Kadın Sağlığı + Jinekoloji

2 sayfadaki 3 sayfası Önceki  1, 2, 3  Sonraki

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:09 am

Gebelikte risk faktörleri

Anne adayının yaşı

İdeal gebelik yaşı 18-35 yaş arasıdır. Bu yaş aralığı kadın fizyoloji
ve anatomisinin gebeliği tolere edebilmesi açısından en uygun yaşlar
olmakla beraber hem ülkemizde hem de dünya üzerinde bu yaş
aralıklarının altında veya üstünde yer alan çok sayıda gebelik vardır.
Hem çok erken yaşta yaşanan gebelikler, hem de ileri yaşlarda yaşanan
gebelikler bazı normal dışı durumların ortaya çıkma riskini artırırlar.

Anne adayının gebelik öncesi kilosu

Gebeliğe özellikle "aşırı yüksek" bir kiloyla başlamak gebelikte
çeşitli normal dışı durumların ortaya çıkmasına neden olabilir.
Öncelikle bu durumların sık görülmediğini ve dış görünüşe bakarak kilo
hakkında karar vermenin yanlış olacağı bilinmelidir.

Tıbben kilonun normal olup olmadığının değerlendirilmesi için vücut
kitle indeksi (VKİ) hesaplanır ve VKİ'si 20'den düşük olanlar "zayıf",
30'dan yüksek olanlar "şişman" olarak değerlendirilir.

Vücut kitle indeksinizi hesaplayarak gebelik öncesi ağırlığınızın normal olup olmadığını öğrenmek için tıklayın

Gebeliğe düşük VKİ değeri ile başlayan anne adaylarının normal
beslendikleri ve normal kilo aldıkları sürece gebeliklerinde ve
bebeklerinde normal dışı bir durumun ortaya çıkma riskinin arttığına
dair bir bulgu yoktur. Sorun, düşük kilolu olmanın beslenme bozukluğuna
bağlı olduğu ve beslenme bozukluğunun gebelikte de devam ettiği
durumlarda ortaya çıkabilir. Ancak aşağıdaki çalışma bunun da çok
olağan bir durum olmadığını göstermektedir:

İkinci Dünya savaşında Almanlar Hollanda'yı işgal ettiklerinde yöre
halkını 6 aylık bir sürede açlığa (günlük 450 kcal'dan oluşan tek öğün
yemek) mahkum etmişler ve bu dönemde gebe olan anne adaylarının
gebeliklerinin ne şekilde sonuçlandığını incelemişlerdir.

İnceleme sonuçları bu 6 aylık dönemde gebeliği devam eden anne
adaylarından doğan bebeklerin ortalama olarak 250 gram daha düşük
tartılı doğduklarını, ancak bebeklerde anomali riskinde artış
olmadığını, yeni doğan ölümlerinde artış olmadığını, doğan bebeklerin
yaşamlarını daha sonra normal olarak sürdürdüğünü göstermiştir. Bu
konuda yapılmış ve başka örneği olmayan bu çalışmadan elde edilen
bilgilere göre beslenme bozukluğunun bebek üzerinde ciddi bir sorun
yaratabilmesi için açlığın çok daha şiddetli olması gerektiği sonucuna
varılabilir. Bebek her durumda annesinin beslenme durumuna ve besin
depolarına bakmadan ihtiyacı olanı almaktadır. Ancak yine de bu konuda
daha fazla sayıda bilgi elde edilene kadar gebelikte beslenmenin önemi
unutulmamalı ve gebelikte ilgili konuda anlatılanlara uygun bir
beslenme alışkanlığı titiz bir şekilde sürdürülmelidir.

Anne adayının boyu

Eski tıp kitaplarında anne adayının boyunun 150 santimetreden düşük
olması kesin bir sezaryen nedeni olarak gösterilmektedir. Gerçekten de
boyu "kısa" olan anne adaylarında baş-pelvis uygunsuzluğu (annenin
"çatısının" bebeğin başının geçmesine izin vermemesi) nispeten daha sık
görülür. Ancak böyle katı bir kuralı benimsemek yerine her anne
adayında pelvisin doktor tarafından değerlendirilmesi ve anne adayının
taşımakta olduğu bebeğin doğum kanalından uygun bir şekilde geçip
geçemeyeceğinin belirlenmesi daha uygun bir yaklaşımdır.

Anne adayının daha önce geçirdiği jinekolojik operasyonlar

Daha önceden geçirilmiş tüm jinekolojik operasyonlar (sezaryen burada
jinekolojik operasyonlar arasında sayılmamaktadır) ne kadar iyi bir
teknik uygulanırsa uygulansın, mutlaka pelviste (pelvis: genital
organların bulunduğu anatomik bölge) yapışıklıkların oluşumuyla
sonuçlanır. Bu yapışıklıklar sıklıkla mesane ile uterus arasında,
uterus arka duvarıyla kalın barsak son kısmı arasında, yumurtalık ve
tüpler etrafında oluşur, daha yaygın oldukları durumlarda ince
barsakları da ilgilendirebilir.

Pelviste operasyonlara bağlı yapışıklıkların yaygınlık derecesi
arttıkça yeni yaşanacak bir gebelikte bazı sorunların oluşma riski
artar:




Pelvisteki yapışıklıklar yumurtalıktan salınan yumurta hücresinin
fallop tüpüne ulaşmasını engellediğinde gebe kalamama sorunu ortaya
çıkabilir.





Yine pelvisteki yapışıklıkların derecesiyle doğru orantılı olarak yeni
oluşan gebeliğin dış gebelik olma riski hafifçe artar: Özellikle tüpler
etrafında oluşan yapışıklıklar tüp etrafında yarattıkları bası
nedeniyle kanal geçişini tıkadıklarında döllenmiş yumurta hücresinin
uterus iç tabakasına ulaşmasına engel olabilirler. Böyle bir durumda
implantasyon ("yerleşme") tüplerden birinin içinde ortaya çıkar ve dış
gebelik başlar.





Pelvisteki yapışıklar yaygın olduklarında, doğumun sezaryenle
gerçekleşmesinin gerekli olduğu durumlarda sezaryan teknik olarak daha
zor seyreder ve operasyon esnasında başta mesane olmak üzere uterusun
komşu organlarında zedelenmeler oluşabilir.



Sevindirici olanı, günümüzde uygulanan cerrahi yöntemlerde operatörün
aldığı önlemlerle ve kullanılan nitelikli dikiş materyaliyle
jinekolojik operasyonlara bağlı yapışıklıkların genellikle yaygın
olmamasıdır. Özellikle son 10 yılda yaygınlaşan laparoskopik cerrahi,
bu tür yapışıklıkların daha da az olmasını sağlar.

Doğurganlık çağındaki kadınlara en sık uygulanan cerrahi girişimler
yumurtalık kisti operasyonları, myomektomi (myom çıkarılma)
operasyonları, konizasyon ("rahim ağzındaki kanser öncüsü lezyonların
tedavisinde hastalıklı bölgenin cerrahi olarak çıkarılması işlemi) ve
dış gebelik operasyonlarıdır. Yine servikal erozyonlarda ("rahim ağzı
yaraları) koter (yakma) ve kriyoterapi (dondurma) sıklıkla uygulanan
ufak cerrahi girişimlerdir. Bazı durumlarda da ameliyatla "tüplerini
bağlatmış" olan kadın yeni bir ameliyatla tüplerinin "tekrar
açılmasını" isteyebilir.




Myomektomi esnasında uygulanan tekniğe göre myomektomi sonrası oluşan
gebelikte doğumun sezaryanla gerçekleştirilmesi daha uygun olabilir.





Konizasyon ender durumlarda serviks (rahim ağzı) yetmezliği nedeni olabilir.





"Rahim ağzı yarasına" uygulanan koter ve kriyoterapinin yeni yaşanacak
bir gebelik üzerinde olumsuz bir etki yaratması beklenmez.





Tüplerin "tekrar açılması" için yapılan operasyonlar başarısızlıkla
sonuçlanabilir ve bu tür operasyonlar sonrasında oluşan gebeliklerin
dış gebelik şeklinde olma riski belirgin olarak artar.



Anne adayının daha önce geçirdiği ya da şu anda varolan jinekolojik hastalıklar ve gebeliği sağlayıcı tedavi uygulamaları

Doğurganlık çağındaki kadınlarda vajinit, pelvik enfeksiyonlar ve idrar
yolu enfeksiyonlarına oldukça sık rastlanır. Yine servikal erozyon
("rahim ağzı yarası"), hormonal dengesizlikler, adet düzensizlikleri bu
yaş kadınların sık yaşadığı jinekolojik sorunlardandır.

Geçirilmiş ve tedavi edilmiş vajinitler ve/veya idrar yolu
enfeksiyonları gebelik üzerinde olumsuz bir etki göstermezken,
gebelikte devam eden aktif bir vajinit veya idrar yolu enfeksiyonu
çeşitli sorunlara neden olabilir.

Geçirilmiş bir pelvik enfeksiyon tüplerin tıkanmasına neden olmuşsa
gebe kalamama nedeni olabileceği gibi dış gebelik riskinde artışa da
neden olabilir.

Servikal erozyon ("rahim ağzı yarası") nedeniyle uygulanan koter
(yakma) ve kriyoterapi (dondurma) uygulamalarının gebelik üzerinde
olumsuz bir etki yaratması beklenen bir durum değildir.

Hormonal dengesizlikler gebe kalamama sorununa yol açabilirler ve
bunlar arasından polikistik over ek olarak tekrarlayan düşüklere neden
olabilir.

Yine myomlar, over kistleri, endometriozis gibi hastalıklar da bu yaşlarda sık görülen hastalıklar arasında yer alırlar:

Myomlar sayıları ve büyüklüklerine göre gebelikte çeşitli sorunlara neden olabilirler.

Over (yumurtalık) kistleri özellikle büyük olduklarında gebelikte
torsiyon ("boğulma") gibi sorunlara neden olabilirler ve gebelik
esnasında operasyon gerektirebilirler.

Genital sistem gelişim kusurları tedavi edilmediklerinde düşük ve erken doğum riskinde artışa neden olabilirler.

Aktif bir endometriozis (endometriozis rahim iç tabakasının pelvisin
çeşitli yerlerinde bulunması durumudur ve bu bölgelerde ciddi
yapışıklıklara neden olur) gebe kalamama nedeni olabilir.

Anne adayına gebe kalamama nedeniyle uygulanan tedavilerin hemen tümü
(ovulasyon induksiyonu ("yumurtlamayı sağlayıcı ilaç verilmesi") ve
yardımcı üreme teknikleri (tüp bebek, mikroenjeksiyon gibi)) oluşan
gebeliğin çoğul gebelik olma ihtimalini belirgin olarak artırır.

Anne adayının daha önceden geçirdiği operasyonlar ve geçirdiği ya da şu
anda varolan hastalıklar ve bu nedenle kullanılan ilaçlar

Anne adayının daha önceden genel anestezi altında geçirdiği
operasyonlarda genel anesteziye bağlı oluşmuş sorunların, doğumun genel
anestezi altında uygulanacak bir sezaryenle gerçekleşmesi durumunda
tekrarlama riski vardır. Bu nedenle anne adaylarının daha önceden
yaşanmış olan "genel anestezi sorunlarını" doktorlarına iletmeleri
önemlidir.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:10 am

Daha önceden geçirilmiş apandisit operasyonu:

Perforasyon (delinme) aşamasına gelmeden opere edilen bir apandisitin,
gebeliğin seyrini değiştirmesi beklenmez. Ancak "komplike" bir
apandisit operasyonu sonrasında pelviste yaygın yapışıklıklar oluşmuş
olabilir ve bu da yukarıda anlatılan yapışıklığa bağlı sorunların
ortaya çıkma riskini artırır.

Daha önceden "selim nedenlerle" geçirilmiş jinekolojik olmayan
operasyonların gebeliğin seyrini değiştirmeleri beklenmez. Bu
operasyonlara örnekler KBB (Kulak-burun-boğaz) operasyonları, "basit"
mide operasyonları, kolesistektomi (safra kesesinin alınması) gibi
operasyonlarıdır. Ancak "ciddi nedenlere bağlı" geçirilmiş operasyonlar
(kalp, beyin hastalıkları gibi) operasyon sonrası iyileşme durumunun
derecesine göre gebeliğin seyrini etkileyebilir.

Anne adayının daha önceden geçirdiği ya da şu anda varolan kronik
sistemik hastalıkların hemen tümü gebeliğin seyrini değiştirebilir.
Ancak bunlar arasında özellikle üzerinde durulması gerekenler kalp
hastalıkları, kronik böbrek hastalıkları, kronik karaciğer
hastalıkları, sistemik lupus gibi bağ dokusu hastalıkları, nörolojik
hastalıklar (epilepsi), anemi (kansızlık), kanama-pıhtılaşma
bozuklukları, astım ve diğer kronik akciğer hastalıkları, ciddi
hormonal dengesizliklerle seyreden hastalıklar (böbreküstü ve tiroid
bezi hastalıkları, diabet gibi), kanser gibi hastalıklardır.

Daha önceden geçirilmiş hastalıklar yanında, daha önceden geçirilmemiş
hastalıklar da gebelikte önem kazanabilir: bunlar geçirilidiklerinde
vücutta bağışıklık bırakan enfeksiyon hastalıklarıdır ve bazı
enfeksiyonlara bağışık olmayan kişiler gebelikte bu enfeksiyonu
geçirildiklerinde çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. En önemli ve
gebelikte ender de olsa görülebilen ve gebeliğin seyrini olumsuz
etkileyebilecek iki enfeksiyon hastalığı rubella (kızamıkçık) ve
toksoplazmadır.

Rubella (kızamıkçık), aşısı olan bir enfeksiyon hastalığıdır ve bu
hastalığa karşı doğal ya da aşıyla oluşturulmuş bağışıklığı olmayan
anne adaylarının gebelik öncesi dönemde aşılanmaları önemlidir.

Anne adayının kronik bir hastalığı nedeniyle kullanmakta olduğu ilaçlar
(astım, epilepsi, kalp hastalığı gibi) arasından teratojen özelliği
olanları gebeliğe başlar başlamaz bir başkasıyla değiştirilmeli ya da
değiştirilmeyen ilaçların dozları gebelik fizyolojisine uygun olarak
yeniden ayarlanmalıdır.

Anne adayının fiziksel durumu (beslenme, egzersiz, uyku düzeni):

Anne adayının fiziksel durumu gebelikte normal dışı durumların ortaya
çıkma riskini direkt olarak etkilemez. Ancak düzenli egzersiz yapan,
düzenli uyuyan, düzenli beslenen, "fit" yani "formda" olan) anne
adaylarının gebelikte rastlanması muhtemel sorunları daha az
yaşadıkları, doktorlarına gebelik seyrince daha az yakındıkları da
bizim dikkatimizi çekmektedir. Aksine "düzensiz" bir hayat yaşayan anne
adaylarında gebeliğe bağlı yakınmalar daha şiddetli yaşanmaktadır.

Anne adayının genel ruhsal durumu ve gebelik konusundaki duygu ve düşünceleri

Anne adayının gebeliğe hazır olmasının önemi büyüktür. Gebeliğin
istekli bir şekilde sürdürülmesi bilimsel olarak kanıtlanmış olmasa da
gebeliğin seyrini olumlu olarak etkiler. Kaliteli bir gebelik dönemi
yaşamak için anne adayının tüm sorunlardan uzak olarak gebeliğine
odaklanmış olması gerekir. Bu da kaliteli bir doğum ve keyifli bir
annelik dönemi ve "iyi yetiştirilmiş bir çocuk" anlamına gelir.

Günümüzde anne adayları tv, radyo, basılı yayın ve internet sayesinde
adeta bir bilgi bombardımanına uğramaktadırlar. Nedense ülkemizde halen
gebelik ve doğumla ilgili hazırlanan program ve yazılarda olayın daha
çok olumsuz yönleri üzerinde durulmakta, bu da anne adayını ruhsal
olarak olumsuz yönde etkilemektedir.

Yine anne adayının çevresinde yer alan arkadaş ve yakınları benzer bir
şekilde olumsuz "öyküler" anlatmakta ve bu da anne adayını olumsuz
olarak "şartlandırmaktadır". Özellikle ülkemizde anne adayları adeta
bilinçli bir şekilde korkutulmaktadır. "Şartlandırmalar" insanın
davranışını yönlendiren en önemli etkenlerdir ve olumlu şartlanmış bir
anne adayının olumlu sonuçlarla karşılaşma olasılığı bilimsel olarak
kanıtlanmış olmasa da kanımca yüksektir.

Daha önce yaşanmış gebeliklere ait özellikler

Önceden tümüyle sorunsuz seyretmiş bir gebelik, normal vajinal doğum ve
loğusalık ve yeni doğan dönemi öyküsü, yaşanacak gebelikte ve
sonrasında anne ve bebeğinde normal dışı bir durum ortaya çıkma
olasılığını azaltır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, önceden yaşanmış olan gebelikle
yaşanacak olan gebelik arasındaki dönemde yukarıda bahsedilen risk
faktörlerinden birisinin devreye girmemiş olmasıdır. Örnek olarak ilk
gebeliğini 35 yaşından önce tamamlamış bir anne adayı yeni gebeliğini
planladığında yaşı 35 ve üzerindeyse önceki gebelik tümüyle seyretmiş
olsa da "ileri anne yaşı" bir risk faktörü olarak yeni gebelikte
devreye girer.
İstatistikler tümüyle normal seyreden bir gebelik ve normal vajinal
doğum döneminden sonra üçüncü de dahil olmak üzere (arada başka bir
risk faktörü devreye girmezse) bir gebelikten diğerine riskin
azaldığını göstermektedir. Üçüncü doğumdan beşinci doğuma kadar
nispeten sabit seyreden risk oranı beşinci gebelikle birlikte artmaya
başlar.

Grandmultipar anne adayı:

Tıp literatüründe "grand multiparite" adı verilen ve 5. kez doğum
yapacak anne adayı anlamına gelen bu kelime, tek başına aşağıdaki risk
faktörlerini çağrıştırır:

gebelikte anemi (kansızlık) riskinde artış

gebelikte hipertansiyon ve preeklampsi riskinde artış

gebelikte diabet riskinde artış

önde gelen plasenta (plasenta prevya) riskinde artış

bebeğin miadında iken baş gelişi dışında bir pozisyonda durma (makat ya
da yan duruş) ya da miadındayken normal doğuma engel olacak bir
pozisyonda ("yüksekte düz duruş" gibi) durma riskinde artış

doğum eyleminin yavaş seyretmesi riskinde artış


doğum sonrası uterus kasılmasının az olmasına bağlı kanama riskinde artış


yukarıdaki nedenlere bağlı olarak müdahaleli doğum (vakum veya forseps, sezaryan ile doğum) riskinde artış

iri (4500 gramdan daha ağır) bebek doğurma riskinde artış

Daha önceden yaşanmış kürtajlar:

Yasal tahliye sınırları içinde yeralan kürtajlarda uygun teknik
kullanıldığında bu kürtaj(lar)ın sürdürülmek istenen bir gebelik
üzerinde olumsuz bir etki yaratma olasılığı kürtaj sayısıyla doğrudan
ilgilidir. Bu konuda gerçekçi istatistikler olmamasına karşın özellikle
bu tür 5 kürtaj yaşamış anne adayının sonraki gebeliklerinde gebe
kalamama, düşük yapma, önde gelen plasenta (plasenta prevya) yaşama
riski artar.

Yasal tahliye sınırları dışında yeralan (10 haftadan büyük) ve/veya
amatörce yapılan kürtajlar sonrasında ise sayıdan bağımsız bir şekilde
sorunlu seyreden ya da sorunsuzmuş izlenimi veren bir kürtaj sonrasında
bile yukarıdaki istenmeyen durumlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle iyi
bir aile planlaması yöntemi uygulanması ve kürtaj olunacaksa bunun için
için erken başvurulması son derece önemlidir.

Daha önceden yaşanmış ve erken dönemde sorunlarla karşılaşılmış gebelikler:

Daha önce düşük, dış gebelik ve mol gebeliği gibi gebeliğin erken
dönemlerinde görülen normal dışı durumlardan birini yaşamış anne
adaylarında sonraki gebeliklerde aynı durumun yaşanma olasılığı artar.

Daha önceden yaşanmış "sorunlu" gebelik, doğum ve doğum sonrası:

Daha önce erken doğum tehdidi ve erken doğum, erken membran rüptürü
(suların erken gelmesi), miad geçmesi, preeklampsi-eklampsi-HELLP gibi
gebelikte hipertansiyon ile bağlantılı sorunlar, derin ven trombozu ve
pulmoner emboli (gebelikte toplardamar tıkanıklıklarından kaynaklanan
sorunlar), plasentanın erken ayrılması (ablasyo) ya da önde gelen
plasenta (plasenta prevya) gibi plasenta ile ilgili sorunlar,
gestasyonel (gebeliğe bağlı) diabet, intrauterin gelişme geriliği ya da
iri bebek (miadında 4500 gramdan daha kilolu bebek) sorunu yaşamış
olan, miadında makat ya da yan duran bebek sorunuyla karşılaşmış olan
anne adaylarında aynı durumun yeni bir gebelikte yeniden yaşanma
olasılığı artar. Bu durumlardan bir veya birkaçını yaşamış anne
adayında yeni gebelikte yaşanmış bu duruma ait belirtilerin tekrarlayıp
tekrarlamadığının araştırılması için daha sık araklılarla doktor
kontrolü gerekir.

Doğum eylemi esnasında uzamış ya da anormal kısa süren eylem, vakum
forseps uygulama gerekliliği, doğum sonrası uterus kasılma bozukluğuna
bağlı anormal kanama, doğum sonrası depresyon gibi doğum ve lohusalık
sorunları yaşamış olan anne adaylarında bu sorunun yeni bir gebelikte
yeniden yaşanma olasılığı artar.

Anomalili bebek öyküsü:

Daha önceden bedensel özürlü (nöral tüp defekti gibi), kromozomal
anomalili (Down sendromu gibi), kalıtsal nitelikli metabolizma
hastalığı olan (kistik fibroz, fenilketonüri gibi) bir bebek doğurmuş
bir anne adayında bu durumun yeni bir gebelikte yeniden yaşanma
olasılığı artar. Yukarıda kısıtlı olarak verilen örneklere bağımlı
kalınmamalı ve kendisinin ya da yakın akrabalarından birinde doğumsal
olduğu bilinen bir hastalığı olan çiftlerin gebeliklerini
planladıklarında ya da gebeliklerinin erken dönemlerinde bu konuda
ayrıntılı bilgi almak için doktora ve doktorun gerekli gördüğü
durumlarda genetik danışma almak için bir merkeze başvurmaları uygundur.

Daha önceden yaşanmış bir ölü doğum ya da yeni doğan ölümü öyküsü:

Nedeni bilinse de bilinmese de ölü doğum ya da yeni doğan ölüm öyküsü
daha sonraki gebeliklerin yakından takip edilmesini ve bazı durumlarda
ileri inceleme yapılmasını gerektiren bir risk faktörüdür.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:10 am

Sezaryan sayısı:

Sezaryen çocuk sayısını kısıtlayan bir doğum şeklidir. Geçirilmiş bir
sezaryen çoğu durumda daha sonraki doğumların da sezaryenle
gerçekleştirilmesini gerektirir.




Geçirilmiş sezaryen sayısı arttıkça sonraki gebeliklerde önde gelen plasenta (plasenta prevya) riski artar.





Geçirilmiş sezaryen sayısı arttıkça yeni bir operasyon esnasında sorun
oluşma riski artar (uterusun daha kolay yırtılması, yapışıklıklar
nedeniyle sezaryende bebeğe ulaşılırken komşu organların zedelenme
riski).

Geçirilmiş sezaryen sayısı arttıkça uterusun gebeliğin seyri esnasında
rüptür (dikiş yerlerinin açılması) ve buna bağlı ciddi sorunların
oluşma riski artar.


Geçirilmiş sezaryen sayısı arttıkça yeni bir gebelikte oluşan
plasentanın eski dikiş yerinin içine gömülüp bu bölgede gelişimini
sürdürme riski artar. Ender görülen bu durum sezaryen esnasında hayatı
tehdit eden kanamaların nedeni olabilir.

Bu riskler ikinci sezaryene kadar oldukça kabul edilebilir
sınırlardayken ve nispeten ender görülürken, özellikle 3 sezaryen
sonrasında yaşanan dördüncü gebelikte oldukça belirginleşir
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:11 am

Gebelikte sarılık Hepatit- B



Hepatit-B taşıyıcısı olduğunuzu bilmediğiniz, bunun bebeğinize zarar
vermeyeceğinden emin olmak için ilk adımdır. Bazı taşıyıcılardan
(belirli bazı antjenleri olanlar) doğan bebeklerde enfeksiyon riski
yüksektir, doğumdan sonra 12 saat içinde Hepatit-B aşısı ve
immünglobülin yapılması hemen her zaman enfeksiyonu önler. Taşıyıcı
olduğunuzu doktora söyleyin, bulaştırıcı olup olmadığınızı saptamak
için test yapılır ve gerekirse bebek de tedavi edilir.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:11 am

Gebelikte seyahat

Hamilelik sırasında bir mola vermek harika bir fikir,bulunduğunuz
yerden uzakta geçireceğiniz birkaç gün sizi çok rahatlatacaktır. Tek
yapmanız gereken bu seyahate çıkmadan önce doktorunuz ile görüşüp
güvenliğiniz için neler yapmanız gerektiğini öğrenmek. Seyahate karar
verdiğinizde bulunduğunuz yere en yakın hastanenin nerede olduğunu
öğrenin. Ayrıca tıbbi dosyanızın bir fotokopisini yanınızda bulundurmak
iyi bir fikirdir.

Uzun turlar ve farklı bölgeler (çok sıcak veya soğuk) sizi yorabilir.
Hamileliğin zaten fiziksel aktivitenizi azaltacağını düşünerek, sizi
daha az yoracak daha dinlendirici yerler seçin. Bazı hekimler
hamileliğin erken dönemlerinde düşük tehlikesi olabileceğinden, ve
hamileliğin son haftalarında doğum yaklaştığından seyahati
önermeyebilirler.

Araba veya uçak seyahati

Araba seyahatlerinizde sık mola vererek, tren seyahatlerinizde
oturduğunuz yerden sık kalkıp kısa bir yürüyüş yaparak kan
dolaşımınızın düzenlenmesine yardımcı olmalısınız. Yolculuklarınızda
sık tuvalet ihtiyacınızı hatırlayarak tuvalete yakın yerleri tercih
edin. Bu yolculuklarda emniyet kemerinizi takmayı unutmayın. Bu
sarsıntılarda bebeğinize gelebilecek zararları önleyecektir.

Uçak ile seyahat

Eğer uçak yolculuğu yapacaksanız, uçak şirketinin hamile yolcular için
olan tüm uygulamalarını öğrenin. Hamileliğinizin 28-36 haftalarında bu
yolculuk için doktorunuzdan bir sakınca olmadığına dair belge almanız
gerekecektir. 36. haftadan sonra ise muhtemelen uçuşunuza izin
verilmeyecektir. Hamile kadınlar için basınçsız kabinleri olan küçük
uçaklarla uçmak uygun değildir. Çünkü basınç değişiklikleri su
keselerinin erken patlamasına neden olabilir. Uçak yolculuklarında bol
sıvı alın. Uçarken vücudunuz daha kolay su kaybedip dehidrate olabilir.

Tropik bölgelere seyahat

Genelde malarya (sıtma) açısından risk taşıyan tropik bölgelere
gidilmesine izin verilmez. Bu hem anne hem çocuk için riskli olur.
Annenin ölü doğum yapma riski artar. Ayrıca hamilelikte sıtma ilaçları
zararlıdır.

Aşılama

Hamilelere özellikle canlı virüs aşıları önerilmez. Ağızdan alınan ölü
polyo (çocuk felci) aşısı uygulanabilir. Doktorunuz ile aşılamanın tüm
ayrıntılarını konuşmalısınız
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından NarkoZ Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:11 am

abi kör etcen beni büyüteçle bilgisayar mı okuyayım Very Happy bundan sonrakileri biraz büyük yaz sefa zahmet olmazsa valla =)


edit: aa düzelmiş.. ilk baştakiler küçüktü neyse boşver hiç zamanını harcama büyütmek için =) diğerlere yoğunlaş bi çıkamadım şu evden bu arada.. gelince ben de birşeyler yaparım eline sağlık..


En son NarkoZ tarafından C.tesi Mart 01, 2008 12:12 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi

_________________


avatar
NarkoZ
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 320
Nerden : υηкησωη
Kayıt tarihi : 28/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:12 am

Gebelikte Sito****lovirus CMV enfeksiyonları


Sito****lovirüs (Cyto****lovirus, CMV) herpes ailesinden bir virüstür.
Bu aileye dahil olan diğer virüsler uçuğa neden olan herpes simplleks
virüsü ile su çiçeğine neden olan virüstür.

Tüm coğrafi bölgelerde bulunan bu virüsün neden olduğu enfeksiyon en
sık karşılaşılan enfeksiyonlardan birisidir. Amerika Birleşik
Devletlerinden her 100 kişiden 50 ile 85'inin 40 yaşına gelinceye kadar
bu virüsle temas edip enfekte olduğu tahmin edilmektedir.

CMV aynı zamanda anneden karnındaki bebeğe bulaşan enfeksiyonlar
arasında da en sık karşılaşılanlardan birisidir. Amerika Birleşik
Devletlerinde doğan her 100 bebekten 1'inde CMV enfeksiyonu görüldüğü
ve CMV'nin en sık karşılaşılan konjenital enfeksiyon olduğu kabul
edilmektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde ve düşük sosyoekonomik düzeye sahip toplumlarda daha sık görülür.

CMV enfeksiyonları primer (ilk kez geçirilen) ya da rekürren (tekrarlayan) enfeksiyonlar şeklinde görülebilir.

Kişi enfeksiyona yakalanıp akut dönemi atlattıktan sonra tüm herpes
grubunda olduğu gibi virüs vücutta herhangi bir bölgede yerleşir ve
yıllarca sessiz kalır. Buna karşılık hastalığın tekrarlaması son derece
nadirdir ve genellikle ilaç kullanımı ya da sistemik hastalık nedeni
ile (AIDS gibi) bağışıklık sisteminin ileri derecede baskılandığı
durumlarda yeniden aktive olur. İnsanların büyük kısmında sorun
yaratmadığı için CMV enfeksiyonları önemli hastalıklar grubuna dahil
edilmez.

Öte yandan hastalığın ciddi etkiler ortaya koyabileceği bazı risk grupları vardır. Bunlar:

Annesinde aktif enfeksiyon olan doğmamış bebekler
Çocukların yoğun olarak bulunduğu kreş, okul gibi yerlerde çalışan kadınlar
Organ nakil hastaları ya da AIDS hastaları gibi bağışıklık sisteminin ileri derecede baskılandığı kişiler
Bulaşma yolları
CMV enfeksiyonları çocuklar da dahil olmak üzere her yaştan kişiyi
etkileyebilir. Genelde çocuklardan yetişkinlere bulaşan bu virüs idrar,
tükrük, gözyaşı, semen ve süt gibi vücut sıvılarında da bulunduğundan
direkt temas yolu ile yayılır. Semende ve vajinal sıvılarda da
bulunduğundan cinsel ilişki ile de bulaşması olasıdır. Çok nadiren kan
nakli sırasında da bulaşma gerçekleşebilir. Önemli bulaşma yollarından
biri de hamile bir kadından karnındaki bebeğe bulaşmasıdır.

Enfeksiyon geçirildikten sonra bağışıklık cevabı oluşur ancak bu cevap
tam bir cevap değildir ve suçiçeği, kabakulak gibi diğer pek virüs
enfeksiyonundan farklı olarak birkez enfeksiyonu geçirmek yeniden
geçirilmeyeceği garantisini vermez. Ancak burada farklı olarak aynı
virüsle yeniden karşılaşıldığında yeni bir enfeksiyon olmaz. Kişide var
olan ve sessiz (latent) bekleyen enfeksiyon aktif hale gelebilir.

Bulaşmada temel yol vücut sıvıları ile direkt temastır. Bu temas ile
alınan virus ağız ya da burun mukozasına girer ise hastalık bulaşır. Bu
nedenle enfekte olduğundan şüphe edilen kişilerin vücut sıvıları ile
temas ettikten sonra elleri yıkamak bulaşmayı büyük ölçüde önler.
Örneğin bir çocuğun alt bezini değiştirdikten sonra elleri iyice
yıkamak çok etkili bir korunma yöntemidir.

Belirtileri
CMV enfeksiyonları genelde herhangi özgün bir belirti vermeden
geçirilir. Çoğu zaman kişi herhangi bir enfeksiyon geçirdiğini anlamaz.
En sık karşılaşılan yakınmalar üst solunum yolu enfeksiyonlarına
benzer. Boğaz ağrısı, hafif ateş, yaygın kas ve eklem ağrısı ile
halsizliktir. AIDS gibi bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde ise
görme bozukluğu gibi ciddi etkiler ortaya çıkabilir.

Tanı
CMV tanısı kanda yapılan serolojik testler ile konur. Kanda CMV'ye
karşı oluşmuş antikorların varlığı aranır. Akut aktif enfeksiyonu
düşündüren antikorların varlığında ise seri incelemeler yapılarak artış
olup olmadığı incelenir. Kanda immmunglobulin G (IgG) varlığı ise daha
önceden virüs ile karşılaşıldığı ve bağışıklık oluştuğu anlamına gelir.
Ancak bu değerlerdeki 4 katlık artış da enfeksiyon tanısı koydurur.

Gebelikte primer CMV enfeksiyonu
Anne adayında primer CMV enfeksiyonunun görülme olasılığı %0.4-0.7
arasındadır. Anneden bebeğe geçiş ise değişik çalışmalarda %24-75
arasında olup ortalama %40 olarak kabul edilmektedir. Hamilelik
sırasında enfekte olan fetuslarda konjenital CMV enfeksiyonu
varlığından söz edilir.

Enfekte olan %40 bebeğin sadece %10'unda konjenital CMV enfeksiyonuna
bağlı belirtiler ortaya çıkar. Bir başka deyişle hamilelikleri
sırasında primer CMV enfeksiyonu geçiren her 100 anne adayından sadece
4'ünün bebeğinde problem görülürken 36'sında doğum anında sorun
yaşanmaz. .

Etkilenmiş yenidoğanda genel bir enfeksiyon vardır. En sık etkilenen
organlar beyin, gözler, karaciğer, dalak, kan ve deridir. Beyinde
kalsifikasyonlar, kafanın normalden küçük olması (mikrosefali),
karaciğer ve dalakta büyüme sık karşılaşılan bulgulardır. Bu bebekler
destekleyici tedavilerle yaşamlarını sürdürürler ancak %80-90'ında
yaşamlarının ilk yılları içinde uzun dönem etkiler ortaya çıkar.

Uzun dönem etkileri arasında ise işitme kaybı, zeka geriliği, gelişme geriliği ve görme bozuklukları sayılabilir.

Doğum sırasında bulguların görülmediği %90 bebeğin (yukarıdaki
örnekteki 36 bebek) ise %10-15'inde uzun dönem etkiler ortaya çıkabilir.

Gebelikte tekrarlayan enfeksiyon
Gebelikte tekrarlayan CMV enfeksiyonu görülme olasılığı primer
enfeksiyon görülme olasılığından çok daha fazladır ve %1-14 arasında
karşılaşılır. Buna karşılık rekürren enfeksiyonların bebekte konjenital
enfeksiyona yol açma riski çok daha düşük olup %0.2-2 arasında
değişmektedir. Buna paralel olarak konjenital CMV enfeksiyonu olan
bebeklerin de sedece %1'inde bulgular ortaya çıkar. Ancak primer
enfeksiyonda da söz konusu olan %10-15'lik uzun dönem etki riski
tekrarlayan enfeksiyonlarda da mevcuttur.

Anne adayından bebeğe CMV bulaşma riski konusunda gebelik yaşının
herhangi bir belirleyici değeri yoktur. Ancak 20. haftadan önce olan
bulaşmalarda problem ortaya çıkma riski daha yüksektir.

Hamilelikte CMV'nin tedavisi var mıdır?
Ne yazık ki pekçok viral enfeksiyonda olduğu gibi hamilelik sırasında
ya da diğer zamanlarda ortaya çıkan CMV enfeksiyonlarında da etkili bir
tedavi seçeneği yoktur. Bazı antiviral ajanlar denenmekle birlikte bu
ajanların etkinliği halen tartışmalıdır.

Korunma yolları
Tüm enfeksiyonlarda olduğu gibi CMV enfeksiyonlarından korunmanın da en
etkili yolu uygun kişisel hijyendir. Bebeğin alt bezinin değiştirilmesi
gibi herhangi bir vücut sıvısı ile temas edildiğinde eller mutlaka
sabun ile yıkanmadan önce ağıza götürülmemelidir. Bu en etkili korunma
yöntemidir.

Özetlemek gerekirse CMV enfeksiyonları çok sık karşılaşılan
enfeksiyonlar olmakla birlikte hamilelikte son derece nadir
görüldüklerinden ciddi bir risk yaratmazlar. Bununla birlikte virüsle
ilk kez hamilelikleri sırasında karşılaşan kadınların bebeklerinde
düşük de olsa potansiyel risk mevcuttur. Daha önceden enfeksiyonu
geçirmiş olan kadınlarda ise enfeksiyonun yeniden aktive olması
durumunda bu risk ihmal edilecek kadar azalmaktadır. .

Gebelikten önce ya da gebelik sırasında anne adayında yapılacak olan
CMV'ye yönelik antikor taramasının gerekli olup olmadığı tartışmalıdır.
Ancak kişisel görüşüm bu testin yapılması yönündedir. Test yapılıp anne
adayının daha önceden bu enfeksiyonu geçirdiği saptandığında, hamilelik
sırasında yeniden enfeksiyon ortaya çıkması durumunda bunun tekrarlayan
enfeksiyon olduğu anlaşılacağından bebeğin zarar görme olasılığının son
derece düşük olduğu kararına ancak bu şekilde varılabilir
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:14 am

NarkoZ demiş ki:abi kör etcen beni büyüteçle bilgisayar mı okuyayım Very Happy bundan sonrakileri biraz büyük yaz sefa zahmet olmazsa valla =)

Bro Kusura Bakmaa İlk BaştaKiLerr Birazz öyLe oLdu .. HızLı CevaP SeÇeneğindee Yazı BüyüTMeyi BuLamaDıM .. Smile NeSeM oLmazz Bidahaa Wink
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:14 am

Gebelikte ultrasonografi ultrason

Ultrason ya da ultrasonografi modern tıbbın vazgeçemediği görüntüleme
yöntemlerinden birisidir. Ultrasonun insan vücudunun içinde olup
bitenleri anlamaya yarayan diğer görüntüleme yöntemlerden en önemli
farkı bu amaca ulaşmak için X- ışınlarını kullanmaması yani radyasyon
içermemesi, bunun yerine insan kulağının duyamayacağı frekansta ses
dalgalarından yararlanmasıdır. Bir başka olumlu özelliği de elde edilen
görüntünün gerçek zamanlı olması yani işlem yapıldığı sırada görüntünün
monitör ekranında izlenebilmesidir.

40 yıldan fazla zamandır tıp alanında kullanılan ultrason günümüzde
kadın doğum pratiğinde rutin uygulamaya girmiş, jinekolojik muayene ve
gebelik takiplerinin olmazsa olmaz bileşeni haline gelmiştir.

Ultrasonun çalışma prensibi
Ultrason cihazı ses dalgalarının değişik yoğunlukta dokular içinde
farklı hızlarda ilerlemesi ve yansıması prensibine dayanan bir
mekanizma ile çalışır. Bu mekanizma aslında doğaya yabancı bir
mekanizma değildir. Yarasaların uçarken, balinaların ise denizlerde
yüzerken kullandıkları sistem de benzer bir prensibe dayanmaktadır. Öte
yandan denizaltıların seyir sırasında ya da balıkçıların balık
sürülerini ararken kullandıkları sonar cihazları da aynı mekanizma ile
çalışırlar.

Ultrason cihazının bölümleri
Ultrason cihazları tıpkı bilgisayarlarda olduğu gibi farklı parçalardan oluşur.

Prob: Ultrason cihazının inceleme sırasında vücüt ile temas eden en
önemli kısmıdır. Prob ses dalgalarını üretir ve yansımalarını algılar.
Basit bir benzetme yapacak olursak ultrason cihazının ağzı ve kulağı
gibi görev yapar.

Ultrason probları ses dalgalarını 1880 yılında Pierre ve Jacques Curie
tarafından keşfedilen ve piezoelektrik etkisi adı verilen bir sistemle
üretirler ve algılarlar. Probların içinde çok sayıda piezoelektrik
kristali adı verilen quartz kristal bulunur. Elektrik akımı
uygulandığında kristaller hızla şekil değiştirirler. Bu şekil
değişikliği titreşime ve sonuçta ses dalgası oluşmasına yol açar. Tam
tersi olarak kristallere herhangi bir ses dalgası ya da basınç
ulaştığında bu kez elektrik akımı üretirler. Bu sayede aynı kristaller
hem ses üretmek hem de sesi algılamak amacıyla kullanılırlar. Probun
içinde ayrıca kendi ürettiği sesin oluşturduğu yansımaları ayıran bir
bölüm ve üretilen ses dalgalarını odaklamaya yarayan bir de akustik
lens bulunur.

Tipik olarak bir ultrason probunda yaklaşık 300 kristal bulunur. Bu
kristaller birbirlerinden bağımsız olarak ses dalgası üretir ve
kendilerine ulaşan yansımaları elektrik akımına çevirirler. Sonuçta
saniyede yaklaşık 30 görüntü elde edilir ve bu 30 görüntü monitörde
hareketli film gibi izlenir. Bu olaya gerçek zamanlı ultrason adı
verilir. Diğer görüntüleme yöntemlerinde ise sadace tek bir kare
görüntü elde edilmektedir.

Ultrason probları çok değişik boyutta ve şekilde olabilir. Probun türü
elde edilecek görüntü alanını, üretilen ses dalgalarının frekansını,
doku içerisinde ilerleyeceği mesafeyi ve elde edilen görüntünün
çözünürlüğünü belirler. Kadın doğumda en çok frekansı 1-10 MHz
aralığında ses dalgası üretebilen vajinal ve konveks abdominal problar
kullanılır. Probun açısı inceleme amacıyla taranan alanın da
genişliğini belirler.

Üretilen ses dalgalarının doku içinde ilerleme hızı saniyede yaklaşık
1540 metredir ancak aynı dalgaların gücü dokunun direncine göre
değişir. Probu terk eden ses dalgası vücut içinde yansıyacağı,
kırılacağı ya da emilip ısıya dönüşeceği bir yere ulaşana kadar
ilerler. Kırılan ses dalgası yönünü değiştirerek ilerlemeye devam eder
ve sonuçta ya bir dokuya ulaşıp yansır ya da emilir.Yansıyan ses
dalgası proba geri döndüğünde kristallerde oluşan elektrik akımı merkez
üniteye iletilir ve görüntü olarak işlenir.

Ses dalgasının frekansı ne kadar yüksek ise elde edilen görüntünün
çözünürlüğü yani kalitesi de o derece yüksektir. Buna karşılık yüksek
frekanslı ses dalgaları dokular içinde çok fazla ilerleyemez. Vajinal
prob ile abdominal prob arasındaki farkın temeli bu özellikte yatar.
Abdominal prob ile inceleme yaparken ses dalgaları üreme organlarına
ulaşana kadar uzun bir mesafe katetmek durumundadırlar ancak vajinal
incelemede prob incelenmesi amaçlanan dokulara çok yakın olduğundan ses
dalgasının uzun bir mesafe katetmesine gerek yoktur. Bu nedenle vajinal
incelemelerde daha yüksek frekanslı problar kullanılabilir ve abdominal
proba göre çok daha kaliteli görüntü elde edilebilir.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:14 am

Abdominal konveks prob Vajinal prob

Merkezi işleme ünitesi (Central processing unit, CPU): Prob bir ses
dalgası üretip doku içine gönderdikten sonra buradan geri yansıyan ve
elektrik akımına dönüştürülen sinyaller merkezi bir işleme ünitesi
tarafından değerlendirilir. Dokuların yoğunluğu ve uzaklığına göre bu
işlem ünitesi sinyalleri yükseltir filtre eder ve sonuçta görüntüye
dönüştürür. Filtre işlemi sinyali görüntüyü bozabilecek dış seslerden
arındırmak için gereklidir.Bu olaylar tıpkı şu anda kullandığınız
bilgisayar işlemsinde olduğu gibi gerçekleşir. CPU aynı zamanda
ultrason cihazının ve probun gereksinim duyduğu elektrik enerjisini de
sağlayan kaynaktır.

CPU'nun bir diğer işlevi de elde edilen görünütünün kalitesini sağlamak
ve bu görüntüyü çıktı ünitelerine iletmektir. Genelde CPU ünitelerinde
cihazın kontrolünü sağlayan bir panel ve mouse ya da trackball da
bulunur. Bunların görevi hem görüntü üzerinde işaretleme hem de ölçüm
yapabilmektir.

Elde edilen görüntünün kalitesi probun frekansına ve kalitesine bağlı
olduğu kadar aynı zamanda CPU kapasitesi ile kullanılan yazılıma da
bağlıdır. Yazılım aynı zamanda verilerin işlenmesi ve ölçüm sonucunda
özellikle gebelik ultrasonografisinde bebeğin büyüme ve gelişiminin
değerlendirilmesi ile ağırlığının tahmin edilmesinde de kullanılır.

Çıktı üniteleri: Ultrtasonik dalgaların CPU'da işlennmesi ve görüntüye
dönüştürülmesi ile elde edilen veriler çıktı ünitelerine aktarılır. Bu
ünitelerin en çok kullanılanı monitördür. Bu monitör bilgisayar
monitörü ile benzerdir. Pek çok ultrasonda renkli monitör de olsa
ekrana yansıyan görüntü siyahtan beyaza dek uzanan gri tonlardan
oluşmuştur. Ekrandaki koyu renk alanlar ses dalgasını kıran ya da emen
oluşumları temsil ederken daha açık renkli alanlar sesi yansıtan ya da
proba çok yakın olan dokuları gösterir. Örneğin sıvı ses dalgasını
absorbe ettiği için içi idrarla dolu bir mesane ya da basit bir
yumurtalık kisti ultrasonda siyah olarak görülür. Doppler etkisi ile
çalışan ultrasonlar ise hareketleri de gösterebilir ve bu hareketler
ekranda renkli olarak görülebilir. Bu etki en çok kan akımlarını
izlemek için kullanılır. Probdan uzaklaşan cisimler ekranda mavi,
yaklaşanlar ise kırmızı renkte görünür.

CPU'dan çıkan ve monitörde yansıtılan görüntü disket ya da CD gibi
depolama aygıtlarında saklanabilir, bağlı olan bir video ile kasede
kaydedilebilir ya da termal bir yazıcı ile kağıda aktarılabilir.

Özet
Bir ultrason incelemesini özetleyecek olursak:

Ultrason cihazı prob yardımı ile yüksek frekanslı ses dalgalarını vücudunuza gönderir.
Ses dalgaları vücudunuz içinde ilerlerken farklı yoğunluktaki dokulara
çarparak ya emilir ve ısıya dönüşür, ya geri yansır ya da kırılıp yön
değiştirirdikten sonra yansıyacağı başka bir dokuya kadar ilerlemeye
devam eder.
Geri yansıyan dalgalar prob tarafından yakalanarak elektrik uyarısına dönüştürülür ve CPU'ya aktarılır.
CPU sesin doku içindeki ilerleme hızına göre dalgayı yansıtan oluşumun
probdan olan uzaklığını hesaplar ve bu işlem saniyenin milyonda biri
gibi kısa bir sürede gerçekleşir.
CPU yansıyan ekoların uzaklığını ve yoğunluğunu işleyerek bunu ekranda
görülebilen iki boyutlu bir görüntü haline dönüştürerek monitöre
yansıtır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:15 am

Gebelikte vajinal akıntı

Sulu, süt kıvamında, hafif kokulu bir akıntı (lökore denir) gebelikte
normaldir. Bu akıntı pek çok kadında gebelik öncesi dönemde de olur.
Akıntı gebelik ilerledikçe artar ve daha koyu hale gelir. Bu yüzden,
bazı kadınlar gebeliklerinin son aylarında hijyenik bağ kullanırlar.
Tampon kullanmayınız, çünkü vajinanızda istenmeyen mikropların
üremesine sebep olabilir.

Eğer estetik kaygılarınızı bir yana bırakırsanız (muhtemelen aynı
zamanda eşinizin de bu kaygılarından kurtulması gerekecektir, çünkü
oral seks yapıyorsa, akıntının tadı ve kokusu onu rahatsız edebilir)
akıntıyı dert etmemelisiniz. Önemli olan üreme bölgesini temiz ve kuru
tutmanızdır. Pamuklu iç çamaşırları giyebilirsiniz, dar ve sıkı
pantolonlardan da kaçınmalısınız. Banyo veya duştan sonra üreme
bölgenizi iyice durulayın, deodorantlı sabun veya parfüm gibi tahriş
edici maddeleri kullanmayın.

Eğer akıntınız kuru, yapışkan ve peynir kıvamındaysa, kötü kokuyorsa
veya akıntı yanma, kızarıklık, kaşıntı eşlik ediyorsa iltihaplanma var
demektir. Hekiminize başvurarak iltihabı , vajinanıza koyacağınız
fitil, jel veya kremlerle ortadan kaldırabilirsiniz. Ancak ne yazık ki
iltihap geçici olarak iyileşerek ve doğumunuza kadar iyileşme ve
alevlenmelerle devam edecektir.

Basit vajina akıntıları üzülmenize değmez ve bebeğinize zarar vermez.

Eğer vajinanızdaki iltihaba mantarlar yol açmışsa, hekiminiz bunu
itinayla tedavi edecek ve doğum sırasında bebeğinize geçmesini
engelleyecektir. Bebeklerin ağız içlerindeki pamukçuk mantar iltihabına
bağlıdır. Bebeğinizde pamukçuk oluşsa bile tehlikeli değildir ve
kolayca tedavi edilir.

Titiz bir temizlikle ve beslenmenize dikkat ederek iyileşmenizi
hızlandırabilir ve yeniden iltihaplanmayı önleyebilirsiniz. Özellikle
banyodan sonra banyodan sonra önden arkaya doğru kurulama yapınız,
mikropların üremesi için iyi bir ortam sağlayan şekerli yiyeceklerden
sakınınız. Son araştırmalar laktobasiullus asidofilus adlı bakterinin
(yoğurdun mayalanmasını sağlayan bakteri) hızlı bir şekilde vajina
iltihabını azalttığını göstermiştir.

Eğer cinsel temasla geçen bir iltihabınız varsa, eşinizde ve sizde
testlerle mikrop kalmadığı saptanıncaya kadar cinsel ilişkide
bulunmayın. İltihap geçtikten 6 ay sonrasına kadar prezervatif (kondom)
kullanınız. Yeniden iltihaplanmayı önlemek için, sevişme sırasında
mikropların parmak, penis veya dille anüsten vajinaya geçme riskine
karşı dikkatli olunuz.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:15 am

Gebelikte varis

Varis nedir, belirtileri nelerdir?

Varis, venlerin (toplardamarların) genişleyerek ve kıvrılarak cilt
yüzeyinde belirgin hale gelmesidir. Gebelikte varisler sıklıkla
bacaklarda meydana gelirler. Ancak çok ileri durumlarda vulvada da
(genital bölgenin dıştan görünen kısmı) ortaya çıkabilirler. Anüs ve
rektumda (kalınbarsağın son kısmı) ortaya çıkan varisler ise hemoroid
(basur) adını alırlar ve ayrı bir başlık halinde inceleneceklerdir.

Varisler sıklıkla kalıtsaldır ve ilk gebelikte varis gelişimi daha az
görülmesine karşın gebelik sayısı arttıkça varis ortaya çıkma olasılığı
ve varislerin şiddeti artar.

Neden varis oluşur?

Venler (toplardamarlar), vücuttan kanı kalbe geri götüren yapılardır.
Arterler (atardamarlar) kanı kalbin kasılmasıyla pompalarlarken venler
kanı başka yöntemlerle kalbe geri götürmek durumundadırlar. Genellikle
arter ve venler vücutta birbiriyle "sırtsırta vermiş" şekilde
bulunurlar ve kalp kanı atardamarlarda ileriye doğru pompaladıkça,
ortaya çıkan dalgalanma toplardamar içindeki kanı kalbe doğru götürür.
Bunu sağlayan mekanizma toplardamarların yapısında bulunan
kapakçıklardır. Bu kapakçıklar kanın yanlızca bir yönde, kalbe doğru
akmasına izin verirler ve böylece kanın geriye kaçışını önlerler. Başta
bacaklar olmak üzere vücudun kaslı bölgelerinde bulunan toplardamarlar
kasların kasılmasıyla oluşan itici güç ve kapakçıkların geri kaçışı
engellemesi sayesinde kanı kalbe doğru götütürler. İşte varislerde
temel patoloji (bozukluk) bu kapakçıkların işlevlerini yitirmiş
olmasıdır. Böylece kan geriye daha kolay kaçmakta, bu kaçış belli bir
bölgede kanın göllenmesine yolaçmakta ve göllenen kan damarın yapısını
ve şeklini bozarak damarın ciltten görülür hale gelmesine neden
olmaktadır. Varisler cilt yüzeyinde mavi, ileri derecede kıvrımlı,
dokununca içlerinde kan olduğu kolaylıkla hissedilen ve ileri
durumlarda ağrılı olan damar yapılarıdır.

Ailesinde varis öyküsü olan anne adaylarında varisler daha sıklıkla ve
çoğunlukla ilk gebelik esnasında da ortaya çıkarlar. Her gebelikte
ortaya çıkan varisler önceki gebeliğe göre daha şiddetlidir. Varisler
gebelikte sıklıkla önce baldırlarda ve diz arkasında ortaya çıkar.
Diğer ortaya çıkma yerleri bacaklar ve vulvadır. Vulva varisleri bacak
varislerine göre daha ender görülür.

Varisler büyüdükçe yaptığı şikayetler artar. Ağrı, bacakta dolgunluk
hissi ve estetik bozukluklar en sık yaptıkları şikayetlerdir.

Anne adaylarının yaklaşık %15'inde gebelik döneminde varis ortaya
çıkar. Bunların önemli bir kısmı gebelik bittikten sonra kendiliğinden
kaybolur.

Gebelik neden varis ortaya çıkmasını kolaylaştırır?

Gebelikte, büyüyen bebeğin ihtiyaçlarını karşılamak için kan hacmi
belirgin bir şekilde artar. Dolaşımda daha fazla kan bulunduğundan
özellikle bacaklarda kanın göllenmesi kolaylaşır. Toplardamarların
kapakçık mekanizması kanı kalbe doğru pompalamada yeterince başarılı
olamaz. Bu da cilt yüzeyindeki venlerin belirginleşmesine ve belli bir
süre sonra varisleşmesine neden olabilir. Ek olarak büyüyen uterusun
ana toplardamarlara yaptığı baskı toplardamarlardaki göllenmeyi
artırır. Böylece vücudun alt taraflarındaki toplardamarlarda kan akımı
yavaşlar, kan göllenir ve bacaklar ve vulvada varisler, anüste ise
hemoroidler ortaya çıkabilir. Gebelikte artan miktarlarda salgılanan
progesteron hormonunun damar düz kasları üzerindeki gevşetici etkisi
varis oluşumunu daha da kolaylaştırır.

Ne yapılabilir?

Varisleriniz şiddetliyse sabahları kalktığınızda belinize kadar gelen
ve bacaklarınızı hafifçe sıkarak destekleyen bir çorap
kullanabilirsiniz. Bu çorapların özellikle varis için üretilmiş
olanları da vardır ve bunlar bacaklarda kanın göllenmesini nispeten
önler.

Uzun süre oturmak ve özellikle de bacakları çaprazlaştırarak oturmak
kan akımını yavaşlatır ve varis oluşumunu kolaylaştırır. Yine otururken
sandalyenizin baldırınıza temas etmesi ("burayı kesmesi" anlamında)
dolaşımı yavaşlatarak varis oluşumunu kolaylaştırabilir. Otururken
bacaklarınızı yüksekte tutmanız ve uyurken de bacaklarınızın altına
yastık koyarak yükseltmeniz varis oluşumunu bir derece engeller.

Uzun süre ayakta kalmaktan kaçınmalısınız. Kendinize her fırsatta
oturma şansı yaratmalı ve mümkünse elde ettiğiniz her oturma fırsatında
yarım saat boyunca ayaklarınızı yükselterek oturmalısınız.

Yürüyüş bacak kaslarınızı çalıştırır. Bacak kaslarınız çalıştığında
bacaklarınızdaki toplardamarların kalbe doğru hareketi kolaylaşır.
Düzenli yürüme alışkanlığı edinirseniz varis oluşma riskinizi ve oluşan
varislerin şiddetini önemli derecede azaltabilirsiniz.

Özellikle büyük varisler şiddetli darbelerle yırtılabilir. Çok ender
görülen ve kan kaybına yolaçabilen bu durumu önlemek için varis olan
bölgelere darbe gelmesinden (çarpmalar) kaçınılmalıdır.

Elastik bandaj şeklinde olan varis çoraplarının piyasada çok çeşitli
şekilleri mevcuttur. Bunlar hem bacağı sıkma açısından daha farklı
olabilir, hem de yükseklikleri yanlızca dizkapağına kadar veya belinize
gelecek yükseklikte olabilir. Bu çorapları seçerken doktorunuza
danışmalısınız.

Tedavide son zamanlarda bitkisel kaynaklı olan ve gebeliğin ilk üç
ayından sonra kullanımında bir sakınca olmadığı düşünülen tablet
şeklinde bazı ilaçlar mevcuttur. Bu ilaçlar doktor önerisine göre uygun
dozlarda kullanılabilir.

Gebelikten sonra varisler genellikle birkaç haftada kaybolur. Ancak
özellikle çok doğum yapmışlarda ve / veya ailevi eğilimi olanlarda
varisler doğumdan sonra da kaybolmayabilir. Bu durumda lazer,
ameliyatla damarların çıkarılması, enjeksiyonla damarların devre dışı
bırakılması yöntemlerinden biri uygulanabilir.

Gebelikte varis ameliyatı genellikle yapılmaz. Ancak belirtilerin çok
şiddetli olduğu (ağrı, varis yırtılması gibi) durumlar da uygun bir
cerrahi yöntemle tedavi yapılabilir.

Vulva varisleri normal doğumu engeller mi?

Vulvadaki varisler normal doğum için genellikle bir engel teşkil
etmezler. Böyle durumlarda epizyotomi ("dikişli doğum") kanama
miktarını artırabileceğinden mümkün olan durumlarda epizyotomi
uygulamasından kaçınılır, ancak epizyotomi yapılmaması geniş bir
yırtığa yolaçma riski varsa, epizyotomi de damarların nispeten daha az
yoğun olduğu bir bölgeye açılır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:15 am

Gebelikte İdrar Yolu Enfeksiyonları ve sistit

İdrar yolu enfeksiyonları kadın hastalıkları ve doğum hekimlerinin çok
sık karşı karşıya kaldığı hastalıklardan birisidir. Jinekoloğa başvuran
hastaların yaklaşık %10'unun idrar yolu enfeksiyonu sorunu olduğu
tahmin edilmektedir. Öte yandan tüm kadınların %15-20'si hayatlarının
bir döneminde idrar yolu enfeksiyonuna yakalanırlar.

Hamile kadınların ise yaklaşık %8'inde idrar yolu enfeksiyonları
görülür. Görülen bu enfeksiyon herhangi bir belirti vermeyen ve
asemptomatik bakteriüri, mesane enfeksiyonu (sistit) ya da böbrek
enfeksiyonu şeklinde olabilir.

İdrar vücuttaki atık maddeleri dış dünyaya taşıyan bir madde olmasına
karşın kendisi sterildir yani herhangi bir mikrop içermez. Bunun nedeni
böbreklerde üretilen idrarın mesaneye ve oradan da dış dünyaya atılması
sırasında sağlanan mekanik temizliktir. İdrar yollarının enfekte
olabilmesi için mikropların bir şekilde idrar yolları içine girip
burada birikmesi ve çoğalması gerekir. Böyle bir durum için en uygun
yol mikropların vajina yolu ile üretraya girip (mesane ile dış dünya
arasındaki boru şeklindeki ve idrarın yapıldığı bölüm) buradan yukarıya
mesaneye çıkması, mesanede çoğaldıktan sonra böbrekler ile mesane
arasında bulunan üreter adı verilen borular yolu ile de böbreklere
ulaşmasıdır. Bu aşağıdan yukarıya doğru gelişen enfeksiyonlara assendan
enfeksiyon adı verilir. Eğer mesanede idrar varsa bu mikroplar için
uygun üreme ortamı yaratır.

Mikropların idrar yollarına bir başka ulaşma yolu da kan yoluyla olur.
Vücudun bir başka bölgesindeki enfeksiyon etkenleri kan ile böbreklere
ulaşabilir ve burada ikinci bir enfeksiyona yol açabilir. Ancak bu son
derece nadir bir durumdur.

Kadınlar anatomik yapıları nedeni ile idrar yolu enfeksiyonlarına çok
daha yatkındırlar. Mesane ile dış dünya arasındaki üretra adı verilen
yapı kadınlarda daha kısa olduğundan mikroplar buradan kolayca ve kısa
zamanda mesaneye ulaşabilirler. Ancak çok su içen ve çok sık idrara
çıkan kadınlarda idrar yaparken üretra içinde bulunan mikroplar da
dışarıya atıldığından mekanik temizlik gerçekleşmiş olur ve böylece
enfeksiyon gelişme şansı azalır.

Hamilelikte neden idrar yolları enfeksiyonları daha sık görülür?
Hamile kadınlar hamile olmayanlara göre idrar yolları enfeksiyonlarına
yakalanma açısından daha büyük risk altındadırlar. Hamilelerde idrar
yolu enfeksiyonları genelde 6 haftalarda görülmeye başlarken en sık
22-24. haftalarda ortaya çıkar.

Hamilelik sırasında kadınların %90'ında böbreklerde üretilen idrarı
mesaneye taşıyan üreterlerde genişleme olur ve bu genişleme doğuma
kadar devam eder. Salgılanan hormonlara bağlı olarak tüm düz kaslarda
olduğu gibi idrar yollarındaki düz kaslarda da gevşeme olur ve bunun
sonucunda idrarın akım hızında azalma meydana gelir. Buna üriner staz
adı verilir. Yine benzer hormonal nedenler ile mesaneden üreterlere
idrar geri akımı (reflü) olur.

Öte yandan hamile kadınların büyük bir kısmında idrarda glukoz yani
şeker bulunur. Bu tamamen normal bir durum olmakla birlikte bakteriler
için uygun bir üreme zemini hazırlar. Ayrıca gebelik sırasında idrarın
konsantrasyonu yani yoğunluğu artar. İdrardaki östrojen ve progesteron
hormonu da eklendiğinde idrar yollarının bakteriler ile mücadele etme
gücü azalır.

Bakteriyoloji
Hamilelerde idrar yolu enfeksiyonuna neden olan mikroorganizmalar
hamile olmayanlar ile benzerlik gösterir. Olguların %80-90'nında
sorumlu mikrop Escherichia coli'dir. Halk arasında koli basili olarak
da bilinen bu bakteri dışkıda bulunur. Bunlar dışında Proteus
mirabilis, Klebsiella pneumoniae'da sık görülen bakterilerdir. Grup B
streptokok and Staphylococcus saprophyticus ise nadir görülen
bakterilerdir.Çok nadiren Gardnerella vaginalis ve Ureaplasma
ureolyticum'da idrar yolu enfeksiyonundan sorumlu olan
mikroorganizmalardır.

Yakınma ve bulgular
İdrar yolu enfeksiyonları üç değişik şekilde görülebilir. Bunlar
asemptomatik bakteriüri, sistit (mesane enfeksiyonu)ve pyelonefrittir
(böbrek enfeksiyonu).

Asemptomatik bakteriüri
Hastada herhengi bir yakınma olmamasına karşılık idrar kültüründe
mililitrede 100.000'den fazla bakteri kolonisi saptanması durumunda
asemptomatik bakteriüri tanısı konur. Hamile kadınların yaklaşık
%10'unda saptanır. Tedavi edilmediğinde pyelonefrit görülme riskinde
artış olduğu ileri sürülmektedir. Bu nedenle bazı yazarlar her hamile
kadında ilk kontrolde idrar kültürü yapılmasını önermektedir.

Asemptomatik bakteriürinin sistit ya da pyelonefrite yol açma olasılığı
%30-50 arasında değişmektedir. Öte yandan bu durumun düşük doğum
ağırlıklı bebeklere ya da rahim içi gelişme geriliğine neden
olabileceği de ileri sürülmektedir.

Amerikan Jinekoloji ve Obstetrisyenler Birliği ilk gebelik
kontrolündeya da 12-16.haftalarda idrar kültürü yapılmasını ve bunun
son trimesterda tekrarlanmasını önermektedir.

Hamile kadınlarda asemptomatik bakteriüri saptandığında mutlaka tedavi
edilmelidir. Bu amaçla en sık karşılaşılan mikroplara karşı
antibiyotikler kullanılabileceği gibi ideal olan antibiyogram
yapılarak, üreyen bakterinin hangi antibiyotiklere karşı duyarlı,
hangilerine karşı dirençli olduğu saptamak ve buna göre antibiyotik
kullandırmaktır. Kullanılacak olan antibiyotik gebelik sırasında
kullanılmasında sakınca olmayan bir gruptan seçilmelidir.

Geçmişten gelen yanlış ve gereksiz antibiyotik kullanma alışkanlığı
nedeni ile pekçok mikrop geleneksel ve ucuz antibiyotiklere karşı
direnç geliştirdiğinden bunlar günümüzde etkinliğini yitirmiş, ve basit
mikroorganizmaları yok edebilmek için çok daha karmaşık ve pahalı
antibiyotikler geliştirilmek zorunda kalınmıştır. Bu nedenle hangi
hastalık için olursa olsun doktor önerisi olmadan antibiyotik
kullanılması ileride olumsuz sonuçlar yaratacaktır.

Asemptomatik bakteriüri tedavisinde değişik protokoller olmakla
birlikte genelde 7-10 günlük tedavi ile enfeksiyon ortadan
kaldırılabilmektedir.

Tedavi sonrasında yeniden kültür yapılarak tedavinin etkili olup olmadığı araştırılmalırdır.

Akut sistit
Akut sistit, yani mesane enfeksiyonu, asemptomatik bakteriüriden idrar
yaparken yanma, sık idrara çıkma, idrar tutamama gibi yakınmaları
varlığı ile ayrılır. Sistitte hasta kendini çok hastaymış gibi
hissetmez ve ateş görülmez. Çok nadiren idrarda kan görülebilir.
Hamilelerin %1-3'ünde sistit ortaya çıkmaktadır.

Genel olarak sistit varlığında kültür sonucu beklenmeden ampirikolarak
antibiyotik tedavsine başlanır. Tercih edilecek antibiyotik en sık
görülen mikroorganizmalara yönelik bir tane olmalıdır. Kültür ve
antibiyogram sonucu çıktığında eğer başlanan antibiyotiğe direnç
saptanır ise duyarlı olarak bulunan başka bir antibiyotiğe geçilir.
Sistitin klasik tedavisi 7-10 gün sürmekle birlikte 3 günlük tedavi
protokolleri de vardır ve hamile olmayanlarda benzer tedavi etkinliği
sağlamaktadır. Ancak bu protokollerin hamile kadınlar üzerindeki etkisi
henüz açık değildir. Kısa protokoller ile tedavi edilen hamile
kadınlarda durumun tekrarlama olasılığı daha yüksek gibi görünmektedir.

Piyelonefrit
Böbrek enfeksiyonu olan piyelonefrit çok ciddi bir sistemik hastalıktır
ve annede kan enfeksiyonu (sepsis), bebekte ise erken doğuma neden
olabilir. Tanı genelde idrarda bakteri saptanması ile birlikte ateş,
titreme, bulantı, kusma ve yan ağrısının olması ile konur. Ateş
sıklıkla 39 derecenin üzerindedir. Alt idrar yolu enfeksiyonlarında
bulunan idrar yaparken yanma ve sık idrara çıkma gibi yakınmalar
görülmeyebilir.

Piyelonefrit hamilelerin %2'sinde görülen bir enfeksiyondur ve bunların
%20'sinde aynı gebelik sırasında hastalık tekrarlamaktadır.

Piyelonefritin erken dönemde agresif şekilde tedavi edilmesi
komplikasyonların önlenmesi açıından kritik önem taşır. Genelikle
hastanede yatarak ve damardan antibiyotik uygulanarak tedavi edilir.
Ancak yapılan yeni çalışmalarda ağzıdan alınan antibiyotikler ile de
etkili tedavi sağlanabildiği gösterilmiştir.

Tedaviye kültür sonucubeklenmeden başlanır ve kültür sonucuna göre eğer
gerek olursa kullanılan antibiyotik değiştirilir. Zaman zaman farklı
mikroorganizmalara yönelik iki antibiyotik aynı anda kullanılabilir.
Tedavi sırasında hastanın yeterli hidrasyonunun yani sıvı alımının
sağlanması önemlidir.

Tedaviye hastanın ateşi düşünceye ve genel durumu düzelinceye kadar
devam edilir. Hastaların çoğu antibiyotik ve sıvı tedavisine 24-48 saat
içinde yanıt verir. Tedavinin başarısız olmasında en önemli etken
kullanılan antibiyotiğe karşı direnç olmasıdır bununla birlikte
tedaviye dirençli olgularda altta yatan "idrar yollarında taş" gibi
başka bir neden olup olmadığı araştırılmalıdır.

Hamilelerin %4-5'inde idrar yolu enfeksiyonları tekrarlar.Böyle bir
durumda idrar yollarında anatomik ya da fonksiyonel bozukluklar detaylı
bir ürolojik inceleme ile araştırılmalıdır.

İdrar yolu enfeksiyonlarının hamilelik üzerindeki etkileri
İdrar yolu enfeksiyonlarının gebelik ve bebek üzerindeki etkileri
değişkendir. Yapılan bir çalışmada 25.000'den fazla gebe kadın
incelenmiş ve idrar yolu enfeksiyonlarının erken doğum eylemi, gebeliğe
bağlı yüksek tansiyon, anemi, ve amniyon iltihabına neden olduğu
saptanmıştır. İdrar yolu enfksiyonları ayrıca düşük oğum ağırlığı ve
prematürite riskini de arttırmaktadır.

İdrar yolu enfeksiyonlarının neden olduğu durumlar ve risk artış oranları şu şekildedir.

Durum Risk artşı
Düşük doğum ağrılığı (2500 gramdan az) 1.2-1.6 kat
Prematürite (37 haftadan önce doğum) 1.1-1.4 kat
Erken doğum ağrıları 1.4-1.8 kat
Hipertansiyon/preeklempsi 1.2-1.7 kat
Anemi 1.3-2.0 kat
Amniyon iltihabı 1.1-1.9 kat

KAYNAKLAR

Kass EH. Pregnancy, pyelonephritis and prematurity. Clin Obstet Gynecol 1970;13:239-54.
Lucas MJ, Cunningham FG. Urinary infection in pregnancy. Clin Obstet Gynecol 1993;36:855-68.
Mikhail MS, Anyaegbunam A. Lower urinary tract dysfunction in pregnancy: a review. Obstet Gynecol Surv 1995;50:675-83.
Patterson TF, Andriole VT. Bacteriuria in pregnancy. Infect Dis Clin North Am 1987;1:807-22.
Romero R, Oyarzun E, Mazor M, Sirtori M, Hobbins JC, Bracken M.
Meta-analysis of the relationship between asymptomatic bacteriuria and
preterm delivery/low birth weight. Obstet Gynecol 1989;73:576-82.
Schieve LA, Handler A, Hershow R, Persky V, Davis F. Urinary tract
infection during pregnancy: its association with maternal morbidity and
perinatal outcome. Am J Public Health 1994;84:405-10.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:16 am

Gebelikte yemeklerden iğrenme ve aşerme

Yapılan araştırmalar anne adaylarının % 66 - % 90'ının en azından bir
besine aşerdiğini % 50 - %85 kadının da en az bir besinden iğrendiğini
gösteriyor. gebelikte aşermenin ilk üç ayda yoğun olması, hormonal
değişikliklerin en fazla ilk üç ayda olmasıyla açıklanabilmektedir.

Yemeklerden iğrenme ya da aşerme sadece hormonlarla açıklanmamaktadır.
Uzun süredir kabul gören bir kuram da bunların vücudumuzdan gelen
duyarlı sinyaller olduğudur. Bir şeyden hoşlanmadığımız zaman genelde
vücudumuz için kötüdür, ya da aşırı istek duyduğumuz şey o an
vücudumuzun gereksinimi olanıdır. Yemeklerden iğrenmeyi ya da aşermeyi
yok sayamazsınız. Aşerdiğiniz şeyler kahve, alkol, dondurma gibi
şeylerse, iğrendikleriniz C vitaminli meyveler ya da sebzeler değilse
vücudunuzdan gelen bu işaretlere aldırmayın.

Gerçekte, besinlerle ilgili olarak vücudunuzdan gelen işaretler
gereksinim duyulan temel maddelere göre doğru yorumlanmalıdır.
Dondurmaya aşeriyorsanız gereksinim duyulan şey karbonhidrat ve
kalsiyumdur. O zaman dondurma yerine meyve, süt yada peynir
yiyebilirsiniz . Günümüzde bir çok baştan çıkarıcı (ama besleyici
olmayan) yiyecek var. Bu nedenle bedeninizin yaşayacağı karışıklığı
merak edilecek bir yanı yok.

Aşermeyi ya da iğrenmeyi tamamen yok sayamazsınız. Ama kendiniz ve
bebeğiniz için gerekli olduğunda onlara uyabilirsiniz. Eğer bir şeylere
aşeriyorsanız (bebeğiniz ve sizin için şeylere aşeriyorsanız
bebeğinizin beslenmesini bozmayacak ve istediğiniz şeyin yerine
geçebilecek besinler bulun. Şekerli tatlılar yerine, çikolata, kuru
kayısı, meyve suyuyla tatlandırılmış çörekleri çok tuzlu çörekler
yerine az tuzlu olanları yeğleyebilirsiniz. Eğer bunlar sizi tatmin
etmezse alıştırma yapın , okuyun, ılık duş alın ya da sizi bu tür
dürtülen uzak tutacak başka uğraşlar bulun.

İğrendiğiniz şeyler kahve, alkol, çikolatalı dondurma gibi şeylere
onlardan uzak durmayı kolaylaştıracağı gibi bu iyi bir sonuçtur.
İğrendiğiniz şeyler balık, lahana ya da sütse kendinizi
zorlamamalısınız; ama bunların yerini alacak besleyici besinler
yemelisiniz (uygun yerine koymalar için Dengeli Beslenme Diyeti
bölümüne bakın)

4. ayda bu tür iğrenme ve aşermelerin çoğu kaybolur. Uzun süren
aşermelerin temelinde biraz daha fazla ilgi ve duygusal destek
gereksinimi yatabilir. Eğer siz ve eşiniz bunun farkındaysanız sorunu
çözmeniz kolaylaşır. Geceleri rahatlamak için birkaç yudum buzlu viski
yerine, sıcak bir kucaklaşmayı ya da birlikte romantik bir banyoyu
tercih edebilirsiniz.

Bazı kadınlar kil, toprak, ya da çamura aşerebilirler. Bu tabloya
"Pika" denir. Çoğunlukla demir eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkar.
Hemen hekiminize haber vermelisi
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:16 am

Gebelik ve saç boyama

Hamile kadınların en büyük sıkıntılarından birtanesi de gebelik
sırasında alınan ilaçlar, karşılaşabilecekleri radyoaktif ışın veren
cihazlar ve kimyasal maddelerdir. Bu kimyasal maddeler, solunum
yoluyla, ağız yoluyla veya tensel temas ile alınabilirler. İlaçların
içerisindeki reçetelerde kullanılacak olan ilacın gebe bir kadın
tarafından kullanılıp kullanılamayacağı veya kullanılmasındaki kar
zarar hesabının hekime danışılması belirtilmiştir. Bazı maddeler anne
karnındaki bebeğin ( yani fetus'un) gelişimini olumsuz etkileyeceği
gibi bazı maddelerinde hiçbir yan etkisi olmadığı deneylerle
gösterilmiştir. Bazılarının ise, kötü etkilerinin olup olmadığı halen
bilinmemektedir. Bazıları ise, gebeliğin belirli sürelerine kadar
zararlı etkili, daha sonraki aylarda zararsızdır. Bu yan etkiler,
bebeğimize hem fiziksel hemde zihinsel zararlar verebilir, gelişimini
engelleyebilir.

İlaç kullanmamız gerekiyorsa ve gebeysek, yalnız ve yalnız hekimimizin
önerdiği ilaçları, veya başka bir hekimin önerdiği ilaçları ona gebe
olduğunuzu hatırlatarak ve doğum doktorunuzun onayını alarak kullanınız.




Kozmetik ( saç boyaları, kremler, parfümler, temizleyici maddeler ve bu
gibi) kullanımında, genelde, en sık problem saç boyalarıdır.
Hanımlarımız gebelik esnasında da, saç renklerini ve modellerini
değiştirmek isteyeceklerdir. Sıklıkla kullanılan, kalıcı ve yarı kalıcı
boyaların içindeki maddelerle yapılan deneylerde anne karnındaki bebek
üzerine zarar verici etkileri görülmemiştir. Fakat tedbirli davranmak
için, doğum sonrasına kadar saçlarını boyatmayabilirsiniz, saçınızda
değişiklik yapmak, beyazlarınızı gizlemek veya dip boya yaptırmak
istiyorsanız, gebeliğin ilk üç ayından sonra, bitkisel saç boyaları
kullanabilirsiniz. Saç düzelticilerin ( straightener) ki bunlar sodyum
hidroksit ve bisülfit denilen kimyasal oluşumlardır ve kullanılmaları
tavsiye edilmemektedir. Saç düzeltmelerin, hava ısı ve press yolu ile
yapılması daha güvenlidir. Perma gibi yöntemlerde ise kullanılan
kimyasal maddeler saçlı deriden emilip kana karışabilir. Bunların
kullanılması ile bebekte doğumsal sakatlık gelişmesi arasında ilişki
saptanamamıştır, fakat tamamen güvenilir olduğunu söyleyebilmek içinde
daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Bu yüzden tedbiri elden
bırakmamak için doğum sonrasına kadar saçlarınız doğal kalmasında fayda
vardır. Daha evvel perma yaptırmışsanız şayet, merak etmeyiniz hiçbir
rizikosu yoktur.

Halen piyasada olan deodorant, şampuan, ve diğer cilt bakım
ürünlerinin, bebek gelişimi üzerine zarar verici etkileri olup olmadığı
üzerine yeterli bilimsel araştırma olmamakla beraber şimdiye kadar
herhangi bir problem rapor edilmemiştir.Cilt için kullanılan kremleri
rahatlıkla kullanabilirsiniz. Cilt çatlaklarının oluşmasını azaltmak
için kakao ve lanolin kremleri kullanılabilir.

Temizlik maddelerinden özellikle çamaşır suyu , tuz ruhu gibi
buharlaşabilen temizleyicilerden ve bunların kullanıldığı yerlerden iyi
bir havalandırma sağlanana kadar uzak durmanızı öneririz.

Sevgili hanımlar, Bebeğin gelişimindeki en önemli zaman ilk üç aydır.
Bu süre içindeki zararlar diğer aylara göre daha fazla olmaktadır,kısa
bir süre için biraz daha dikkatli olmak hem bizim hemde bebeğimizin
sağlığı açısından faydalı olacaktır.

Aklınıza gelebilecek her soruyu hekiminize danışınız.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:17 am

Gebelik ve troid hastalıkları guatr

Gebelik, tiroid bezi hastalıkları açısından kritik ve bu yüzden de
araştırılması gereken bir dönemdir. Genç kadınların gebelik
dönemlerinde guatr oluşumu ve mevcut olan guatrın hızlı büyüdüğü ve
daha belirgin hale geldiği bilinmektedir. Bu olay iyot eksikliği olan
coğrafi bölgelerde oldukça sıktır. Gebelik dönemindeki kadınların iyot
ihtiyaçları diğer genç insanlara göre çok daha fazladır. Genellikle
gebeler gebelik dönemlerinde çocuğa zarar verir gerekçesiyle ilaç
kullanmaktan kaçınırlar. Ancak iyot eksikliği durumlarında gebelerin
gereken iyot ihtiyaçları karşılanmalıdır. Bu yüzden bu durumdaki
gebelerin iyot tabletleri almaları gerekir. Şu unutulmamalıdır ki; iyot
eksikliği de çocukta zararlı etkilere neden olur.

Gebelerdeki iyot eksikliğinin nedeni ise artmış iyot kaybıdır. Kısmen
çocuğa, kısmen de idrarla iyot atılımının artmasına ve sonuçta iyot
dağılım alanının çoğalmasına bağlıdır. Gebelikte günlük iyot ihtiyacı
ve gıdalarla alınan iyot miktarı arasında mevcut olan fark iyot
eksikliğinde daha da artmaktadır.

Gebelerde Guatr:

Yeni oluşan guatr veya var olan guatrın hızlı büyümesi genç ve gebe
kadınlarda sıktır. Nedeni ise günlük ihtiyaç ile günlük alınan iyot
miktarı arasındaki farkın artmasıdır. Tiroid bezinin uyum
mekanizmasından dolayı guatr oluşur.

İyot eksikliğinin fazla olduğu 2. gebelik haftasında çocukta guatr
oluşma riski vardır. Buna yenidoğan guatr'ı denir. Bu hastalıkta iyot
eksikliğinin olduğu coğrafi bölgelerde sık görülür. Gebe kadınların bu
iyot ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için iyotlu tuz tüketimi
önerilmez. Çünkü çok yüksek miktarlarda iyotlu tuz almaları gerekir. Bu
da gebelerde yüksek tansiyon gelişme ve ödem oluşma riskini
arttırmaktadır. Bu yüzden de gebeler günlük 200 mikrogram'lık tabletler
halinde iyot almalıdırlar. Bu tedavi sayesinde annede yeni guatr
oluşumu ve var olan guatrın büyümesi önlenir. Ayrıca çocuktaki iyot
eksikliği de giderilip yenidoğan guatr oluşumu engellenir.

Genç kadınlarda gebe kaldıkları sırada guatrları mevcutsa bu tedavi
guatrlarının büyümesini engelleyemez. Bu yüzden de bu hastalar da
tiroid hormonu preparatları kullanılmalıdır. Bu tedavinin çocuğa hiçbir
yan etkisi ve zararı yoktur. Çünkü tiroid hormonları plasentadan
geçemez.

Sonuç olarak guatrsız gebelerde mutlaka iyot tedavisi uygulanmalı,
guatrlı gebelerde ise buna ek olarak tiroid hormon tedavisi de
uygulanmalıdır. Bu tedavi çocuğa zarar yerine fayda getirir. Eğer
tedavi uygulanmazsa çocukta guatr gelişme riski yüksektir.

Gebelerde Hipotiroidi:

Belirgin hipotiroidisi olan kadınlar nadiren gebe kalabilirler.
Kısırlık nedenleri içinde önemli bir yer alır. Gebe kaldıkları taktirde
de önceden gördükleri tiroid hormon tedavilerine devam edilir. Gebelik
esnasında hipotiroidizm oluşursa da hormon tedavisine başlanılır.
Hipotiroidili gebe kadınlar gebelikleri sürece tedavi görmezlerse erken
doğum , düşük vs. istenmeyen sonuçlarla karşılaşabilirler. Bu hormon
tedavisi ile bu olaylar minimal gözlenir. Bu tedavinin de çocuklar
üzerine hiçbir zararlı etkisi yoktur. Aksine faydaları çoktur.

Gebelikte Hipertiroidi:

Hipertiroidi, gebelikte nadiren görülür ve bu durum sevindiricidir.
Çünkü hipertiroidili bir gebenin tedavisi guatrlı ve hipotiroidili
gebeninkinden oldukça zor ve sorunludur. Bunun nedeni de annenin tiroid
bezini frenlemek için kullanılan ilaçların plasentadan geçip çocuğun
kan dolaşımına geçmesindendir. Ancak bu geçişin, kullanılan ilaçların
dozlarına bağlı olduğu biliniyor. Bu ilaçların yüksek dozları çocukta
hipotiroidi ve guatr oluşturmaya yeterlidir. Bu kesinlikle istenmeyen
bir durum olup, çocuğun zihinsel ve motor gelişimini kötü yönde
etkiler. Belirli bir dozun altında da çocuğun tiroid bezine etki
etmediği biliniyor. Sonuçta bu tür, hipertiroidili gebelere mümkün olan
en düşük doz ilaç verilmelidir. Öte yandan tedavi edilmeyen
hipertiroidili gebelerde düşük, erken doğum, plasentanın erken
ayrılması gibi istenmeyen olayların sıklığı artar. Ayrıca çocuklarda
anomali oluşma sıklığı da artar.

Basedow hastalığı olan gebelerin tedavisi sonucu çocuklarında % 3
doğumsal guatr ve yaklaşık % 1 doğumsal hipotiroidi geliştiği
gözlenmiştir. Bunlar tamamen tedavi sonucu oluşur. Oysa Basedow'lu
gebelerin çocuklarında % 1-3 oranında doğumsal hipertiroidi görülme
olasılığı var. Bu durum tedaviden kaynaklanmaz. Annedeki tiroid bezini
stimüle (uyaran) eden antikorların çocuğa geçmesiyle oluşur.

Sonuçta hipertiroidili kadınların gebelikleri yüksek riskli gebelik
grubuna girer. Mutlaka kadın-doğum ve Endokrinoloji uzmanının denetimi
altında olmalıdırlar.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:17 am

GESTASYONEL (gebeliğe bağlı) DİABET

Tanım:

Daha önceden diabeti olmayan bir gebede ikinci trimester ve
sonrasındaki bir zamanda diabet ortaya çıkmasına gestasyonel diabet adı
verilir.

Gebelikte fetusun gelişmesini sağlamaya yönelik olarak glikoz
metabolizmasında önemli değişiklikler meydana gelir. Plasentadan
salgılanan HPL (Human placental lactogen) adlı hormon gebelikte fetusa
yeterince glikoz gitmesini sağlamak amacıyla insülinin kan şekerini
düşürücü etkisini frenler. Böylece gebelikte doğal bir hiperglisemi
eğilimi ortaya çıkar. Bu eğilim bazen patolojik boyutlara ulaşabilir.
Özellikle HPL'nin en etkili olduğu 24. gebelik haftasından itibaren
anne adayı diabetik hale gelebilir.

Gestasyonel diabet kimlerde görülür?

Gestasyonel diabet tüm gebelerin yaklaşık %5'inde ortaya çıkar.
Gebelikle beraber görülen şeker hastalıklarının %90'ı gestasyonel
diabet özelliklerini taşır.



Gestasyonel diabet gelişme riskinin yüksek olduğu gebeler:

Daha önce ölü doğum yapmış , anomalili bebek doğurmuş, iri bebek (4000
gram üzerinde) doğurmuş; birden fazla sayıda düşük yapmış olan;

daha önceki gebeliğinde gestasyonel diabet geçirmiş olan;

gebelik öncesi kilosu normalden fazla olan;

yaşı ileri olan (35 yaş ve üzeri);

birinci derece akrabalarından birinde diabet olan;

tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu ya da mantar enfeksiyonu olan anne
adaylarında mevcut gebelikte gestasyonel diabet gelişme riski artar.

Mevcut gebeliğinde bebeği gebelik haftasına göre daha iri olan;

gebelik esnasında fazla kilo alışı preeklampsiye bağlı olmayan;

nedeni açıklanamayan polihidramnios (amnios sıvısının artması) saptanan;

bebeği beklenmedik bir şekilde ölen;

idrarda glikoz çıkışı saptanan ya da diabet belirtileri gösteren (çok
yemek yeme ve su içme, bol idrar yapma gibi) gebelerde de gestasyonel
diabet mevcut olabilir ya da gebeliğin kalan kısmında gelişebilir.



Gestasyonel diabet tanısı nasıl konur?

Gebelikte şeker hastalığı tarama testi (PPG):

Gestasyonel diabet tanısı konan gebelerin yarısında yukarıda bahsedilen
risk faktörlerinden hiçbiri bulunmaz. Bu nedenle hiç bir şikayeti
olmasa bile tüm gebeler 24.-28. gebelik haftalarında yani HPL
hormonunun kanda en yüksek seviyelere ulaştığı ve diabet gelişme
riskinin en yüksek olduğu dönemde şeker hastalığı tarama testine tabi
tutulurlar.

Postprandial glikoz (gıda alımı sonrası glikoz) (PPG) testinde 12
saatlik açlık süresinden sonra damardan alınan kanda açlık kan şekeri
ve suda çözünmüş 50 gr saf glikoz içilmesinden bir saat sonra tokluk
kan şekeri ölçülür. Testte bozukluk çıkması mutlaka diabet olduğunu
göstermez. Oral glikoz tolerans testi (şeker yükleme testi) (OGTT)
uygulanarak kesin tanı konur. PPG'de bozukluk çıkan gebelerin ancak
%15'lik kısmında gestasyonel diabet saptanır.

Gebelikte şeker hastalığı tanı testi (Şeker yükleme testi) (OGTT):

Yine 12 saatlik bir açlık süresi sonunda açlık kan şekeri ve suda
çözünmüş 100 gram glikozun içilmesinden bir, iki ve üç saat sonra
damardan kan alınarak tokluk kan şekeri ölçümü yapılır. Bu dört
ölçümden iki ya da daha fazlasının yüksek çıkması durumunda gestasyonel
diabet tanısı kesinleşir.

Ölçümlerden yanlızca biri patolojik çıkan anne adayları yakın takibe
alınır. Bu anne adaylarında belli bir süre sonra OGTT tekrarlanır.

Gestasyonel diabet gelişme riski yüksek olan anne adaylarında tanı için
şeker tarama testi (PPG) değil, direkt olarak şeker yükleme testi
(OGTT) yapılır. Test normal çıksa bile 32.-34. gebelik haftaları
arasında tekrarlanır.

Gestasyonel diabetin yarattığı tehlikeler nelerdir?

Gestasyonel diabet tanısı konduktan sonra tedavi ya diyetle ya da
insülin kullanılarak yapılır. Tablet şeklindeki şeker düşürücü ilaçlar
gebelikte kullanılmazlar.

Özellikle insülinle tedavisi gereken gestasyonel diabetli hastalarda
istenmeyen durumların ortaya çıkma riski yanlızca diyetle kontrol
altına alınabilen gestasyonel diyabete göre belirgin şekilde yüksektir.
Ancak diyetle kontrol altına alınan gebelerin %10'luk bir kısmında
antenatal kontrollerin birinde diyete uyamama ya da diyetin yetersiz
gelmesi nedeniyle insülin tedavisi başlamak gerekebilir.

Anne adayı için varolan tehlikeler:

Gestasyonel diabette Tip I diabetin aksine ketoasidoz ("şeker koması") daha az görülür.

Gestasyonel diabet uygun bir şekilde kontrol altına alınmazsa
piyelonefrit (böbrek enfeksiyonu) gibi ciddi enfeksiyonların ortaya
çıkma olasılığı artar. Dirençli vajinal kandidiyazis (mantar)
gelişebilir.

Gestasyonel diabette ve özellikle de diyet ile kontrol altına
alınabilen tipinde preeklampsi gelişme riski normal gebeliklerle
eşittir.

Bebek için varolan tehlikeler:

Gestasyonel diabet organ gelişimi tamamlandıktan sonra ortaya çıkan bir
durum olduğundan bu anne adaylarının bebeklerinde anomali ortaya çıkma
riski normal gebeliklerle eşittir.

Kan şekerinin yüksek seyretmesi gebeliğin tüm dönemlerinde bebeğin anne
karnında aniden ölme riskini artırır. Bu risk özellikle insülinle
kontrol altına alınmaya çalışılan gestasyonel diabetli gebelerde veya
kontrolü aksatan gebelerde daha yüksektir.

Kan şekeri yüksekliği kontrol altına alınamayan gestasyonel diabet
bebeğin normalden iri olmasına, amnios sıvısının artmasına neden
olabilir.

Gestasyonel diabetlilerin, özellikle de kan şekeri diyetle kontrol
altına alınabilen anne adaylarının bebeklerinin akciğer olgunlaşmasının
normal gebelere göre daha geç olduğuna dair bir bilimsel veri yoktur.

Kontrol edilmemiş gestasyonel diabeti olan anne adaylarının
bebeklerinde antenatal dönemde fetal distres gelişme riski normal
gebeliklere göre çok daha fazladır.

Gebelik öncesinden varolan diabette olduğu gibi gestasyonel diabette de
doğum eylemi esnasında bebek açısından bazı problemler ortaya
çıkabilir. Bu gebelerin bebeklerinde antenatal dönemde (doğum öncesi)
olduğu gibi intrapartum dönemde de (doğum eylemi esnasında) fetal
distres daha sık gelişir.

İri bebeğin doğumu esnasında doğum eyleminin yavaş seyretmesi ya da
durması yanında çıkım esnasında omuz takılması problemi ortaya
çıkabilir.

Bebek doğduktan sonra da özellikle doğum eyleminin hemen öncesinde ya
da doğum eylemi esnasında kan şekeri yüksek seyreden annelerin
bebeklerinde başta hipoglisemi (kan şekeri düşmesi), hipokalsemi
(kalsiyum düşüklüğü) ve hiperbilirubinemi (bilirubin yüksekliği) olmak
üzere ciddi yenidoğan problemleri ortaya çıkabilir.

Tüm bu sayılanlar gestasyonel diabet tanısı konduktan sonra diyet ya da
gerektiği durumlarda insülin kullanılarak kan şekerinin etkili bir
şekilde kontrol altına alındığı durumlarda daha az sıklıkla ortaya
çıkar.

Bu nedenle gestasyonel diabeti olan anne adayı tanı konduktan sonra tüm
gebelik boyunca sıkı bir takipte tutulur, normal gebelikten daha fazla
sayıda kontrole çağırılır ve daha fazla sayıda tetkik yapılır.

Gestasyonel diabetlilerde yaklaşım:

Diabetli gebenin ve bebeğinin antenatal değerlendirilmesi:

Diabet tanısı konan gebelerin takibi normalden farklıdır. Tanı
konduktan hemen sonra ya da önceden diabetli olduğu bilinen bir gebede
genel gebelik muayeneleri yapıldıktan sonra tüm vücut sistemleri
ayrıntılı olarak gözden geçirilir. Bu gebeler daha sık aralıklarla
antenatal kontrollere çağırılır ve bu antenatal kontrollerin her
birinde kan şekeri değerlendirilerek diyetin ve/veya insülin
tedavisinin etkinliği gözden geçirilir. Gerekli durumlarda tek başına
diyet tedavisinden vazgeçilerek diyet+insülin tedavisine geçilir.
İnsülin tedavisi yetersiz geldiği görülen gebelerin insülin dozları
tekrar ayarlanır. Belli bir gebelik haftasından sonra fetal iyilik hali
testlerine başlanır.

Gestasyonel diabeti olan anne adayı gebelik boyunca kan şekerini evinde
düzenli olarak kontrol etmeli, verilen diyete ve alıyorsa insülin
tedavisine uymalı ve doktorunun çağırdığı aralıklarla kontrole
gelmelidir. Kontrollerde insülin dozlarının tekrar ayarlanması, ya da
dietin tekrar ayarlanması veya yanlızca diyet alanlarda diyete ek
olarak insülin tedavisine geçilmesi gerekebilir.

Kontroller esnasında ultrason incelemesiyle bebekte irileşme, polihidramnios (amnios sıvısı artışı) aranır.

Belli bir gebelik haftasından sonra (genellikle 36. hafta) fetusun
iyilik hali NST ve BFP gibi testlerle haftada bir ve belli bir gebelik
haftasından sonra haftada iki kez araştırılır.

Diyetle kan şekeri kontrol altına alınan gebelerde fetal iyilik hali testlerine daha geç bir dönemde başlanabilir.

Anne adayının bebek hareketlerine duyarlı olması gerekir. Her bebeğin
kendine özgü hareket etme alışkanlığı vardır. Anne adayı bebeğinin az
oynamaya başladığını farkettiğinde bu durumu hemen doktoruna haber
vermelidir.

Gestasyonel diabeti olan ve insülin kullanan anne adayı belli bir
gebelik haftasından sonra (genellikle 38. hafta) hastaneye yatırılarak
izlenir. Bu aşamada fetal iyilik hali testleri sıklaştırılır, kan
şekerleri düzenli olarak kontrol edilmeye devam edilir ve gerekirse
tekrar insülin doz ayarlaması yapılır. Gebeliğin sonuna doğru doğum
şekli hakkında karar verilir.

Doğumun zamanı ve şekli konusunda karar verilmesi:

Gestasyonel diabetli anne adayının kan şekeri diyetle kontrol altına
alınabiliyorsa doğum eyleminin kendiliğinden başlaması beklenir. Normal
gebeliklerde miad geçmesi durumundaki yaklaşım şeması bu gebeler için
de geçerlidir.

Ancak gestasyonel diabetli anne adayının kan şekerleri insülinle
kontrol altında tutuluyorsa gebelik süresinin 40 haftayı geçmesine
genellikle izin verilmez. Bu gebelik haftasına gelinmesine rağmen doğum
eylemi başlamazsa indüksiyon (suni sancı) ile doğum gerçekleştirilmeye
çalışılır.

İri bebek ya da başka bir nedenle sezeryan gerekli değilse gestasyonel diabetli anne adayı normal doğum yapabilir.

Normal doğum yapmasına izin verilen gebeler doğum eylemi esnasında CTG
ile sürekli monitorizasyona tabi tutulurlar ve en ufak bir fetal
distres bulgusunda doğum sezeryan ile gerçekleştirilir.

Diabetik anne adayının doğum yapacağı hastanenin yenidoğan ünitesinin diabetik anne çocuğu bakımı konusunda tecrübesi olmalıdır.

İnsülin kullanan gestasyonel diabetli annelerde doğumun hemen
sonrasında insülin ihtiyacı azaldığından insülin dozları tekrar
ayarlanır.

Gebeliklerinde gestasyonel diabet tanısı konmuş annelere lohusalık
bitiminde 75 gram glikozla OGTT (şeker yükleme testi) uygulanır. Bu
test normal çıksa da annenin sonraki gebeliklerinde ya da hayatının
ileriki dönemlerinde şeker hastalığına yakalanma riskinin diğer
insanlara göre daha fazla olduğunu bilmesi gerekir.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:17 am

Gebelikte alkol alımı

İkinci aya kadar genellikle gebe kalındığından habersiz olduğundan,
bunu bilmemiz halinde asla yapmayacağımız şeyleri yaparız. Birkaç
vesileyle içilen bir iki duble içkinin erken gebelikte gelişmekte olan
cenine zarar verdiğine ilişkin hiçbir kanıt yoktur. Gerçekte son
çalışmalardan birinde, gebeliğin erken döneminde, hiç içmeyenlere
oranla daha fazla doğumsal sakatlık ya da gelişme geriliği olmadığı
gösterilmiştir.

Gebelik sürecinde fazla içki içmenin ise bebekte bir çok soruna yol
açtığı gösterilmiştir. Bebeğin kan dolaşımına giren alkol miktarının
anne kanındaki kanındaki alkol yoğunluğuna yaklaşık olduğu ve annen
aldığı alkolü bebeğinde paylaştığı göz önüne alınırsa bu pek de
şaşırtıcı sayılmaz. Alkolü bedenden atmak için gereken süre bebekte
annenin iki katı olduğundan, anne hafif çakırkeyifken bebek sarhoştur.

Gebelik boyunca ağır işçilik (5-6 kadeh şarap, bira ya da rakıyı bir
günde tüketmek) ciddi doğum komplikasyonlarının yanı sıra bebekle
ilgili alkol sendromuna da yol açar. Yaşama boyu süren bir akşamdan
kalmalık olarak tanımlanabilecek olan bu durumda bebek normalden daha
küçüktür ve genellikle zihinsel özürlüdür. Baş, yüz, kollar, bacaklar
ve merkezi sinir sisteminde (beyin omurilik) birçok yapı bozukluğu
vardır ve yeni doğan döneminde ölüm oranı yüksektir. Bebekte daha sonra
da öğrenimsel, davranışsal ve toplumsal uyumla ilgili sorunlar olur.

İçki içmeyi sürdürmenin riski doza bağlıdır ne kadar çok içerseniz,
bebeğinize vereceğiniz karar daha çok olur. Ama gebelikte içki tüketimi
bile (günde 1-2 kadeh, ara sıra 5-6 kadehin tüketildiği durumlar) düşük
riskinin artması, düşük doğum ağırlığı ve doğum sırasında
komplikasyonlar gibi çeşitli ciddi sorunlara yol açabilir. Ayrıca
bebekte alkol etkisi sendromla, çeşitli gelişimsel ve davranışsal
sorunlar ilişkilendirilmiştir. Günde 1 ya da 2 kadeh düşük, ölü doğum,
büyüme bozukluğu ve baş, yüz, kol, bacak, kalp, merkezi sinir
sistemindeki gelişimsel sorunların riskini arttırmaktadır. Çocuklar
büyüdüğünde de öğrenme, davranış, toplumsal uyum ve yargılama
bozuklukları göstermektedir.

Bazı kadınların gebelikleri süresince hafif, örneğin geceleri bir kadeh
içmelerine karşın sağlıklı bebekleri olur. Bunun akıllıca bir davranış
olduğunu bir garantisi yoktur. Gebelikte güvenli alkol dozu, eğer varsa
bile, bilinmemektedir.

Alkol ve gebelik hakkında bilinenlerin tümü, gebe olduğunuzu fark
etmeden önce içtiğiniz içki için kaygılanmayı bırakıp, gebeliğin geri
kalan süresi boyunca içkiyi kesmenin öngörülü bir davranış olduğunu
düşünmektedir. (Doğum günü ya da yıl dönümünde yemekle alınan yarım
bardak şarap dışında, çünkü besinler alkol emilimini azaltmaktadır).

Bazı kadınlar, özellikle gebeliğin erken döneminde içkiye karşı
tiksinti duymaya başlayanlar için kokteyl almayı ya da akşam yemeğinde
şarap içmeyi âdet haline getirenler için alkolü bırakmak yoğun bir
çaba, belki de yaşam biçimini değiştirmeyi gerektirir. Gevşemek için
içki alıyorsanız müzik, ılık banyo, masaj, alıştırma, okuma gibi başka
yöntemleri deneyin. Eğer içki, bırakmak istemediğiniz günlük
alışkanlıklarınızın bir parçasıysa alkolsüz bira, üzüm suyu, köpüklü
elma şarabı alabilirsiniz.

Ağır içiciler gebeliğin ne kadar erken döneminde içkiyi bırakılırsa,
bebekleri o kadar az risk altında kalır. İçkiyi bırakmayı ya da alkol
tedavi programını reddeden ya da bu konuda uzman hekimden yardım
almayan bir ağır içici gebeliğini sonlandırmayı düşünebilir ve
hastalığı kontrol altına alınana kadar çocuk edinmeyi erteleyebilir
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:18 am

Gebelikte baygınlık ve baş dönmesi

Gebelikte baş dönmelerini sık olmakla birlikte bayılma seyrektir. Gebe
bir kadında sersemlik hissi veya baş dönmesinin bilinen veya
kuşkulanılan pek çok nedeni vardır.

Birinci üç aylık dönemde hızla genişleyen dolaşım sistemini, varolan
kan hacminin yeterli derecede doldurmaması baş dönmesinin nedeni
olabilirken, ikinci üçayda genişleyen rahmin anne adayının kan
damarları üzerine basınç yapması baş dönmesinin nedeni olabilirken ,
ikinci üç ayda genişleyen rahminin anne adayının kan damarlı üzerine
basınç yapması baş dönmesinin nedeni olabilir. Baş dönmesi yatar veya
oturur durumdan her kalkışınızda olabilir. Buna durumsal kan basıncı
düşüklüğü (postural hipotansiyon) denir. Kan basıncının hızla
düşmesiyle birlikte birdenbire beyne daha az kan gitmesi buna neden
olur. Çözümü basittir : Her zaman yavaş yavaş ayağa kalkın. Telefona
yanıt vermek için hızla fırlamak boylu boyunca yere uzanmak demektir,
unutmayın!

Kan şekeriniz düşünce de baş dönmesi hissedebilirsiniz. Bunun nedeni
genellikle uzun süre aç kalmaktır ve bu durumda her yemekte kan şeker
düzeyinizi korumaya yardım edecek proteinler alarak veya sık ve azar
azar yemek yiyerek, öğünler arasında alıştırarak kendinizi
koruyabilirsiniz. Gerektiğinde kan şeker düzeyinizi hızla
yükseltebilmek için bir kutu meyve suyu, bir iki meyve veya yulaflı
kraker taşıyın.

Çok sıcak alışveriş merkezlerinde, ofiste veya otobüste de çok fazla
giyinmişseniz baş dönmeniz olabilir. Böyle bir durumda yapılacak en iyi
şey dışarı çıkarak veya pencereyi açarak biraz temiz hava almaktır.
Üzerimizdekilerin bir kısmını çıkarmak ve boyun ve göğüs bölgesi olmak
üzere kıyafetlerinizi gevşetmek de size yararlı olur.

Eğer sersemlik hissediyorsanız ve/veya biraz sonra bayılacağınızı
düşünüyorsanız, beyninize giden kan dolaşımını arttırmaya çalışın.
Bunun için eğer mümkünse yere uzanın ve bacaklarınızı havaya kaldırın.
Bu sırada başınız yerde olmalıdır. Eğer yere uzanmak mümkün değilse,
baş dönmeniz geçene kadar, başınızı dizlerinizin arasına alarak oturun.
Her ikisini yapmak içinde uygun yer yoksa, bir dizinizi yere koyun ve
ayakkabı bağlarını bağlıyormuş gibi yapın. Gerçekte bayılma oldukça
nadir görülür. Fakat eğer bayılırsanız , üzülmeye veya endişelenmeye
gerek yoktur. Çünkü bu durumda her ne kadar beyninize giden kan akımı
azalsa da, bu bebeğinizi etkilemeyecektir.

Bir dahaki hekim kontrolünüzde hekiminize baş dönmenizi ve baygınlık
hissinizi anlatın. Gerçek bayılmayı hemen bildirin. Sık sık bayılma
şiddetli bir kansızlığın veya başka bir hastalığın belirtisi olabilir,
bu nedenle araştırılmalıdır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:18 am

Gebelikte bebek hareketleri tekmelemeleri

Bebeğinizin hareketlerini hissetmek, gebeliğinizde yaşayacağınız en
hoşunuza gidecek şeydir. Sizi en çok üzecek şey de doğal olarak,
hareketlerin kaybolmasıdır. İçinizde yeni bir yaşamın filizlenip boy
attığını, pozitif bir gebelik testi veya karnınızın büyümesinden, bebek
kalp atımlarından bile daha fazla gösteren en önemli şey bebeğinizin
hareketleridir.

Bebeğin hareketlerinin yedinci haftada başlamasına karşın, bu anne
tarafından fark edilmez. Hareketlerini veya "canlandığını" 14. ile 26.
haftalar arası herhangi bir dönemde, genellikle de 18. ile 22. haftalar
arasında hissedebilirsiniz. Daha önce bebek sahibi olmuş bir kadın,
sıklıkla bebeğin hareketlerini daha önce fark eder; çünkü nasıl bir
hareket bekleyeceğini biliyordur. Doğal ki, zayıf bir kadın da şişman
bir kadına göre bebeğin hareketlerini daha erken fark eder.

Bazen son tahmini doğum tarihi yanlış hesaplandığından, bebek hareketleri geç hissedilmiş olabilir.

Hiç kimse ilk kez anne olduğunu bilmenin nasıl bir şey hissettirdiğini
tam olarak söyleyemez, yüz gebe kadın ilk bebek hareketlerini yüz farkı
şekilde betimleyebilir. En çok tanımlanan tanımlar "karında bir kanat
çırpınma hareketi" ve "kanımda bir kelebek gibi" şeklindedir. Daha
erken bebek hareketleri de "çarpma veya dirsek atma", "seğirme",
"guruldama", "birisinin karna vurması", "kabarcık patlaması",
"kıvranma" , "çok güzel bir parka tepe taklak yürümeye başlamak gibi"
diye de tanımlanır. İlk bebek hareketi genellikle yanlış bir şekilde
açlık ve gaz ağrısı zannedilir. Hatta bir kadın, "Bluzumda bir böcek
geziniyor zannettim, fakat sonradan bunun bebeğimin hareketi olduğunu
fark ettim" diye anlamıştır.

Yirminci haftaya kadar bebek hareketlerinin hissedilmemesi beklenen bir
durum olmadığından, hekiminizin ultrasonla değerlendirmesi gerekir.
Eğer bebeğinizin kalp atımı güçlü ve her şey yolunda gidiyor gibi
görünüyorsa, hekiminiz test yaptırmaya gerek duymayacaktır.

İlk bebek hareketleriyle ilgili kaygılar, daha sonra yerini
hareketlerin yeterince sık olmaması ya da bir süre fark edilmemesinden
kaynaklanan kaygılara bırakır. Bununla birlikte gebeliğin bu döneminde
bu kaygılar gereksizdir. Fark edilebilir hareketlerin sıklığı büyük
değişkenlik gösterir. Hareketlerin özelliği değişken olmasıdır. Bebek
sürekli hareketli olduğu halde bunların yalnızca bir bölümü duyulabilir
ölçüde kuvvetlidir. Öteki hareketler bebeğin rahim içindeki duruşundan
(örneğin dışa değil iç tarafa dönük tekmelemesinden) dolayı, ya da
sizin faaliyetinize bağlı olarak duyulmayabilir (siz yürürken çocuğunuz
uyuyabilir ya da uyanık olabilir, veya çok meşgulseniz küçük
hareketleri fark etmeyebilirsiniz). Ayrıca siz tam da bebeğinizin en
hareketli olduğu dönemde uyuyor olabilirisiniz. (Birçok bebeğin en
hareketli olduğu zaman gece yarısıdır)

Gün boyu hiç bebek hareketi duymamışsanız, durumu aydınlatmanın en iyi
yolu akşamleyin tercihen bir bardak süt ya da iki saat uzanmanızdır.
Sizin hareketsizliğiniz ve içtiğiniz şeyin vereceği enerji bebeğinizi
harekete geçirecektir. Yine olmazsa bu kez birkaç saat uzanın, ama bu
kez de olmamışsa kaygılanmayın. Birçok anne, 20. haftadan önce bir
dönem bir yada iki gün, hatta bazen üç-dört gün boyunca hiçbir hareket
hissetmeyebilirler. 20. haftadan sonra telaşa kapılacak bir durum
olmasa da (kuşkusuz tahmin edersiniz ki bebeğinizin hareketleri
başlamışsa), 24 saat boyunca bebek hareketi duymazsınız hekiminizi
aramanız iyi bir düşüncedir.

28. haftadan sonra bebek hareketleri daha düzenli ve kararlı olmaya
başlar. Artık yeri iyice daraldığı için hareketleri de sınırlanır.
Daralmış yuvasında ancak dönebilir ve kıpırdanabilir. Başı leğene
yerleştiğinde artık daha da az hareket edebilir. Araştırmalar,
annelerin her gün bebeklerinin hareketlerini kontrol etme alışkanlığını
edinmelerinin iyi bir uygulamaya olduğunu göstermiştir. Bu evrede, her
gün hareket hissetmeniz koşuluyla, hareketin ne olduğu önemsizdir. Eğer
hiç hareket hissetmiyorsanız veya ani panik benzeri bir hareket olursa
hekiminize danışın.
Bebekler de insandır. Onların da bizim gibi topuklarıyla diz veya
dirsekleriyle tekmeledikleri "hareketli" ya da uzanıp kaldıkları,
"sakin" zamanları vardır. Çoğunlukla onun hareketliliği sizin ne
yaptığınıza bağlıdır. Rahim dışındaki bebekler gibi, rahim içindeki
bebekler de sallandıklarında uyurlar. Bu nedenle gün boyunca hareketli
olduğunuz zamanlarda bebeğiniz gündelik ritminizle hareketsizleşir.
Böylece -kısmen bebek yavaşlamış olduğundan, kısmen de siz meşgul
olduğunuzdan- tekmeleri pek fark etmezsiniz. Siz yavaşlar yavaşlamaz
bebeğiniz hareketlenmeye başlar. Bu yüzden bir çok gebe kadın bebek
hareketlerini geceleyin veya sabahleyin yatakta hisseder. Ayrıca anne
öğünde ya da öğün arasında bir şeyler yiyince, belki de kanındaki şeker
miktarının artışına tepki olarak, bebeğin hareketliliği artabilir. Bazı
gebeler kendileri sıkıntılı ya da sinirli olduklarında da bebeğin
hareketlerinin arttığını bildirmişlerdir; bu durumda bebek annenin
adrenaliyle uyarılmış olabilir.

Bebekler 24. ve 28. haftalar arasında en hareketli dönemlerini
yaşarlar, anca bu dönemdeki hareketler düzensiz ve genellikle kısadır
ve ultrasonda görülebilirse de meşgul olan annenin hissedemeyeceği
niteliktedir. 28. ve 32. haftalar arasında bebek hareketleri, dinlenme
ve hareketlilik olarak tanımlanan dönemlerle daha düzenli ve sürekli
hale gelir.

Başka gebe kadınların bebekleriyle kendi bebeğinizin hareketlerini
karşılaştırmayın. Her yeni doğan gibi ana karnındaki her bebek de
hareketlilik ve gelişme yönünden kendine özgüdür. Bazılar her zaman
hareketlidir, bazılarıysa çoğunlukla sakin. Bazılarının tekmeleri
düzenlidir; bazılarının hareket düzenleri anlaşılamaz. Hareketliliğin
kesin yavaşlaması ya da kesilmesi olmadığı sürece pek çok durum
normaldir.

Son araştırmalar 28. haftadan itibaren bebeğin hareketlerini annenin
günde iki kez, bir kez annenin daha hareket olduğu sabah saatlerinde ve
bir kez de daha hareketli akşam saatlerinde kontrol etmesinin yerinde
olacağını gösteriyor. Hekiminiz başka bir test önermediyse, aşağıdaki
testi uygulayabilirsiniz:

Saymaya başladığınızda saate bakın. Her türden hareketi (tekme,
çalkalanma, dönme) sayın. 10'a ulaştığınızda saymayı kesin ve saate
bakın. Genellikle on dakika içinde on kadar hareket saymış olursunuz.
Bazen biraz daha fazla olabilir.

Bir saat sonunda hala on hareket sayamadıysanız, süt için veya hafif
bir şeyler atıştırın; sonra sırtüstü uzanın, gevşeyin ve saymayı
sürdürün. On hareket saymadan iki saat geçmişse gecikmeden doktorunuzu
arayın. Hareketin olmayışı mutlaka bir sorun olduğu anlamına gelmese
de, zaman zaman bebekte sıkıntı işareti olabilir. Böyle durumlarda
hızla eyleme geçmek gerekebilir.

Doğum yaklaştıkça bebek hareketlerini düzenli olarak kontrol etmek de giderek daha fazla önem kazanır.

Bebeğiniz rahimde büyüdükçe daha güçlenir ve bir zamanlar kelebek
dokunuşu gibi olan hareketler artık iyice güçlü bir hale gelir.
Kaburgalarınıza, rahim ağzına veya karnınıza canınızı yakacak kadar
güçlü bir tekme yerseniz şaşırmayın. Özellikle güçlü bir saldırıya
maruz kalırsanız, duruş şeklinizi değiştirmeyi deneyin. Bu, küçük
saldırganın dengesini değiştirerek saldırıyı geçici olarak durdurabilir.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:18 am

Gebelikte cilt değişiklikleri hastalıkları

Gebelik kadın vücudunda pekçok değişime neden olan bir süreçtir.
Hormonal ve mekanik nedenlere bağlı olarak gelişen bu değişimler gerek
direk gerekse dolaylı yollardan kadının psikolojisini de etkiler. Bazı
kadınlar gebeliğin vücudunda meydana getirdiği değişimlerden büyük bir
hoşnutluk duyar ve gebeliğin kendisini güzelleştirdiğini düşünürken,
oldukça önemli bir grup kadında çirkinleştiğini düşünür ve hatta kendi
vücudundan utanır hale gelir. Oysa gebelik her kadına yakışan çok güzel
ve farklı bir olaydır.

Gebelikte kilo artışı, ve karnın büyümesi dışında görülebilen en önemli
fiziksel değişim ciltte yaşanır. Hem hormonların hem de büyüyen karnın
etkisi ile ortaya çıkan bu değişikliklerin bir kısmı gebelik sonrası
eskiye dönerken, bir kısmı da kalıcı olur.

Çatlaklar
Gebelikte ortaya çıkan cilt değişimlerinden en sık bilineni karın
çatlaklarıdır. Stria Gravidarum adı verilen bu çatlaklar tüm gebe
kadınların %50 ile 90'ında ortaya çıkar. Hemen hemen bütün kadınlar bu
çatlakların ortaya çıkmasından korkmakta ve çekinmektedir. Büyük
çoğunluğu karnın alt kısmında görülen lezyonlar gebeliğin ikinci
yarısından itibaren belirmeye başlar. Nadiren uyluklar, kalçalar,
memeler ve kollarda da görülebilir.

Tipik görüntüsü deride ufak ve fazla derin olmayan çöküntüler
şeklindedir. Açık tenli kadınlarda pembemsi bir rengi olabilir. Esmer
tenlilerde ise etrafındaki cilt bölümlerinden oldukça açık renkte,
hatta gümüş rengindedir. Ciltte bulunan kollajen adı verilen maddenin
ayrılmasından dolayı görülürler. Ağrılı değillerdir ancak hafif bir
kaşıntıya yol açabilirler. Hem mekanik gerilmeye bağlı olarak hem de
hormonal nedenler ile ortaya çıkabilirler.

Çatlakların önlenmesi her zaman mümkün olmaz. Piyasada gebelik
çatlaklarını engellemek için satılan pekçok ürün olmasına karşın
etkinlikleri her zaman tatminkar değildir. Ailevi yatkınlık söz
konusudur. Annesi ya da kızkardeşinde bu türden çatlaklar olanlarda
daha sık görülür. Irkın da etkisi olduğu tahmin edilmektedir. Örneğin
siyah ırkda daha az rastlanır. Ani ya da olması gerekenden fazla kilo
artışı olanlarda çatlaklar daha kötü olur. Önlemek için yapılabilecek
en iyi şey bol sıvı almaktır. Sıvı miktarı yüksek olan sağlıklı bir
cilt gerilmeye daha iyi yanıt verir.

Çatlakların büyük bir kısmı doğumdan sonra kaybolmaz. Rengi biraz daha
açılarak gümüşi bir hal alır. Pekçok kadın bu durumdan rahatsızlık
duymaz ve bunu anne olmanın bir işareti olarak gururla taşır. Daha az
sayıda kadın ise çatlaklardan kurtulmak ister. Bu amaçla geliştirimiş
pek çok cerrahi teknik vardır ve bu teknikler plastik cerrahlar
tarafından uygulanır. Sonuçlar tatminkar olmaktadır.

Özetleyecek olursak:

Aile öyküsü ve genetik yatkınlık çatlakların ortaya çıkmasında
önemlidir. Anneniz ya da kızkardeşlerinizde varsa büyük olasılıkla
sizde de görülecektir.
Eğer önceki hamileliklerinizde çatlak olduysa bu hamileliğinizde de
oluşması kuvvetli bir olasılıktır. Önceden kalan çatlakların rengi
geçici olarak koyulaşabilir.
Ani kilo artışı. Çok hızlı ve fazla miktarda kilo aldıysanız çatak ile karşılaşma olasılığınız yüksek demektir.
Beslenme durumu. Yeterli miktarda sıvı alan ve dengeli beslenen
kadınlarda daha az ve daha hafif şiddette çatlak olduğunu unutmayın
Irkın önemini akılda tutun.
Gebelik Maskesi
Cholasma olarak da adlandırılan gebelik maskesi gebelik esnasında yüzde
meydana gelen değişimleri ifade eder. Gebelik sırasında melanotropin
adı verilen madde fazla miktarda salgılanır. Bu madde burun, yanaklar
ve alın civarında pigmentasyon artışına yani koyulaşmaya yol açar.
Güneş ışınları duruma yol açmamakla birlikte olayın şiddetini
arttırabilir. Gebe kadınların %45 ile 70'inde gebeliğin 4. ve 5.
ayından başlayarak gebelik maskesi görülebilir. Kalıcı olmayan bu durum
doğumdan sonra birkaç ayda kendiliğinden geriler ve kaybolur. Gebeliği
sırasında makyaj yapan kadınlar cholasma'yı saklayabilirler. Gebelk
maskesini önlemenin en kolay yolu güneşe çıkarken çok yüksek faktörlü
koruma kremleri sürmektir. Kış aylarında da güneşin bu tür etkisi
olabileceği unutulmamalı ve koruyucu krem sürmek ihmal edilmemelidir.
Koyulaşmalar sadece yüzde olmaz. Meme başları, koltuk altları, genital
bölge de de gebeliğin sonlarına doğru renk değişiklikleri görülebilir.
Bu değişiklikler önemli değildir ve doğumdan sonra kaybolurlar.


Linea nigra
Orta hat üzerinde, kasıktan göbek deliğine kadar uzanan koyu renkli bir
çizgidir. İlk gebeliğini yaşayanlarda gebeliğin üçüncü ayından
başlayarak ortaya çıkar. Tecrübeli annelerde ise daha erken dönemde
görülebilir. Her kadında görülmez.Bazı toplumlarda bu çizginin
görülmesi bebeğin erkek olduğu şeklinde yorumlanır ancak bunun gerçekle
bir ilgisi yoktur.

Sivilce
Gebelikte meydana gelen hormonal değişimler ciltte yağlanma ve
sivilceye neden olabilir. tamamen geri dönüşümlü olan bu sivilceler
gebelik sırasında bol sıvı alımı ve düzenli yapilan cilt temizliği ile
bir ölçüde engellenebilir.

Damarlanma
Gebelik sırasında kanda artan östrojen seviyelerine bağlı olarak
özellikle yüz, boyun, göğüs, kol ve bacaklarda değişik şekillerde
damarlanmalar ortaya çıkabilir. Bu damarlanma yıldız şeklinde ve
ciltten hafif kabarık yapılardır. Üzerine baskı uygulayınca renkleri
solmaz. Bu yapılara örümcek ağına benzedikleri için İngilizce'de
örümcek anlamına gelen spider kelimesinden esinlenerek "spider veins"
adı verilir. Kadınların %60 civarında görülür ve doğumdan sonra
kendiliğinden kaybolur.

Palmar Eritem

Tıbbi adı palmar eritem olan avuç içlerinde kızarıklık ve beneklenmenin
nedeni tam olarak bilinmemektedir.Bununla birlikte artmış östrojen
miktarına bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Gebe kadınların
%50-55'inde rastlanır. Zencilerde daha nadir görülür. Nadiren ayak
tabanlarında da saptanabilir. Herhangi bir yakınma yaratmayacağı gibi
hafif yanma ve kaşıntı olabilir. Her zaman kullanılan nemlendiriciler
yararlı olabilir.
Karaciğer hastalıklarının önemli bir bulgusu olan palmar eritem
varlığında kan tetkileri ile karaciğer fonksiyon testleri yapılmasında
fayda vardır. Palmar eritem doğumdan sonra östrojen düzeylerinin
normale inmesi ile kaybolur.

Diğer değişiklikler
Gebelik sırasında bazı kadınlrda saç ve tırnaklar normalden daha hızlı
uzar. Tırnaklarda incelme ve kolay kırılma görülebilir. Bazı bölgelerde
aşırı tüylenme olabilir. Terleme artabilir. Tüm bu değişiklikler
hormonal artışlara bağlıdır ve gebelik sona erdikten sonra gerilerler
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:19 am

Gecikmiş doğum günaşımı sürmatürasyon



42 Haftadan uzun süren gebeliklere GÜN AŞIMI adı verilir. Sürmatürite,
postterm, postmatürite olarak da adlandırılabilir. Ortalama gebelik
süresi insanoğlunda son menstrüel periodun ilk gününden itibaren 280
gündür. Ovulasyon (yumurtlama) tarihinden itibaren de 266 günlük bir
süreyi kapsar. Tahmini doğum tarihi Neagele formülü ile hesaplanır. Bu
basit formülde son adet tarihinin ilk gününe 7 gün eklenerek ve 3 ay
geri giderek tahmini doğum tarihine ulaşılır. Ancak bu tarih kesin
değildir ve 15 gün önce ve sonrası da normal olarak kabul edilmektedir.
Her kadında ovulasyon (yumurtlama) tabii ki tam olarak bilinemediğinden
doğum tarihinin belirlenmesinde son menstrüel periyot baz alınır. Eğer
ovulasyon tarihi net biliniyorsa gebelik süresi ile ilgili daha kesin
bilgilere ulaşılabilir.

BEBEĞE AİT RİSKLER:

Gün aşımında, bebeği bekleyen en önemli risk, plasentada dolaşım
bozulmasına bağlı olarak oksijen ve besin maddelerinin yeterince
taşınamaması sonucu fetal distres gelişimidir. Oksijenlenmenin azalması
sonucu fetusun ilk tepkilerinden biri, hareketini kısıtlaması ve
oksijen kullanımını azaltmaktır. Bu nedenle özellikle gün aşımı olan
gebeliklerde, bebek hareketleri bir sağlık göstergesi olarak dikkatlice
izlenmelidir. Bir noktaya kadar tolere edilebilen oksijen kısıtlılığı,
belli bir sınırın aşılması ile fetusta refleks olarak mekonyum denen
ilk dışkının rahim içerisine yapılmasına neden olur. Bebek doğmadan
amniyon sıvısı içine yaptığı bu ilk dışkı; doğum sırasında ve hatta
anne karnında bebeğin akciğerlerinin mekonyumla dolmasına neden olur.
Mekonyum aspirasyonu denen bu durum, bebekte ciddi zararlara yol
açabilir.

DİSMATÜRİTE SENDROMU:

Normalde fetus 40. haftadan sonra çok az bir gelişme gösterir. Son
haftalarda akciğer olgunlaşmasını da tamamlamış olan fetusta, cilt altı
yağ depolanmaları dışında, herhangi bir gelişme beklenmez. Gün aşımı
başladığında Dismatürite sendromu adı verilen tablo gelişmeye
başlayabilir. Dismatürite sendromu gün aşımı olan bebeklerin yaklaşık
üçte birinde görülmektedir. Genellikle cilt altı yağ depolarının kaybı
sonucu buruşuk, kuru ve çatlak bir deri, uzun tırnaklar, uzun saçlar,
hipotoni denen kas güçsüzlüğü, mekonyumla boyanmış sarı - yeşil veya
kahverengi cilt, göbek kordonu ve zarlar ile karakterizedir.

İRİ BEBEK:

Bir grup sürmatüre bebekte beklenin üzerinde kilo artışı sonucu "iri
bebek" (4000gr. Doğum tartısı üzeri) durumu söz konusu olabilir. Normal
doğum eylemi sırasında sıkıntı yaratabilecek bu durumda doğum eyleminin
uzaması, zor ve müdahaleli doğum (vakum, forseps) riskinin artması,
doğum eylemi sırasında bebeğin omzunun takılması, epizyotominin (normal
doğum eylemi sırasında vulvaya yapılan cerrahi kesinin) istenmeyen
şekilde ilerlemesi ve çeşitli yırtıkların oluşumu, doğum sonrası uterin
kasılmaların etkili olmaması nedeniyle aşırı kanama gibi sorunlara yol
açabilir.

OLİGOHİDRAMNİYOS

Gün aşımı durumunda oligohidramniyos (bebeğin içinde bulunduğu sıvının
miktarında azalma) oluşabilir. Bu nedenle gün aşımı olan bebeklerde
amniyon sıvısı miktarının ultrason ile ölçümü önemlidir.
Oligohidramniyos varlığı, bebeğin dolaşım bozukluğunun da göstergesi
olduğundan özellikle önemlidir. Anne karnında ve doğum sırasında
bebeğin daha çabuk strese girmesine neden olabilir. Oligohidramniyos
saptandığından itibaren gebelik sonlandırılmalıdır.

TEDAVİ:

Doğumu planlamaktır. Sezaryen gerektiren bir durum varsa beklenmeden gebelik sezaryenle sonlandırılır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:19 am

Genital Herpes uçuk

Yaygın adı ile uçuk olarak bilinen lezyon, Herpes Simpleks Virus (HSV) adı verilen virüsün yol açtığı bir enfeksiyondur.


Sadece 45 milyon kişi A.B.D.'de bu hastalğa yakalanmıştır ve her yıl
500.000 yeni vaka ortaya çıkmaktadır. Bu tablonun dramatik olan yanı
hastaların %80'i ya herhangi bir yakınma ortaya çıkmadığı ya da
belirtileri yanlış yorumladığı için hasta olduğunun farkında değildir.

HSV'nin 2 tipi vardır: HSV1 ve HSV2. HSV1 genelde dudak etrafındaki
uçuk şeklinde lezyonlara neden olurken, HSV2 genelde genital organlarda
enfeksiyon yaratmaktadır.

Virus ilk defa enfeksiyon yarattıktan sonra sinir düğümlerinde sessiz
olarak yıllarca bekleyebilmekte ve uygun ortam ve zamanda yeniden
enfeksiyona neden olabilmektedir. Bu nedenle HSV enfeksiyonları sinsi
enfeksiyonlardır.

Belirtiler
Herpes bulguları kişiden kişiye değişir. İlk atakta genelde virüs ile
tamastan sonra 2 gün 3 hafta arası bir sürelik kuluçka devresini
takiben yanma, kaşıntı, bacaklarda ağrı, kalça ve genital bölgede ağrı,
vajinal akıntı, karın boşluğunda dolgunluk hissi görülebilir. Bu ilk
bulgulardan birkaç gün sonra enfeksiyon alanında uçuk tarzı yaralar
ortaya çıkar. Bu yaralar vajinada ve rahim ağzında olabilir. 3-4 gün
içinde bu yaralar iz bırakmadan kaybolurlar. Bu aşamadan sonra virus
omurilik düzeyinde sinir köklerine giderek yerleşir ve burada inaktive
halde beklemeye başlar. Pekçok kişide de periyodik olarak
re-enfeksiyona neden olur. Bu reenfeksiyonlar esnasında virusler
sinirler boyunca ilerleyerek genelde ilk enfeksiyonu yarattığı
alanların yakınında yeni lezyonları yapar.Her enfeksiyon atağı
esnasında gözle görülebilen lezyonların bulunması şart değildir. Çoğu
zaman fark edilmeyen ataklar olur. Bu dönemlerde vajinal salgılar ile
virüs yayılımı olduğundan kadın cinsel partnerine hastalığı
bulaştırabilir.


Genital herpes lezyonunun
tipik görüntüsü

Tanı
Gözle görülebilen lezyonların varlığında tanıyı koymak kolaydır. Ancak
bunun HSV olduğunu göstermek için bazı laboratuvar tetkikleri
gerekebilir. Bunun en iyi yolu aktif enfeksiyon sırasında lezyonlardan
alınacak materyalde viral kültür yapmaktır. Ancak bu oldukça masraflı
bir tekniktir. Materyalde virus üretilememesi hastalık olmadığı
anlamına da gelmez. Kesin tanının çok zor olması nedeni ile pekçok vaka
hatalı olarak teşhis ve tedavi edilmektedir. Kanda yapılan immünolojik
testler ile de HSV varlığı saptanabilir. Ancak bu testler aktif
enfeksiyonu göstermez. Sadece kişinin hayatının herhangi bir döneminde
enfeksiyon geçirip geçirmediğini ve bağışıklık sisteminin virüse karşı
antikor geliştirip geliştirmediğini belirler. Antikorlar bulunsa bile
bunlar kişiyi yeni enfeksiyonlardan korumaz. Kan testi ayrıca oral ve
genital enfeksiyonların ayrımını da sağlayamaz. Son zamanlarda HSV1 ve
HSV2'yi ayrıdedebilen kan testleri geliştirilmiş olmakla beraber
bunların yaygın kullanımı henüz daha mevcut değildir.

Tedavi
Günümüzde Herpes tedavisi için değişik ilaçlar mevcuttur ancak bu
ilaçlar kesin tedavi sağlayamamaktadırlar. Viral bir enfeksiyon olduğu
için antibiyotikler etkisiz olmaktadır. İlaçlar sedece ilk atağın
şiddetini azaltmakta ve süresini kısaltmakta , daha sonraki atakların
ise sıklığını düşürmektedir. HSV enfeksiyonu geçiren kişiler bazı
birkaç basit kurala uyarak enfeksiyonun süresini ve bulaşıcılığı
azaltabilirler. Bu önlemlerden en basit fakat en önemli olanı enfekte
alanı temiz ve kuru tutmaktır.

Uçuk olan bölgeye dokunmamak ya da dokunduktan sonra hemen elleri yıkamak son derece önemlidir.

Lezyonlar tamamen iyileşene kadar cinsel ilişkiden kaçınmak da önemli bir konudur.

Tekrarlayan enfeksiyonlar travma, soğuk algınlığı, adet görme ya da
stress gibi vücut direncini düşüren durumlarda ortaya çıkmaktadır.

Riskler
Genital Herpes enfeksiyonu bazı riskleri de beraberinde getirir.Ancak
uzun dönem hayat kalitesini etkileyebilecek etkileri yoktur. Gebelik
gibi genel vücut direncinin azaldığı durumda olan kişiler aktif
enfeksiyon açısından dikkatli takip edilmelidirler. Eğer Herpesin ilk
atağı gebelik esnasında ortaya çıkarsa bu durumda virüs bebeğe
geçebilir ve bu tür gebeliklerde erken doğum riski her zaman bulunur.
Neonatal herpes ile doğan (anne karnında iken virüs ile temas eden ve
enfekte olan) bebeklerin %50'sinde nörolojik hasarlar ve ölüm meydana
gelir. Bebeklerde beyin iltihabı, göz problemleri, ciddi boyutta
döküntüler ortaya çıkar ancak bu bebeklerin büyük bir kısmı antiviral
ilaç tedavilerinden yarar görürler. Bebeklerdeki risk büyük ölçüde
annenin geçirdiği atağın ilk ya da tekrarlayan atak olmasına bağlıdır.
Aktif enfeksiyon varlığını araştırmak için yapılan viral kültürlerin
sonucu uzun bir süre aldığı için genital herpesden şüphelenilen
vakalarda doğum şekli olarak sezaryen tercih edilir. Eğer aktif
enfeksiyon yok ise sezaryen şart değildir
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:21 am

Genital tüberküloz

Tüberküloz yani verem bir zamanların en tehlikeli ve en ölümcül
hastalığıydı. Günümüzde ise eskisi kadar yaygın olmasa bile hala daha
özellikle ülkemizde yaygın olarak görülmekte olan bir hastalıktır.
Ancak geliştirilen antibiyotik ve aşılar sayesinde hem önlenebilen hem
de tedavi edilebilen bir hastalıktır. Son 50 yılda tüberküloz
tedavisindeki gelişmelere ve gelişmiş ülkelerde büyük ölçüde yok
edilmiş olmasına karşın tüm dünyada bakıldığında önlenebilen ölüm
sebepleri arasında 5. sıradadır.

Dünya Sağlık teşkilatı 1990 yılında tüm dünyada 2.910.000 kişinin bu
hastalık nedeni ile hayatını kaybettiğini açıklamıştır. Çarpıcı olan bu
ölüm vakalarının sadece 40.000'inin gelişmiş ülkelerde meydana
gelmesidir.

Uzun süre belirti vermemesi nedeni ile ve ihmalkarlıklar sonucu
ülkemizdeki tüberküloz görülme sıklığı tam olarak bilinmemekte,
hastaların önemli bir kısmı saptanamamakta ve teşhis konulan hastalar
yeterli düzeyde takip edilememektedir. Tüberküloz en sık solunum
yollarını tutmaktadır. Bu hastaların %2-5 kadarında da genital
tüberküloz saptanmaktadır.

Genital tüberküloz primer ve sekonder olarak ikiye ayrılır. Son derece
nadir olan primer genital tüberkülozda mikroorganizmanın ilk enfeksiyon
yarattığı alan genital organlardır. Vakaların %99'dan fazlası sekonder
tüberkülozdur. Burada vücudun başka bir yerinde (genelde akciğerler)
bulunan enfeksiyon kan yolu ile genital organlara yayılır (dessendan
enfeksiyon).

Dış genital organların tüberkülozu son derece nadirdir. En sık endometrium ve adneksler (yumurtalıklar ve tüpler) tutulur.

Klinik
Genital tüberküloz vakalarında tüberküloz için tipik olan yorgunluk,
kilo kaybı, gece terlemeleri, gece yükselen ateş çok nadir görülür.
Genital tüberkülozlu hastalarda en sık başvuru sebebi infertilitedir.
Hastalarda %25-50 oranında pelvik ağrı ve %10-40 oranında anormal
kanama görülür. Endometriumda olan harabiyet nedeni ile zarlar
birbirine yapışır (Asherman sendromu) ve bu durum hem infertiliteye hem
de adet kanamasının azalmasına ya da olmamasına neden olur. Tüpler
sıklıkla iki taraflı tutulur ve histerosapingografide (rahim filmi)
görünümü tipiktir.

Tanı
Genital tüberkülozdan şüphelenilen vakalarda aile ve kişinin kendi
öyküsü önemlidir. Daha önceden tüberküloz tanısı alıp almadığı, ailesi
ve yakın çevresinde bu hastalığa sahip kişi olup olmadığı araştırılmalı
ve detaylı bir fizik muayene yapılmalıdır. Tanıya yardımcı olması
açısından akciğer grafisi çekilmeli ve PPD testi yapılmalıdır.
İnfertilite nedeni ile müracaat etmiş hastalarda HSG çekilmeli, gerekli
vakalarda endometrium biopsisi yapılmalıdır.

Tedavi
Genital tüberkülozun tedavisi tıbbidir. Ancak gelişmiş olan infertilite
vakalarında tedaviye yanıt çok iyi değildir. Sebat eden vakalarda
cerrahi tedavi de uygulanabilir. Çocuk isteği olmayan kadınlarda rahim
alınabilir. Genital tüberküloz tedavisi güç ve yüzgüldürücü olmayan bir
hastalıktır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından PöÇü Bir C.tesi Mart 01, 2008 12:22 am

Gün Aşımı Gebelikte

Gebeliğin son adet tarihinden itibaren 42. haftanın sonunda
sonlanmamasına gün aşımı denir. Yaklaış % 10 gebelikte görüldüğü ileri
sürülse de bunların büyük bir kısmı gerçekte gün aşımı değil son adet
tarihinin yanlış bilinmesinden kaynaklanmaktadır. Fetus da beyin
gelişmemesi (anensefali), fetusun böbrek üstü bezlerinde aşırı büyüme,
hipofiz bezinin olmaması gibi bazı fetal yapısal bozukluklar ile yine
fetusa ait bazı enzim bozuklukları doğumnun gecikmesine yol açabilir.
Daha önceki gebeliklerinde gün aşımı olan kişilerde bu durumun
tekrarlama olasılığı yüksektir. Tüm bunlara rağmen yine de gün aşımı
olan gebelerin %90'ından fazlasında belirgin bir neden bulunamaz. 42
haftanın sonunda doğum gerçekleşmediğinde plasentada yaşlanma
belirtileri boygörtermeye başlar. Bebeğe giden oksijen ve besin
maddelerinde yetmezlik görülür. Bu durum bebeği sıkıntıya sokar. Bebek
kakasını yapabilir. Bu durum uzun sürer ise ya da bebek bu maddeleri
yutar ise doğum sonrası kimyasal zaatürre görülebilir. Yine gün aşımı
ile bilikte amniyon mayiinde azalma ve buna bağlı komplikasyonlar
ortaya çıkabilir. Bebek miadında normalkilosunda olmasına rağmen
plasenta yetmezliği nedeni ile kilo kaybedebilir. Bunun tam tersi durum
da söz konusu olabilir ve bebek kilo almaya devam eder ise iri bebek ve
buna bağlı doğum riskleri ortaya çıkabilir. Gün aşımından söz edebilmek
için gebelik yaşının çok iyi tayin edilmesi gerekir. Düzenli kontrole
giden gebelerde ultrason takipleri ile gebelik yaşı bilindiğinden
tanıda pek zorlanılmaz. 40 hafta dolduktan sonra ya da gebelik yaşından
emin olunmadığı durumlarda fetal iyilik halinin değerlendirilmesinde
kullanılan yöntemler ile bebeğin sıkıntıda olup olmadığı araştırılır.
Genelde bu takipler 3 günde bir şeklinde uygulanır. 42. haftaya kadar
doğum gerçekleşmez ise ya da bebeğin sıkıntıda olduğu fark edilir ise
hastanın durumuna göre sezaryen ya da suni sancı ile gebelik
sonlandırılır.
avatar
PöÇü
NaRKoZ AdmiN
NaRKoZ AdmiN

Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 23
Nerden : BiLeyim =)
Kayıt tarihi : 29/02/08

Kullanıcı profilini gör http://narko.zforum.biz/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Kadın Sağlığı + Jinekoloji

Mesaj tarafından Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

2 sayfadaki 3 sayfası Önceki  1, 2, 3  Sonraki

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz