildiğini en doğru biçimde
açıklamaya çalışmışlardır. Böylece, Çin yıllıklarında adı geçen
halkların etnografik kökenleri ile ilgili sorunlar da çözüme
kavuşmuştur. (Barthold, 2002,9-10).
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:45 pm

Efsanelerde Kırgızlar ve Kırgız Efsaneleri:


Dünyada her milletin kendine mahsus efsaneleri mevcuttur. Efsaneler, o
milletin dünya görüşünü, anlayışını, inançlarını, ahlâkî ve estetik
normlarını bildiren folklorun bir bölümü olarak bilinmektedir. Efsane
(leganda), aslı Farsça bir kelime olup, Almanca ve Fransızca'da Mythe,
İngilizce’de Myth kelimeleriyle ile ifade edilmektedir. Yunanca, söz ve
öykü anlamına gelen Mythos sözcüğünden gelmektedir. Latince’de bir
metin anlamında olmasına rağmen, kökü çok eski insanların arkaik
düşünce sistemlerine dayanmaktadır. Ağızdan ağıza anlatıla gelen
olağanüstü niteliklere sahiptir. Efsaneler, kutsal hayvan, bitki, eşya
ve dinî fenomenler hakkında bilgi vermektedir. Bunda hayaller gerçek
gibi anlatılmaktadır. Efsanelerdeki hayaller, halkın tabiat olaylarını
ve hayatı, sosyo-ütopik veya dinî yönden algılanmasının sonucu ortaya
çıkmaktadır. Efsaneler halk inançlarının temel ürünleridir. Evrenin
yaratılışı (Kozmogoni), tanrılar (Teogoni), insanlar (Antropogoni) ve
bütün bunların sonunun ne olacağı (Eskatoloji) efsanenin belli başlı
konularındandır. (Erdem, 2000:165).

Efsaneler, belli bir anlatım tarzı ve sistemine bağlıdır. Bu tarz,
efsanelerin ideolojik anlamını açmaya veya o şekilde sunulmasına yardım
etmektedir. Asıl etki, gerçek olayların meydana gelme sebepleridir.
Onlar neticeyi doğrudan etkilemektedir. Böylece folklora dayalı bir
olay ve şahıs, bir efsanenin anlatımında etkili bir faktör
oluşturmaktadır. Efsanelerin bir kısmı, tarihî olayları algılamayı esas
almaktadır. Buna Kırgızca’da “Ulamış” denmektedir. Bazıları gerçek dışı
fantezi ve hayallerle dolu halk inançlarıdır ki buna da “Legenda”
denmektedir. Bu iki tür, zaman zaman, birbirleriyle de etkilenmektedir.
Issık-Köl ile ilgili anlatılanlar buna bir örnek teşkil etmektedir.
S.N. Abzelev; “Töreler zamanla değişmektedir. Çoğunlukla efsanelere
dönüşür. Bu kültürel tarihteki gerçek olaylar, zamanla buna karşı
inancı kaybetmekte ve yerine mucizevî anlatımlar almaktadır”
denmektedir. (Erdem, 2000:166).

Şüphesiz ki, destanlar gibi efsaneler de bir milletin tarihteki uzun
ömrü ili ilgilidir. Bugün dünyada yüzlerce millet ismi yer almasına
rağmen, ancak birkaç millet tarihle birlikte anılmaktadır. Bunlardan
birisi de Türk milleti ve Türk milletine bağlı Kırgız boyudur. Yukarıda
da belirtildiği gibi Kırgızlar Asya’nın en eski kavimlerinden biri
olarak tarihe geçmiştir. Bu kadar uzun bir tarihî geçmişe sahip bir
millet, hiç şüphesiz ki zengin bir destan kültürüne ve bağlı olarak
efsane zenginliğine sahip olacaktır. Bugün dünyanın, yaşayan, en uzun,
en hacimli “Manas” destanına sahip olan Kırgızları umumî Türk
mitolojisi içinde diğer Türk kavimleri ile ortak ya da bizzat
kendileriyle anılan efsanelerle tanımak mümkündür.

Kırgız efsanelerinde realizm ağır basmaktadır. Narın, Issık-Köl, Kız
Küyöö, Kızgart Söök, Toru-Aygır, Ceti-Ögüz bunun örneklerindendir.
Bunlarda anlatılan olaylar gerçeğe daha yakındır. Örneğin, atını
kaybeden bir adam, onu arpa tarlasının içinde bulur. Kızgınlığı
sebebiyle onu, olduğu yerde keser ve başını orda bırakır. Sonradan
buraya “Atbaşı” denir. Etini narın yaparak yediği yere de “Narın”
denir. Kaybolan yedi öküzün taşlaştıkları yere “Cedi-Ögüz” denmektedir.
Zengin bir adamın kırk kızı Ramazan veya kurban bayramlarında komşu
köye bayramlaşmaya giderler. Dönerken yolda kar tipisine tutulurlar.
Sadece paltosu olan bir yetim kız kurtulur. Bundan sonra orası
“Kızgart” diye adlandırılır. (Bayciğitov, 1985:91).

Kırgızların efsaneler yönünden çok zengin olduğunu belirtmiştik. Bu efsaneleri konularına göre şu şekilde tasnif edebiliriz:

1-Kozmolojik efsaneler; ay, yıldız, güneşin oluşumu v.s. (ay ve güneşle
ilgili efsaneler ve Kırgız kültüründe ay ve güneş motifleri
çalışmamızın esasını oluşturmaktadır.)

2-Yer, su, dağ, göl ve akarsuların oluşumunu belirten coğrafî toponomik efsaneler.

3-Hayvanlar ve bitkiler hakkındaki efsaneler.

4-Tanrı, peygamber ve evliyalara ait efsaneler. (Baycigitov, 1985:93).

Kırgız efsanelerini eski Kırgız efsaneleri ve yeni Kırgız efsaneleri
şeklinde de değerlendirebiliriz. Eski Kırgız efsaneleri daha çok eski
coğrafyalarında geçen ve çoğu da diğer Türk kavimleri ile ortaklaşa
sahip oldukları efsanelerdir. Yeni Kırgız efsaneleri ise, şu anda
bulundukları coğrafya üzerinde, yakın tarihe ait olan ve bizzat kendi
adlarıyla anılan efsanelerdir. Yeni Kırgız efsaneleri eski Kırgız
efsanelerine göre daha realisttir. Eski Kırgız efsanelerinde mitolojik
özellikler ön plandadır. Kırgız kavminin ortaya çıkışı ile ilgili “Kırk
Kız” efsanesi bunlardan birisidir: Bu efsaneye göre; “Sağın Han” adlı
bir Kazak hükümdârının bir sabah erken kırk câriyesi ile beraber
gezmeğe çıkarlar. Henüz güneş doğmamıştı. Bir ırmağın kenarına
gelirler. Irmağın üzerine samânın nur sütunu indiği için, suları gümüş
gibi parlaktı. Kızlar suların güzelliğine meftun olarak parmaklarını
ırmağa daldırırlar. Bu temas neticesinde hepsi gebe kalır. Hükümdâr,
bunların hepsini bir dağa sürgün eder. Orada bunların nesli çoğalarak
“Kırgız” kavmini vücûda getirirler. (Gökalp,1976:110).
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:45 pm

Türklerde Gök Tanrı, Gök Kubbe ve Gök Cisimleri ile ilgili inanışlar:


Türklerde, gök sonsuzluk anlamına gelmektedir. İslâmiyet’ten önce
Türklerde “Gök Tanrı” inancı vardı. Tanrının tekliği ve göklerde oluşu,
Türkler arasındaki Gök Tanrı inancının esasını oluşturmaktaydı.
Türklerin, İslâmiyet’i kolay kabul etmeleri ve kısa sürede İslâm
dininin esaslarını hayat felsefesi olarak benimsemelerinin temelinde
eski dinî inançları etkili olmuştur. İslâm’a göre Allâh’ın her yer
yerde olduğunu bildiğimiz halde onu yine de yukarılarda, göklerde arama
gibi bir inanca da sahip oluşumuzun temelinde, göğü ve gök yüzünü
sonsuzluk olarak algılamamızdan kaynaklanmaktadır. Tanrıya yalvarırken
ya da Tanrıdan bir şey isterken ellerimizi gök yüzüne açmamızın,
yüzümüzü gök yüzüne çevirmemizin temelinde de eski inançlarımızın ve
göğü sonsuz, kutsal düşünmemizin etkili olduğunu düşünmekteyiz.
Kırgızların da içinde olduğu Altay Türkleri’nin dinî sistemleri
hakkında bilgi veren Ziya Gökalp, “Semâdaki İlâhlar” konusunda şunları
yazmaktadır: “Semâdaki on yedi tabakanın en yükseğinde, yâni on yedinci
tabakada bütün ilâhların babası olan “Tanrı Kara Han” sâkindir. Oradan
cihânın mukadderatını tâyin eder.

“Kara Han”dan <tecellî=emanation> sûreti ile üç büyük ilâh vücûda gelir:

1- “Bay Ülgen” ki göğün on altıncı katında “Altun Dağ”da ikamet eder ve “Altun Taht” üzerinde oturur.

2- “Kızagan Tanrı” ki, göğün dokuzuncu katında oturur.

3- “Herşeyi Bilen” “Mergen Tanrı” ki göğün yedinci katında oturur.
Yedinci katta göğü ve yeri aydınlatan “Gün Ana” adlı güneş mâbûdesi
(kendisine ibadet edilen, tanrı) oturur. Altıncı katta “Ay Tanrısı”
oturur. Buna “Ay Ata” derler. Beşinci katta “en büyük yaradanlar
yaradanı” olan “Kuday Yuyuç” oturur. “Yayuçı” (Yaradan) mânâsındadır.
Üçüncü katta “Bay Ülgen”in iki oğlu oturur ki birincisinin Türkçe adı
“Yayık” dır. Budistler, buna “May Ene” derler. İkincisinin Türkçe adı
mâlûm değildir. Budistlerce adı “May Tere” dir. Yine bu katta “Süt
Gölü” vardır ki, süt gibi beyaz olan bu göl bütün hayatların menşeidir.
Onun yakınında “Yedi Kuday” yâni “Yedi İlâh”ın yurdu olan “Sürö Dağı”
vardır. “Yedi Kuday” tâbileri olan “Yayuçı” larla berâber bu dağda
yaşarlar. İnsanların cenneti olan “Ak (yani Beyaz) Ülke” de buradadır.
(Gökalp,1976:71).

Görüldüğü gibi eski Türkler, İlâhi güçleri gökte aramakta ve onların
göğün katlarında olduğuna inanmaktadır. Buna göre de yeri ve göğü
aydınlatan “Güneş Tanrırısı” yedinci katta, altıncı katta ise “Ay
Tanrısı” ya da “Ay Ata” oturmaktadır.

Eski Türkler gök kubbesini bir çadır gibi düşünmektedirler. Bahaeddin
Öğel, Türklerin iki alemlerinin olduğunu, bunlardan birinin kedi
aileleri ile birlikte geçirdikleri dünyaları olan çadırları, ikincisi
de büyük Tanrı âlemi. Bu ise, gök kubbenin altında ve üstünde
düzenlenmişti. “Türk devleti ise, yerle Gök kubbesi arasında, Dünyanın
yönlerine göre yerleştirilmiş ve kurulmuş, üçüncü bir varlık idi.”
Şamanist Türklerle, geri Türk toplumlarında “Gök kubbesi”, sert bir
kabuk gibi tasavvur edilmişti. Büyük devletler kurmuş ve imparatorluk
hayatı yaşamış Türklerde ise bu inanış, yalnızca sembolik olarak kabul
edilmiş ve “Cihân devleti” mefhumu da, bu ideal ile tamamlanmıştı.
Uygurca yazılmış olan Oğuz destanında Oğuz-Han şöyle diyordu: “Kün tuğ
bolgıl, kök kurıkan!” Yani: “Güneş, tuğumuz, bayrağımız olsun; gök de
çadırımız!” Türkler bunları söylerken, kendi dünya imparatorluğu
ideallerini de ifade ediyorlardı. Sembolik olarak güneşi Türk
devletinin bayrağı ve gök kubbesini de, bir Türk çadırı olarak
düşünüyorlardı.(Ögel,1971:141-142).

Yukarıda belirtilen “güneş tuğumuz, bayrağımız olsun; gök de çadırımız
olsun” ifadesi bugünkü Kırgız bayrağındaki güneşle, yine Kırgız
çadırındaki gök ve güneş benzerliğine tekrar dönmek üzere konumuza yine
çadırla devam etmek istiyoruz.

Türklerin hayatında en önemli rol oynayan şey “Çadır” idi. Bütün
hayatları burada geçer ve aile bağları da bu yurt ile sembolleşirdi.
Onlar çadıra girdikleri zaman, dünyaları da gökleri de hep kendi
çadırları olurdu. Babil metinlerinde bile, gök bir çoban çadırına
benzetilirken, Ortaasyalı nasıl olurdu da, bu muhteşem göğü, çadırına
ve yurduna benzetmezdi. İşte bizim bu konuda, hareket edeceğimiz en
önemli çıkış noktamız bu olacaktır.(Ögel, 1971:181).

Göğün bir çadıra nasıl benzetildiğini, ya da bir çadırın göğe nasıl
benzetildiğini görmek için, Kırgız Türklerinin “Boz Üy” olarak
adlandırdıkları keçeden yapılmış çadırlarını tanımak gerekir. Tarihte
göçebe bir medeniyete sahip olan Türk kavimlerinin bir çoğu milatla
beraber yerleşik medeniyete geçerken Kırgız Türklerinde göçebelik
geleneği günümüze kadar gelmiştir. Dolayısıyla göçebe medeniyetin
ayrılmaz parçası olan çadır kültürü Kırgızların sosyo-kültürel hayatına
damgasını vurmuştur. Gök kubbeye benzeyen “Boz Üy” adını verdikleri
çadırlarının en tepesinde güneş figürü bulunmaktadır. Aynı figür
bugünkü Kırgız bayrağı üzerinde de bulunmaktadır. Sosyal ve kültürel
hayatları üzerinde çok önemli bir yere sahip olan güneş figürlü, gök
kubbeye benzeyen çadırları Kırgız Türkleri sadece barınma yeri olarak
görmezler. Günümüzde, şehirlerde yerleşik hayat yaşayan Kırgız
Türkleri, bir yakını öldüğü zaman evlerinin önüne tepesinde güneş
figürü bulunan “Boz Üy” dedikleri büyük bir çadır kurarlar ve ölen
yakınlarının cenazesini üç gün boyunca o çadırda bekletirler.
Belirttiğimiz gibi bu çadırların tepesinde havalandırma amacıyla da
kullanılan güneş figürü bulunmaktadır. Görüldüğü gibi bu çadırların
sosyal hayatın yanında dinî inançlarda da yeri vardır. Ölen kişinin
yakınları bu çadırın etrafında ağıtlar söyleyerek acılarını dile
getirirler. Çinliler bu törene “Kubbeli otağ altındaki tabut” adını
verirler. Kırgız töresine göre, kubbeli otağ altına konan ölü için
akrabaları at, koyun ve sığır keserler. Bu töre eski Türk kavimlerinin
hepsinde vardır. Buna “Yuğ Töreni” de denmektedir.

Ziya Gökalp, eski bir Türk efsanesinde Yuğ töreni ile ilgili şu
bilgileri vermektedir: “Bilge Han’ın Yuğ’una Çin, Kırgız, Otuz Tatar,
Dokuz Tatar, Türkeş vesâir milletlerden yuğcular gelmişti. Bunlar dost
hakanlardan birini “Balbal=Mâtem bayramının reisi” intibah ederek “Yuğ
Merâsimi”nin icrâsını onun idâresine verirlerdi. Cenâzelerin defninde
de, bir takım merâsim icrâ ederlerdi: Tabut, cenâzenin içtimâî mevkiine
ve servetine göre altın, gümüş, mücevherât, vesâir kıymetli şeylerle
câriyeleri berâber gider, efendilerinin hizmetine eskisi gibi hazır
bulunurlardı. Cenâze nakledilirken birçok kahraman gençler de beraber
bulunurlardı. Ay görünür görünmez, cılasınlar muharebe manevrasına
başlarlar, Ay batıncaya kadar bu manevralara devam ederlerdi. Kunlar’da
mezar yükseltmek âdeti yoktu.” (Gökalp, 1976:115).

Bu törende Ay’ın doğuşu ve batışı ile ilgili önemli bir inancın hakim olduğunu görmekteyiz.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:45 pm

Kırgız ve Diğer Türk Kavimlerinde Ay ve Güneş Motifleri:


Bütün Türk kavimlerine ait efsanelerde gök cisimlerinden Ay, Güneş ve
Yıldızlarla ilgili çok sayıda motiflere rastlanmaktadır. Yakut
Türklerine göre Venüs veya Zühre yıldızı, “Çok güzel bir kız imiş ve
Ülker yıldızını severmiş. Bu iki sevgili, gökte ne zaman
karşılaşırlarsa, kalplerinden büyük aşk ve sevgi fırtınaları kopar, bu
suretle yer yüzü kar fırtınaları içinde kalırmış.” Yakutlar, kötü
havaların nedenini hep bu sebebe dayarlarmış. Bu inanışta bir gerçek
payı da yok değildir. Çünkü, Zühre ile Ülker’in yaklaşma zamanı, kuzey
bölgelerinde altıncı aya tesadüf ediyordu. Tabiî olarak bu altıncı ay,
Yakutların takvimine göre hesaplanmış bir çağdır. Bu ayda kuzey
bölgelerinde, büyük fırtınalar olurdu.

Kırgızlara göre ise, “Zühre yıldızı, Ay’ın kızı idi. Ülker de, Ayın oğludur.” (Ögel,1971:223).

Türk mitolojilerinin hemen hepsinde ay ve güneş arasında cinsiyet
belirlemesi yapılmış ve Ay’ı erkek, Güneş’i ise dişi olarak
göstermişlerdir. Ziya Gökalp, Yakut Türklerine ait bir efsaneden bu
konuyu şu şekilde nakletmektedir: “Yakutlar’a göre <Ulu Toyon>,
<Ay Toyon> un kızı <Güneş Hanım>a âşık olmuş, <Ulu
Toyon> Altaylılar’da <Ogon>, Oğuzlar’da <Gök Han>dır.
<Ay Toyon>, Altaylılar’da <Bay Ülgen>, Gök Türkler’de
<Gök Tanrı>, Hakaniyye Türklerin’de <Bayat>dır. <Ulu
Toyon>, babası <Seçen>e der ki: <Ay Toyon’un semâsına çık.
Bana onun kızı Güneş Hanım’ı iste! Ne kadar çok ağırlık isterse hiç
esirgeme, kabul et.>

<Seçen>, hemen semâya çıktı, <Ay Toyon>un otağına gitti.
<Oğlum kızınızı sevmiş. Onu oğluma verir misiniz?> <Ay
Toyon>, <Peki veririm fakat, iki nişan isterim. Biri dalga, göl
incisi; biri serap, çöl incisi.>(Gökalp,1976:111).

Yine Ziya Gökalp, Türk mitolojisine ait olan, “Ay” motifinin de içinde
bulunduğu “Öksüz Kız” efsanesini şu şekilde nakletmektedir: “Bir kış
günü, öksüz bir kız su almağa gidiyordu. Vücûdu yarı çıplaktı. Üryan
ayakları kardan şişmişti. Karnı açtı. Kulakları soğuktan donmuştu.
Gözleri yaşlı idi. Elinde demir bir bakraç vardı. Çeşmeye gidiyordu.
Birdenbire bir kasırga koptu. Ay, yukarıdaki köşkünden bu kıza
bakıyordu. Dedi ki <Mutlaka üvey anası bu kıza zulmediyor>. Kıza
acıdı. Kız o sırada bir çalının içinde yürüyordu. Ay, çalıya emretti.
<Kızı al, gel!> dedi. Derhal çalı, bir at oldu, bir yandan gök
alçaldı, bir yandan çalı yükseldi. Kız bakracı ile beraber göğe geldi.

Şimdi ayın halden hale geçmesi hep öksüz kızın geçirdiği serencâmlara
tâbidir. İlk gece Ay gümüş bir yay gibidir. Kız büyüdükçe Ay da büyür.
Fakat kız bazen otağa girer, halı dokumağa başlar. O zaman Ay
sevgilisini göremediğinden hasretle yüzü hilâl’e döner. Bazen kızın
keyfi coşarak bakracı ile berâber göle koşar. O zaman Ay’ın yüzü
bedirlenir.

Bundan başka gökte bir “Beyaz Ayı” vardır ki Öksüz Kız’ı sevdiği için
Ay’ı tutup boğmak ister. Fakat ona gücü yetmez. Yirmibeş gün Ay
galiptir. Yalnız üç gün Ayı galebe çalar. İşte bu zamandır ki Ay
görünmez.” (Gökalp,1976:113).

Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi isimli kitabında bu efsanenin manzum bir şekline yer vermektedir:

Annesiz bir kız varmış, sırıkla su taşırmış,

Üvey anne yüzünden, kız sabrını taşırmış.

Kadın alayla dermiş, kız biraz geç kalınca:

“Büyük adam olursun, ay gün seni alınca!”

Kız gece suya gitmiş, dua etmiş gönlünce,

Ay hemen yere inmiş, kızı yerde görünce,

Kız saklanmış korkuyla, bir fundanın dibine,

Almış kızı fundayla, Ay götürmüş evine. (Ögel,1971:176)

Her iki efsanede de “Ay ve Güneş” motiflerinin Türk mitolojisindeki
yerini görmek mümkündür. Kırgızların da içinde bulunduğu Türk tarihinin
destan ve masallar dönemine ait bu efsanelerde, yakın tarihe ait Kırgız
efsanelerindeki realizm özellikleri bulunmamaktadır. Ancak, Ziya
Gökalp’ten dinlediğimiz efsaneler, efsanelerin karakteristik özelliği
açısından daha orijinaldir.

Bahaeddin Ögel, Türk mitolojisinde “Güneş ve Ay” motifleri ile ilgili
çok çeşitli efsanelere değinmektedir. Türk mitolojisinde güneş,
önceleri daha büyük bir öneme sahipti. M.S.763’te Uygurlar “Mani”
mezhebini kabul edince, yavaş yavaş “Ay” da büyük bir önem kazanmağa
başlamıştır. Bununla beraber Büyük Hun Devleti zamanında, hem güneş ve
hem de aya, ayrı ayrı saygı gösterildikten sonra, kurbanlar kesildiğini
de biliyoruz. “Türklerde güneş d o ğ u n u n, ay da batının sembolü
idiler.” Tabiî olarak zaman zaman, bütün bu düşünce düzenleri
değişedurmuşlardı. Meslâ, Teleüt Türklerine ait bir efsanede, “Ay
kuzeyin ve güneş de, güneyin sembolü idiler.” Bu yönelme, göğün en üst
katında duran “Gök kartalı” nın duruşuna göre yapılmıştı. Söylendiğine
göre, “Bu kartalın sol kanadı ayı, sağ kanadı da güneşi örtüyordu.” Bu
duruma göre kartalın başının doğuya bakması gerekiyordu. Bu duruş da,
Türk mitolojisine uygun bir yönelme idi. Yine aynı efsaneye göre ay,
karanlıklar ve geceler diyarı olan kuzeyin; güneş de aydınlığın hüküm
sürdüğü ve gündüzler diyarı olan güneyin sembolü idiler.
(Ögel,1971:168).

Güneş ve Ay’la ilgili sayısız efsanelerin bulunduğu umumî Türk
mitolojisi tarihin bilinmeyen döneminden itibaren iki grupta
değerlendirilmektedir. Burada, Kırgızların da içinde bulunduğu Altay
Türklerine ait efsanelere öncelikle yer vermek istiyoruz.

Altay Türklerine göre, “Büyük Tanrı Ülgen, ay ile güneşe dokunan bir
dağda oturuyordu. (Bazı hikâyelere göre ise) Tanrı Ülgen, ay ile
güneşin daha da ötelerinde idi. Onun tahtı, çok uzaklardaki yıldızlar
üzerinde kurulmuştu. Esasen, ay ve güneşi yaratan da, yine Tanrı Ülgen
idi. (Altay Türklerine göre,) güneşin kırıntılarından meydana gelmiş ve
insanlara daima iyilik getiren, bir Tanrı da vardı. Bu Tanrının adı
“Suyla” idi. Bu Tanrı, insanları daima korur ve onların, gök altında
rahat ve huzur içinde yaşamalarını sağlardı.” (Ögel,1971:170).

Manzum olarak anlatılan bir başka efsanede ise Ay’ın değişik hayvanlar tarafından yenildiği anlatılmaktadır:

Ay her dolandıkça kurtlar ayılar yermiş,

Ay azıcık kaldıkça, kurt ayılar gidermiş.

Ay gider bir ay yatar, yarasını sararmış,

İyileştikçe çıkar, yine gökte parlarmış.

Ayı, kurtlar yakalar, iyice bir yolarmış,

Ay yine gidip yatar, yarası kan dolarmış.

Bu inanış, Ortaasya ve Sibirya’da çok yayılmıştır. Fakat her kavim, bu
ayın yeniş ve parçalanışını, kendi kutsal hayvanlarına yaptırıyordu.
(Ögel,1971:177).

Bahaeddin Ögel, Türk mitolojisini; Yakut Türklerine ait ve Altay
Türklerine ait olmak üzere iki grupta toplamaktadır. Bilindiği üzere
Türklerin Yakut ve Çuvaş kolu tarihin bilinmeyen zamanlarında
ayrılmıştır. Altay Türkleri ise bilinen tarih içinde Kıpçak-Kırgız,
Kazak, Özbek, Tatar, Türkmen v.s. adlarıyla değişik kollara
ayrılmıştır. Kırgızların da içinde bulunduğu Altay Türklerine ait
efsaneler bilinen tarihî dönemlere aittir.

Kırgızların dinî düşüncelerinde tabiat kültü de yer almıştır. Bu
düşüncelerden en eski ve tabiat kültüyle doğrudan bağlantılı olan
“Tenri” düşüncesidir. Kırgız, en zor günlerde her zaman tanrıya
seslenmiş ve “Tenir koldoy kör! Tenir calgay kör (Tanrı yardım et!
Tanrı bağışla!) şeklinde yakarmış ve “Tengir ursun! (Tanrı vursun!)”
şeklinde de beddua etmiştir. Gençleri takdis ederken veya bir kimseye
şükran ifade ederken: “Tengir calgarsın! (Tanrı bağışlasın)” demiştir.

“Manas” destanında “Töbösü açık kök ursun! Töşü tüktüü cer ursun!”
(Tepesi açık gök vursun! Göğsü kıllı yer vursun!) şeklinde bir beddua
bulunmaktadır.

Kırgızlar “Ay” ve “Yıldızları” gök yüzünün parçaları olarak görmekte,
bazı gizli inançlara göre de aya ve yıldızlara tapmaktadırlar.

Ç.Ç. Valihanov’a göre: “Kazaklar ateşe, aya, yıldızlara tapınırlardı”
(Valihanov, Sobr. Soç. V.Pyati Tomah, c.l:370). Dolayısıyla
Ç.Valihanov’un verdiği malumatlar Kırgızlar için de geçerlidir. Ona
göre; “Ay, belki tanrıdır. Kırgızlar, yeni ayı görünce selâmlarlar ve
ertesi gün selâmladıkları yerdeki otları toplayıp eve gidince ateşe
atarlar. Kırgızlara göre, ayda bir ihtiyar kadın vardır. Onlar aya uzun
zaman bakmazlar. Eğer bakarlarsa ayda bulunan bu ihtiyar kadının aya
bakanın kirpiklerini sayacağını ve böylece kirpikleri sayılanın
öleceğine inanırlar. Genelde ay hakkında saygılı bir ifade
kullanırlar.(Valihanov, a.g.e. s.479). Kırgızlar, uyurken başlarını
açık bırakmazlardı. Eğer öyle olursa, o zaman aydaki “ihtiyar kadın”
baştaki saçları sayabilir. Saçları sayılabilen kişinin de öleceğine
inanılırdı. F.Poyarkov’a göre “Her Kırgız ayı görünce bata yapardı (dua
ederdi). (Payarkov, 1900:32).

Kırgızlar, ayın, şifalı bir güce sahip olduğuna da inanırlardı.
Özellikle, nasırın yok edilmesi için mavi ya da lacivert kumaş parçası
alınır ayı görebilecek fakat ıssız bir yere konulurdu. Birkaç gün sonra
bu kumaşla nasır silinir ve güneş battığı zaman tarlaya atılırdı. Ne
zaman rengi solarsa nasırın yok olacağına inanılırdı. (Poleviye , ?:78).
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından PöÇü Bir Cuma Şub. 29, 2008 11:46 pm

Sonuç:


Görüldüğü gibi, Ay ve Güneş motiflerinin Türk mitolojisinin içinde
önemli bir yere sahip olduğuna dair yüzlerce efsane vardır. Türklerin,
Altay koluna mensup olan Kırgız Türklerinde Ay ve Güneş motifleri,
sosyal ve siyasi hayatın da simgesi haline gelmiştir. Yüzyıllardır
bozkırın ve dolayısıyla Türk kültürünün ayrılmaz parçası haline gelen
gök kubbeli çadır, Kırgız Türklerinde oba, ev mânasına gelen “Boz Üy”
adını almıştır. Boz Üy, gök kubbeli ve en tepesinde “tündük” adı
verilen güneş figürlü çadır, bozkır hayatının etkin olduğu Kırgızlarda
sosyal hayatın ayrılmaz parçasıdır. Hayatının büyük bir kısmını
dağlarda, bozkırlarda geçiren Kırgız insanının barınağı, evi, kıl
keçeden yapılan gök kubbeli çadırlardır. Eski Türklerde “Yurt” adı
verilen, günümüz Kırgızlarında ise ev manasına gelen “Oba” ya da “Boz
Üy” adı verilen bu çadırların en karakteristik özelliği, tepesinde
havalandırma amaçlı da kullanılan “Tündük” adı verilen güneş figürüdür.
Buradaki güneş figürü dar anlamda baba evi, geniş anlamda da evreni
temsil etmektedir. Bugün, şehirlerde yerleşik medeniyete geçen
Kırgızlar, cenazelerini, binalarının önüne kurdukları güneş figürlü,
gök kubbeli çadırlarının içinde üç gün boyunca bekletmekte ve yine
yanına kurdukları diğer çadırlarda, cenaze merasimi
gerçekleştirilmektedir.

Kırgızların sosyal hayatında bu denli yer alan gök kubbeli çadırlardaki
güneş figürü, aynı şekilde siyasî sembolü olan bayraklarının üzerinde
de yerini almıştır. Bayrağın üzerinde yer alan güneş figüründen
yansıyan kırk ışık da, Kırgızların kırk uruusunu (boyunu) temsil
etmektedir. Ayrıca güneşin kırmızı rengi cesareti ve Manas’ın bayrağını
sembolize etmektedir.

Yine yukarıda belirtildiği gibi, “Ay” motifi de Kırgız efsanelerinde
önemli bir yere sahiptir. Günümüzde, Kırgız mezarlarının üzerinde ve
bazı evlerin çatılarında hilâl şeklinde ay motifleri bulunmaktadır.
Buralarda kullanılan hilâl biçimindeki ay motiflerinin çoğunlukla
İslâmiyet’i temsil ettiği bilinmekle beraber, bu motiflerin bir
kısmının da eski Türk dinî şamanizmin tesiriyle mezar üstleri ve ev
çatılarında bulunduğuna inanılmaktadır.




KAYNAKLAR:


1-Erdem, Mustafa “Kırgız Türkleri” Asam yayınları, Ankara-2000

2-Barthold, W, “Kırgızdar” cilt.ll, Bişkek-1993

3-Baycigitov, Kalıbek “Kırgız Miftleri, Ulumıştarı Cana Legandaları, Frunze-1985

4-Gökalp, Ziya “Türk Medeniyeti Tarihi” Kültür Batanlığı Yayınları, 1976-Ankara

5-Ögel, Bahaeddin “Türk Mitolojisi” M.E.B. 1971-İstanbul

6-Valihanov, Ç.Ç. “Sabr Soç v Pyati Tomah”

7-Payarkov, F. “Kara Kırgızs Legandıkiye Skazki İverovaniye, 1900-Leningrad
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Mitolojisi

Mesaj tarafından sezeer Bir Ptsi Mart 03, 2008 2:19 pm

ilk sayfada olsaydı daha güzel olurdu böyle zor oluo
avatar
sezeer
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 1289
Yaş : 107
Nerden : Catland
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://www.narko.zforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

2 sayfadaki 2 sayfası Önceki  1, 2

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz